MEÂLİ:
148- Musâʹnın (belirlenen vakitte Tûr Dağı’na çıkması) ardından kavmi, kendi zînetlerinden üç boyutlu böğüren bir buzağı heykeli yapıp (ilâh) edindiler. O buzağının kendileriyle konuşamıyacağını ve bir yol da gösteremiyeceğini görmediler mi?! Onu kendilerine ilâh edindiler; zaten onlar zâlimler idiler.
149- Ne vakit ki, yaptıklarına için için pişmanlık duydular ve kendilerini cidden sapıtmış gördüler, «and olsun ki Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa elbette zarara uğrayanlardan oluruz! » diyerek (günahkâr âsî olduklarını dile getirdiler).
150- Musâ (Tûr Dağıʹndaki görevini tamamlayıp) kavmine öfkeli ve üzgün bir halde dönünce, (Hârunʹa): «Benden sonra yerime geçip ne kötü işler işlemişsiniz! Rabbimizin emrini (size vereceği azâbı) mı acele beklediniz? » dedi ve elindeki (Tevrat âyetleri yazılı) Levhaları bırakıverdi de kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeğe başladı. Kardeşi ona: «Anamın oğlu! doğrusu bu kavim beni küçümseyip hırpaladılar ve neredeyse beni öldürüyorlardı; artık sen de bana karşı düşmanları sevindirme ve beni bu zâlim kavimle bir tutma» dedi.
151- (Musâ: ) «Ey Rabbim! beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetine sok; sen merhamet edenlerin en çok merhamet edenisin» diye duâ etti.
152- Buzağıyı ilâh edinenlere gelince: Şüphesiz ki, Rablerinden bir gazap ve Dünya hayatında da bir aşağılık ve alçaklık onlara erişecektir. İşte yalan atıp iftirâ edenleri böyle cezâlandırırız.
153- Kötülükleri işledikten sonra tevbe edip dosdoğru imân edenlere gelince: Şüphesiz ki Rabbin tövbelerinden sonra (onlar hakkında) çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
154- Musâʹnın öfkesi yatışınca, Levhaları koyduğu yerden aldı; onların bir nüshasında, Rablarından korkanlar için doğru yolu gösterir belgeler ve rahmet (yazılı) idi.
ALTUNDAN BUZAĞI
«Musaʹnın (belirlenen vakitte Tûr’a çıkması) ardından kavmi kendi zînetlerinden üç boyutlu böğüren bir buzağı heykeli yapıp (ilâh) edindiler. »
İsrâiloğulları, Mısırʹda uzun süre bulundukları için ora halkının inek ve benzeri hayvanları kutsal sayıp putperestliğin değişik çalkantıları içinde hem canlısına, hem de maden veya taştan yontulmuş şekillerine ibâdet ettiklerini görmüş ve bunu kısmen de olsun benimsemişlerdi. Ruhlarına işleyen putperestliği bütünüyle söküp atamıyor, Musa Peygamber’den ayrı kaldıkları zamanlarda bu temayülleri bazan söze, bazan da tatbik alanına kayıyordu.
Diğer yandan İsrâiloğulları’nın değer ölçüleri madde ve dünya saltanatı idi. O bakımdan Allah’ı hem millî tanrı sayar, hem de Onu maddeleştirmek isterlerdi. Musa Peygamberʹin kırk gün aralarında bulunmayışından yararlanarak, daha doğrusu bunu fırsat sayarak putperestlik özlemlerini gidermeye çalıştılar. Üzerlerinde taşıdıkları altun süs eşyasını toplayıp biraraya getirerek Sâmirî adında bir kuyumcu marifetiyle böğüren bir buzağı heykeli yaptırdılar ve onu kendilerine ilâh edindiler.
