MEÂLİ:
15-16- İnsanoğluna gelince, Rabbi onu denediğinde: İkrâmda bulunup nîmetlere garkettiğinde, o, «Rabbim bana ikrâmda bulundu» der. Ama onun yine denemek için rızkını daralttığı zaman, «Rabbim bana haksızlık etti» der.
17- Hayır, hayır; siz yetîme ikrâmda bulunmuyorsunuz.
18- Yoksulu yedirmek hususunda birbirinizi tahrîk ve teşvîk etmiyorsunuz.
19- Mîrası ise (hak, hukuk sınırı gözetmeksizin) habire yiyorsunuz, yağma edercesine.
20- Malı da öyle seviyorsunuz ki hep biriktirircesine.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Utbe b. Rabi’â, Umeyye b. Halef ve Ebû Huzayfe b. Muğîre adlı Mekke’nin azılı kâfirleri hakkında inmiştir. (Tefsîr-İ Kurtubî: 20/51)
Ancak âyetin açık delâleti ve siyak ile sibakı dikkate alınınca, az-çok Allah’ı bilen, ama nankörlük edip İlâhî takdîrin tecellisinden habersiz olan her kişiyle yakından ilgili olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Zira Hakkʹı red ve inkâr eden kâfir ne Cenâb-ı Hakk’ı tanır, ne de O’nun ikrâm ve lûtfundan söz eder. Ancak müşrik sıfatıyla anılan Mekke’li putperestlerin az da olsa Allah hakkında bir bilgileri vardı. Kur’ân’da yer yer bu hususa değinilmektedir. O bakımdan iniş sebebinde ismi geçen müşriklerin de böylesine çarpık bir inanca sâhip bulundukları söylenebilir. Bu durumda âyetin iniş sebebi bir özellik arzediyorsa da delâleti genellik ifade etmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bazan rızkı genişletmesi, bazan da belli ölçüde daraltması, sözü edilen nankörlerin inanç, teslîmiyet, tevekkül ve rıza derecelerini açığa çıkarmaya ve âhirette ona göre karşılık takdîr etmeye yönelik bir deneme ve sınavdır. Bunun için bu âyetleri izleyen âyetlerin başında «red» anlamına gelen «kellâ» edatı getirilerek gerçeğin o nankör şaşkınların anladığı veya düşündüğü gibi olmadığı açıklanıyor. Çünkü dünya hayatında denge ve düzeni bozan Allah değil, insanlardır. Hazırlanan kaynakları yeterince değerlendirmeyen veya onları yok yere heder eden kavim ve milletler bu fiilleriyle hem kendi rızıklarını daraltırlar, hem de geleceklerini sıkıntıya sokarlar. Ormanları kesip yok eden, şehir ve kasabaları beton yığını ve insan siloları haline getirenlerin düzenli yağmur beklemeleri anlamsız olur. Denizi kirletip ondaki canlıların yaşamasına imkân bırakmayanların deniz ürününden mahrûm kalmalarından sadece kendilerini sorumlu tutmaları gerekmez mi?
İNKÂRCININ VE NANKÖRÜN MADDEYİ AMAÇ SEÇMESİ
«Hayır, hayır; siz yetîme ikrâmda bulunmuyorsunuz. Yoksulu yedirmek hususunda birbirinizi tahrîk ve teşvîk etmiyorsunuz.. »
Özellikle Mekkeli müşriklerin ileri gelen maddeci nankörleri yetîmi hakîr görüp malını çar-çur ederek yer; rüşd çağına gelmeden onun mîrasını yeyip bitirirlerdi.. Şüphesiz ki Allah’tan korkmayan, âhiret gününe ve hesaba inanmayan inkârcıyı böyle çirkin bir haksızlıkta bulunmaktan alıkoyan başkaca mânevî bir müeyyide olmadığı gibi, öylesinde gelişen vicdan, incelen kalp de yoktur.
Aynı zamanda bu inkârcılar zaman zaman kendilerini rahatlatmak veya işledikleri haksızlıkları örtmek için hukuktan, sosyal adâletten, hukuk devletinden, insan haklarından söz eder ve savunuculuğunu yaparlar. Ama toplumun zayıf unsurları sayılan yetim ve yoksulları korumak için malî fedakârlıkta bulunmazlar; üstelik onları hor ve hakîr görüp göz ardı ederler; din ve ahlâktan uzak tutup manen katlederler.
Nitekim Mukatil diyor ki: «Mekkeli müşriklerden Ümeyye b. Halefʹin yanında Kudame b. Meûn adında bir yetim bulunuyordu. Âyet onun o yetime karşı olan menfi tutumunu hedef ve misal alarak inmiştir. » (Tefsîr-i Kurtubî: 20/53)
Ayrıca bu inanç ve karakterde olan sapıkların, nankör maddecilerin iki ayrı kötü huyu konu edilerek bilgi veriliyor. Şöyle ki:
a) Mîrası asıl hak sahibine vermeyip onu kendi hakkıymış gibi gizli- açık, dolaylı-dolaysız yerler.
b) Dünya malını aşırı derecede severler.
Öyle ki mal ve serveti amaç ve hedef seçenler, ona ulaşabilmek için arada ne kadar hak ve kutsal engel varsa hepsini fütursuzca çiğneyip geçerler ve bunda ne bir sakınca görürler, ne de vicdan azâbı hissederler.
