MEÂLİ:
6- Ey insan! Sen cidden (ölüp) Rabbına gidinceye kadar durmadan didinip koşturursun ve sonunda Oʹna kavuşursun.
7-8- Artık, kitabı (amel defteri) sağ eline verilen kimsenin kolay bir hesapla hesabı görülür..
9- Ve sevinerek arkadaşlarına dönüp gider.
10-12- Kitabı (amel defteri) arkasından verilen kimse ise, «Vay, yazıklar oldu bana, mahvoldum! » diye bağırıp çağıracak, alev alev yanan Cehennemʹe varıp girecek.
13- Çünkü o, (Dünyaʹda iken) yandaşlarının yanında (işlediği kötülüklerden dolayı) pek sevinçliydi.
14- Doğrusu o, (hesap gününe) dönmeyeceğini sanırdı.
15- Hayır, (kurtuluş yok) şüphesiz ki Rabbisi onun yaptıklarını (bir bir) görmekteydi.
İLGİLİ HADİSLER
Melek Cebrâilʹin (A. S. ) şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
«Ya Muhammed! İstediğin kadar yaşa, şüphesiz ki (sonunda) öleceksin. Dilediğin kimseyi sev, şüphen olmasın ki (sonunda) ondan ayrılacaksın ve arzu ettiğin şeyi işle, mutlaka ona kavuşup (ona göre karşılık göreceksin). » (Ebû Dâvud: Câbir (R. A. )den)
Hz. Âişe (R. A. )dan yapılan rivâyette, adı geçenin şöyle anlattığı belirtilmektedir:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Kim hesaba çekilip sıkıştırılırsa, mutlaka azâba uğratılır» buyurdu. Bunun üzerine ben dedim ki: «Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak «Artık kitabı (amel defteri) sağ eline verilen kimsenin kolay bir hesapla hesabı görülür» buyurmamış mıdır? diye sorduğumda, bana şu cevabı verdi: «O, hesaba çekilme değildir; sadece hesaba arz olunmadır. Ama kıyâmet gününde kim hesaba çekilip sıkıştırılırsa azaba uğratılır. » (Buharî/ilim: 35, tefsîr: 84, rikak: 49 - Müslîm/cennet: 79, 50 - Ebû Dâvud/cenâiz: 8 - Tirmizî/kıyâmet: 5, tefsîr: 1/84 - Ahmed: 6/47, 48, 91, 108, 127, 189, 206)
Yine Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bazı namazlarında şöyle duâ ettiğini duydum: «Allahım, beni kolay bir hesapla hesaba çek! »
HAYAT HAREKETTİR
«Ey insan! Sen cidden (ölüp) Rabbına gidinceye kadar durmadan didinip koşturursun ve sonunda Oʹna kavuşursun. »
Âyetin anlatımından da anlaşıldığı gibi, hayat bütünüyle harekettir; çalışıp didinmek, uğraşıp bir şeyler elde etmektir. Bunlar iyi de olabilir, kötü de olabilir. Ne var ki bu çalışıp didinme döneminde hayatımızı belirlenmiş bir proğrama göre değerlendirdiğimiz takdirde verimlilik, feyiz, rahmet ve mutlu sonuç doğurur. Aksi halde her yönü ve safhasıyla nefisten yana değerlendirilerek dünyada kısa bir süre kişiyi mutlu edebilir. Gerçek hedef ve amacına yönelmediği ve hikmeti uyarınca değerlendirilmediği için de sonu hüsrân ve azapla noktalanır.
O bakımdan ilgili âyetle Cenâb-ı Hak insan hayatının hareketten ibaret olduğunu belirtirken hemen arkasından onun Allahʹın mülkünde yaşadığını ve nefes nefes Oʹna yaklaşıp hesap vermek zorunda bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Şüphesiz bu inanç, hayatı bütün safhalarıyla disiplin altına alır. Aynı zamanda bu, ilâhî proğrama uymaya, her hareket ve amelin amaç ve hikmetini belirlemeye yönelik esaslardan biridir.
Unutmamak gerekir ki, hareketten ibaret olan hayatı verimli kılıp ilâhî hoşnutluğa mazhar olacak düzeye getirebilmek için onu başıboşluktan kurtarmamız ve ilmin ışığında yönlendirmemiz gerekmektedir. Bu kadarı da yeterli değildir; ilmi de imânla güçlendirip feyizli sonuçlar elde etmeğe vasıta kılmamız şarttır. Aksi halde ilim yalnız başına saadet vaadetmez ve ilâhî rızaya kapı açmaz.
Hem biz insanlar Cenâb-ı Hakkʹın yarattığı bir tür canlı olarak O’nun mülkünde yaşamakta, O’nun hazırladığı nimetlerle hayatımızı sürdürmekteyiz. Çünkü yeraltı ve yerüstü kaynakları hazırlayıp hizmete hazır duruma getiren biz değiliz, Oʹdur. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kendi mülkünde bizi başıboş, gayesiz, amaçsız bırakmamakta, hazırladığı kalıcı bir statüye göre hayatımızı düzene sokmamızı emretmektedir. Kur’ân-ı Kerîm bu statüyü kendinde taşıyan son kitaptır.
Mevcut mülkü ve düzeni biz yaratıp kurmadık ki, kendimize göre, yani dilediğimiz şekilde tasarrufta bulunma hakkına sahip olalım. Kaynakları biz oluşturmadık ki, onları hesapsız, kitapsız harcamada bulunalım.