«Onu kendilerine ilâh edindiler; zaten onlar zâlimler idiler. »
Kur’ân bu âyetle, İsrâiloğullarıʹnın doğru yolu seçtikten sonra kendilerine haksızlık ederek tekrar küfre dönmelerini zâlimlik olarak açıklarken, hem Yahudilerin irsî karakteri hakkında bilgi veriyor, hem onlar kadar zengin olmayan Mekke putperestlerini uyarıyor, hem de Müslümanlara Hakkʹa ibâdeti her şeyin üstünde tutup maddeyle mâna arasında ciddi bir denge kurmalarına işârette bulunarak en doğru yolu gösteriyor. Şöyle ki:
1- Yahudîler daha çok maddî değerleri amaç edinen bir millettir. Bu, onların ruhuna öylesine işlemiştir ki, altundan buzağı yapıp ilâh edinecek ve Harun Peygamberʹin hiçbir uyarısına kulak vermeyecek kadar şaşkınlık göstermişlerdir.
Böylece Yahudîler görünmeyen bir ilâhtan çok görünen ve elle tutulabilen bir ilâha ihtiyaç duymuşlardır.
2- Buzağının altundan imal edilmesi, aracın amaç edinildiğinin bir başka belgesidir.
3- Buzağının üç boyutlu bir heykel şeklinde yapılması, daha çok tatmin olmaya yönelik bir arzunun ürünüdür.
4- Buzağının içinde birkaç kanal açık bırakılarak rüzgara karşı tutulmasıyla böğürür gibi ses çıkarması, sığıra tapınmanın içten dışa vuran bir başka görünümüdür. Aynı zamanda yetişmekte olan kuşakların kalb ve kafasında silinmez izler bırakmaya ve Allah’a ortak koşmakta bir sakınca olmadığı imajını vermeye yönelik bir sapıklıktır.
5- O çağda altun ve benzeri madenlerin çok iyi işlendiği, kuyumculuğun çok ileri olduğu ve el sanatlarının rağbet gördüğü anlaşılıyor.
Müslümanların bu tarihî olaydan alacağı öğüt ve ibreti de şöyle özetliyebiliriz:
a) Gerçek değer ölçüsü, kişilerin kalb ve vicdanında hâkim olup, iç otorite kuran Allah sevgisi ve korkusudur. Madde ve makam birer araçtır. Asıl amaca erişebilmek için kullanıldıkları ve değerlendirildikleri ölçüde kıymetlidirler.
b) Sanatı, bugünkü tabirle ilim ve tekniği kötü yolda kullanmak ve bunlarla diğer milletleri ve toplumları sindirip sömürmek, hiçbir millete hayır ve rahmet kapılarını açmaz; yetişmekte olan kuşakları olumsuz yönde tesir altına alıp ruhen dejenere eder. O halde İslâmʹa göre, sanat ve sanatkâr her yönüyle eğitici, öğretici, ruh ve mâna, ahlâk ve fazîlet aşılayıcı olmalıdır.
c) Maddeyi gerçek ve son kıymet ölçüsü kabul edip ilâhlaştıran millet ve toplulukların, ruhları silik hale getiren, beyinleri yıkayan kültürünün tesirinden korunmak şarttır. Aksi halde yabancı kültüre karşı insanda zamanla bir eğilim başlayabilir ki, sonu çok tehlikeli olabilir. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Kim bir kavme (topluluk ve millete) benzemeye özenirse, o da onlardan sayılır. » (Ebû Davud/Libas.: 4. Ahmed: 2/50) «Bizden başkasına benzemeye özenen kimse, bizden değildir. » (Tirmizî/İsti’zan: 7) buyurarak ümmetini uyarmıştır.
d) Her şeyi lâyık olduğu yere koymak ve yaratıldığı amaca yöneltmek, adâlettir. Bunun aksini yapmak zulümdür. İslâm’a göre, her şey kâinat planında layık olduğu yere konulmuş ve insanlara hizmet için belli bir gayeye çevirilmiştir. Bunu değiştirmek veya yok etmek, dengesizlik ve düzensizlik doğurur. Yahudîler Tevrat’ı lâyık olduğu yere ve indirildiği amaca çevirmedikleri için zillet ve meskenete duçar oldular, asırlarca bunun sıkıntısını çektiler. O bakımdan alınlarına «zâlim» damgası vuruldu.
e) Kıymetli madenler, servet ve makamlar, tapınmak, ilahlaştırılmak için değil, Yüce Yaratan’ın rızası doğrultusunda kullanılmak ve istifade edilmek için var kılınmışlardır.