Günümüzde de toplum bünyesinde çeşitli isimler altında kendi aralarında birtakım ekoller meydana getiren maddeci nankörlerin durmadan dolaylı yollara başvurarak ülkeyi sömürdüklerini; millet ve devlet malına el uzattıklarını; rüşvet, irtikâp, hile ve gasp yoluyla haklara tecavüz ettiklerini görmekte ve duymaktayız. Çoğunun nüfus cüzdanında «Dini: İslâm» ibaresi yazılıdır. Gerçekte ise bunların din ile uzaktan, yakından ilgileri yoktur. Materyalist bir sistem içinde yetiştirilip ruhları madde cenderesinde silik hale getirilmiştir. Her vesileyle dinin karşısındadırlar. O bakımdan içlerinde kendilerini yönlendirecek, yani hakka çevirecek, vicdanlarını sızlatacak mânevî bir otorite oluşmamıştır; duygu ve düşünceleri her türlü mânevî müeyyideyi geride bırakmıştır. Birçok ülkede halk tabakası bunların seyyiatından kaynaklanan sıkıntıları çekmekte ve ezilmektedir.
O halde Resûlüllahʹın (A. S. ) buyurduğu üzere: «İşin başı Allah korkusudur. » Bunun için de ciddi, sistemli, seviyeli ve kalıcı eğitime ihtiyaç söz konusudur.
Bu bapta eğitimcilere temel bilgi olacak, ana fikir taşıyacak ve hareket noktasıyla amacı belirleyecek çok hadîsler vardır. Onlardan birkaç tanesini teberrüken aşağıya alıyoruz:
«Allah’a dosdoğru imândan sonra aklın başı, utanma duygusu taşımak ve güzel ahlâka sâhip olmaktadır. » (Deylemî/Müsned-i Firdevs - Câmiussağîr: 1/21)
«İşin başı İslâm’dır. İslâm’a giren selâmete erişir. İşin direği namazdır; doruğu ise (Allah yolunda) cihaddır. Buna da ancak fazîletli olanlar erişebilir. » (Taberânî/İsnad-i Sahihle.. Câmiussağîr: 1/21)
«Hikmetin başı Allah korkusudur. » (Beyhakî/Delâil’de - Keşfü’l-hefâ: 1/421)
«Sözün en doğrusu Allahʹın kitabıdır. Azığın hayırlısı Allahʹtan korkup haksızlık ve fenalıklardan sakınmaktır. Hikmetin başı Allah korkusudur. İçki, günahların bir araya gelip toplanma kaynağıdır. » (Deylemi/Keşfü’l-hefâ: 1/421)
Âyette üç değişik kelime ve kavram vardır: Türas, Lemm, Cemm..
Türasʹın aslı «vüras»tır. Zira «verise» fiilinden türetilmedir. Nitekim Arapçada bunun örneklerine rastlamaktayız: Tücah, tuhamet, tükeet kelimeleri bu cümledendir.
Lemm: Toplayıp biraraya getirme anlamına gelir. Nitekim Araplar: «Lememtü’t-taame lemmen» deyince, bu mânayı kasdederler. Bunun Türkçemizdeki karşılığı şöyledir: «Yemeği veya yiyecek maddesini biraraya getirip topladım veya yedim.. »
Cemm: Çokluk ifade eder. Bazı nesneleri biraraya getirip çoğaltmakla ilgili konularda bu kelime kullanılır. Meselâ «Cemme’l-mâu fi’l-havzı» denir. Türkçe karşılığı: «Su havuzda toplanıp çoğaldı» şeklindedir.
Bu üç kelimenin delâlet ettiği mâna ve taşıdığı hüküm, hakkaniyete uygun, meşru sınırlar içinde tutulduğu sürece faydalıdır ve birleştiricidir. Meselâ mîras konusunda kadınların, çocukların hakkını olduğu gibi ayırıp vermek veya muhafaza etmek çok faydalı ve hısımları yaklaştırıcıdır. Bunu çar-çur edip hak sâhibine ulaştırmamak zulümdür ve hısımları birbirinden uzaklaştırıcıdır. Çalışıp kazanmak, geniş servet edinmek herkesin arzusudur. Ancak bu arzuyu meşru ölçüler doğrultusunda gerçekleştirdiğimiz ve harcadığımız nisbette faydalı ve birleştiricidir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı nankörlerin, maddeci müşriklerin karakteri üzerinde durularak onların dört kötü sıfatı konu edildi ve toplumun huzur, güven ve kardeşlik duygularıyla birbirine bağlanmasını engellemekte bu sıfatları taşıyan kişilerin nazım rol oynadığına ve oynayacağına dolaylı şekilde dikkat çekildi. Hz. Muhammed’in (A. S. ) Mekke döneminde bu tiynette olanlardan çok sıkıntı çektiğine, ezâ ve cefâ gördüğüne işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet ve âhirette meydana gelecek önemli safhalardan dördü üzerinde durularak inkârcı cimriler, nankör hasîsler, maddeci muhterisler uyarılıyor. Bunların dünya hayatında toplumu nasıl sarstıklarına, halkı nasıl tedirgin ettiklerine ve parayı nasıl amaç seçip bu uğurda kutsal değerleri birtarafa ittiklerine işâretle, âhiret âleminde bu fiillerine uygun cezâ görecekleri haber veriliyor. O bakımdan yaşamakta olan inkârcı maddeciler, muhteris mütecavizler uyarılarak ölmeden önce hakka, doğruya, fazîlete dönmelerinde sayılmayacak kadar faydaların bulunduğuna atıf yapılıyor.