İşte âyetin son cümlesinde «fe-mülâkıyhi» buyurularak insanın mutlaka bütün niyet, iş ve ameliyle birlikte Allah’a kavuşup hesap vereceği bildiriliyor. Bu ilâhî sese kulak vermek, mefhumunca amel etmek zorundayız. Aksine bir tutum kişiyi âsî duruma getirir ve dönüş yapmadığı takdirde ilâhî adâletin tecellisi karşısında cezalandırılmasına sebep olur.
KİTABIN SAĞ ELE VERİLMESİ
«Artık, kitabı (amel defteri) sağ eline verilen kimsenin kolay bir hesapla hesabı görülür.. »
Âhiret gününde amel defterinin iki şekilde dağıtılacağı konu edilmektedir:
a) İmân temeli üzerinde işlediği iyilik ve sevapları ağır gelen kimsenin sağ eline,
b) İnkâr ve nifak üzere ölenlerin veya kötülüğü ve zulmü ağır gelen kimsenin ise sol eline verilir.
Burada sol ele verilecek amel defterinin veriliş şekli «arkasından verilen» sözüyle çevirisini yaptığımız «verâe zehrih» terkibiyle ifâde edilirken, Vâkıa Sûresi 41. âyette «şeametli» diye çevirisini yaptığımız «eshab-ı şimal» terkibine yer verilmiş ve el-Hakka Sûresi 25. âyette ise, «kitabı sol tarafından verilen» sözüyle çevirisini yaptığımız «men utiye kitabuhu bi-şimalih» denilmiş ve yine Vâkıa Sûresi 8 ve 9. âyetlerde kitabı sağ eline verilenler, «eshab-ı meymene», kitabı sol eline verilenler ise, «eshab-ı meşʹeme» diye anılmıştır.
Böylece Kur’ânʹın üç ayrı yerinde üç değişik lafız ve anlatımla amel defterlerinin dağıtımı işlenmekte ve idrâkleri uyanık tutmaya yönelik bir metot kullanılmaktadır.
Bütün bu farklı lafızlarla anlatımları biraraya getirdiğimizde şu mana ortaya çıkar: «Amel defteri sağ eline verilenler mutlu ve uğurlu kimselerdir. Sol eline verilenler ise, bedbaht ve uğursuz kişilerdir. » Zira gerek «yemîn», gerekse «meymene» hem sağ eli, hem de yümn-u bereketi; «şimal» ile «meş’eme» ise, sol eli, sol tarafı, hem de uğursuzluk ile bereketsizliği yansıtır.
Amel defteri sağ eline verilen kişiler sevinç, huzur ve güven duyarak kendi yakınlarına dönerler. Burada geçen «ehil», müʹmin olan kavim, aşiret, aile veya Cennetʹteki huri ve gılmanlar ile yorumlanabilir. (Bilgi için bak: Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/726)
Amel defteri arka tarafından sol eline verilen kişiler ise, «Helâk olduk! » diye seslerini yükseltirler.
Şüphesiz âhiret gününde mutlaka gerçekleşecek olan bu safhanın kalın çizgileriyle bir tablo halinde gözler önüne konulması, kişileri gafletten uyandırmakta ve ölmeden önce olgun bir müʹmin olma yolunu seçmelerini ilhâm etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarına çok merhametlidir ve çok bağışlayıcıdır. Dünyada bazı istisnalarla dönüş imkânları her zaman mevcuttur. Âhirette ise her şey bitmiş olacak ve kişi işledikleriyle, niyet ve iyi-kötü amelleriyle başbaşa kalacaktır. O bakımdan 15. âyetle bu inceliğe değinilerek şöyle buyurulmaktadır: «Hayır (kurtuluş yok). Şüphesiz ki Rabbisi onun yaptıklarını (bir bir) görmekteydi.. » Çünkü Cenâb-ı Hak «Basîr»dir yani her düşünce ve niyeti, her iş ve ameli en iyi görüp bilendir. Aynı zamanda görevli kıldığı melekleri, her kişinin dünya hayatında işlediklerini anında yazıp tesbit etmektedirler. Hiç bir fâninin bu ilâhi denetlemenin dışında kalması söz konusu olamaz. Kâinat çok hassas bir saat gibi çalışmakta, her şey hilkatinin hikmeti gereği hizmetini vermektedir. Canlı-cansız her varlık İlâhî düzene uymakta ve yüklendiği proğramı kusursuz yerine getirmektedir. Ancak nefis ve hayvanî duygularla da teçhiz edilen insanlar, cinler ve şeytanlar bu genellemenin bir bakıma dışında tutulabilirler. Çünkü şeytanların tamamı, cinler ve insanların önemli bir kısmı hilkatin hikmetine ters bir tutum içindedirler. İnsan ve cinlerden imân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise hilkatin hikmetine dönmektedirler. Şeytanların ise dönüş yapması söz konusu değildir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, sonunda varışın Allah olacağı konu edildi ve o gün amel defterlerinin kişilerin inanç ve ameli doğrultusunda ya sağ ellerine, ya da sol ellerine verileceği bildirilerek ölmeden önce öyle bir güne hazırlanmamıza işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, üç şeye and içilerek insanoğlunun kademeli hayat safhalarından geçirilmekte olduğu belirtiliyor. Bütün bu gerçeklere rağmen hâlâ Allah’a inanmayanların, beşer hayatını en ölçülü şekilde düzenleyen Kur’ân okununca secde etmeyenlerin bulunduğu hayretle karşılanıyor. Sonra da inkâr edenler tehdît edilirken, dosdoğru imân edip sâlih amellerde bulunanlar uhrevî mükâfatlarla müjdeleniyor.