TEVBE KAPISI AÇIKTIR
»Ne vakit ki, yaptıklarına için için pişmanlık duydular ve kendilerini cidden sapıtmış gördüler, and olsun ki Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, elbette zarara uğrayanlardan oluruz» diyerek, yeniden doğru yola döndüler. Tevhît dinini benimseyip Musa ve Harun peygamberleri kendilerine önder ve lider kabul ettiler. Musa Peygamberʹin ciddi müdahalesi ve tavizsiz kararı olmasaydı, İsrâîloğulları putperestliğin içine kayıp kurtulması zor bir girdaba yakalanacaklardı. İşledikleri günah küfrü gerektiren bir «şirk» idi. Ama her günahtan olduğu gibi, «şirk» günahından da kurtulmanın yolu, ciddi bir pişmanlık ve samimi bir dönüşle Hakkʹa teslîm olmaktır. İsrâiloğulları da işledikleri büyük hatâyı anlamakta gecikmediler ve derin bir pişmanlık içinde tevbe ve istiğfarda bulundular. Cenâb-ı Hak, tevbeleri çokça kabul edendir. O bakımdan onları bağışladı.
Âyetten alacağımız öğüt şudur: Küfrü gerektiren bir günaha girmek çok tehlikelidir. Bir peygamber veya Ona vâris olan büyük bir mürşidin müdahalesi olmazsa, sonuç ebedî azâpla noktalanabilir. O halde hemen her çağ ve toplumda din ve ahlâk mürşitlerine büyük ihtiyaç vardır.
KIRK GÜNÜN TESİRİ
Görüldüğü gibi, insanın önemli bir konuyu, çetin bir meseleyi hazmetmeye hazırlanabilmesi, ya da ruhî olgunluğa erişebilmesi için kırk yaşına, kırk güne ihtiyacı olduğunu daha önce belirtmiş bulunuyoruz. Bir milletin de bozulmasında, yozup sapıtmasında kırk yıllık bir sürenin, kırk günlük bir başıboşluğun, nemelâzımcılığın ve ihmalin tesiri çok büyüktür. Aynı zamanda bir milletin veya toplumun gerçeği bulup olgunlaşması için de kırk yıllık bir süreye ihtiyaç söz konusudur.
Ekonomik çalkantı içinde bocalayan, kapitalist sistem gereği, günlük hayat düzeyinde sinirleri iyice gerilen bir gencin veya ailenin kırk gün kendi haline terkedilmesi, ruhunda derin boşluklar meydana getirir; din, ahlâk ve ekonomik sıkıntı arasında bocalama başlar; ihmal edildiği takdirde, ekonomiye yenilerek gayr-i meşru yollara düşebilir. Günümüzde bunun örneklerini hemen her gün gazetelerde görüp okumaktayız.
Sağlam inançlı, fazîletli ve dürüst bir cemaat arasına katılan ahlâkan düşük, inanç bakımından fakir bir kişinin kendini düzeltmesi mümkündür.
İsrâiloğulları’nın kırk gün kısmen de olsa din ve ahlâk kontrolünden mahrum kalmaları sonucu saptıkları bir gerçektir.
HAK DİNİ TEBLİĞDE HATIR-GÖNÜL SÖZ KONUSU OLAMAZ
«Ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeğe başladı. »
Kurʹân’da Musa Peygamberʹle Harun Peygamber olayı en duyarlı ve ibretli noktalarıyla açıklanırken bize şu ölçü ve metot verilmektedir:
1- Hak din en değerli varlığımızdır.
2- Bu uğurda hizmet verip teblîğ görevini yerine getirirken, ana- baba dahil hiç kimsenin hatırı söz konusu değildir. Allahʹın hatırı her şeyin üstündedir. İbrahim Peygamberʹin kendini, müşrik olan babasından beri kılıp yurdundan hicret etmesi, Lût Peygamber’in ahlâksızlardan yana olan eşine İlâhî azâbın inmek üzere olduğunu haber vermeyip müʹminleri çevresinde toplayarak şehri terketmesi, Musa Peygamber’in kırk günlük bir ayrılıktan sonra dönüşünde görevini yeterince yapmadığını sanarak kardeşi Harunʹun saç ve sakalından tutup çekmesi ve son olarak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin yaptığı uyarıya kulak vermeyip putperestlikte ısrar eden yakın hısımlarıyla ilgisini kesmesi birer tarihî misal olarak kutsal kitaplarda yer almıştır.
3- O halde doğru yolu gösterirken önce en yakın hısımlardan işe başlamak, onları eğitip yetiştirmek şarttır.
4- Din adına tavîz vermeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kim doğru yolu seçerse kendi lehine, kim de eğri yolda yürümekte ısrar ederse kendi aleyhine bir tercîh yapmış olur. Allah ne buyurmuşsa, ancak onu eksiksiz teblîğ etmekle hem peygamberler, hem de müʹminler mükelleftirler.
5- Doğru yol, iyi ahlâk, sağlam terbiye esaslarını işleyip insanları eğitirken asıl âile reisi durumunda bulunanların sorumluluğu paylaşmaları çok önemlidir ve herbiri kendini sorumlu kabul ederek hizmete vermelidir. Aksi halde sorumluluğun tamamı tek kişinin omuzlarına yükletilmiş olur ki, bu çoğu zaman müsbet sonuca götürmekte yeterli olmaz.
6- Fazîlet düzeyinde doğru yolu kalb ve kafalara işlerken kendilerini mânen de görevli sayanların birbirlerine karşı anne sevgi ve şefkatıyla bağlanıp saygılı olmaları gerekir. Harun Peygamberʹin kardeşi Musa Peygamber’in sert ve acımasız davranmasına karşılık «anamın oğlu!. » diye yumuşak bir sesle hitap etmesi, bu terbiyeyi yansıtır. Aynı zamanda düşmanları kahredecek kadar anlamlı ve hedefe ulaştırıcıdır.
MADDE PUTPERESTLİĞİNİN SONU
«Buzağıyı ilâh edinenlere gelince, şüphesiz ki, Rablarından bir gazap ve dünya hayatında da bir aşağılık ve alçaklık onlara erişecektir. »
Maddeyi ilâhlaştırmak, insan ruhunu öldürüp yönlendirici olan kutsal mananın iç disiplininden mahrumiyeti gerektirir. Bu, oksijenle hidrojenden oluşan suya benzer, bu iki molekül belli nisbette (H2O) biraraya gelip birleştiği takdirde su vardır; birbirinden ayrıldığı takdirde su artık yoktur. Bedenle ruhun birleşmesi de böyledir; birarada uyumlu, dengeli bulunduğu sürece gerçek anlamda insan vardır. Denge ve uyum kalkınca ortada sadece sûret kalır.
Bedenle ruh arasında en sağlam ve en düzenli denge sağlayan Allah’a ve Âhiret’e imânın, birçok yararları arasında iki büyük yararı vardır: Birincisi, insana umut verip düzenli, uyumlu ve huzurlu bir ömür yaşatması; İkincisi önümüzdeki sonsuz hayata hazırlanmayı ve onu bütünüyle mutluluğa çevirmemizi sağlamasıdır.
Kur’ân’da ilgili âyetle bu iki büyük yarardan kendini mahrûm eden İsrâiloğulları hem misal veriliyor, hem de ibret alınacak bazı safhalarından tablolar çizilerek gözlerimizin önüne seriliyor. O bakımdan maddeyi ilâhlaştıranlar için biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki büyük azâbın hazırlandığı haber veriliyor. Dünyaʹda iç ve dış düşmanların başarıya erişmesine uygun bir ortam oluştururlar. Çok geçmeden ummadıkları bir tarihte başaşağı gelerek her şeylerini kaybetme bedbahtlığına uğrarlar. İsrâiloğullarıʹnın birkaç defa bu akibete uğraması gibi.. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’le dört halifesinden sonra Arapların başlattığı iç savaş ve bölünmeler de buna bir misal gösterilebilir. Âhiret’te ise, Allahʹın vereceği azâp çok daha elîm olacak, Allahʹı inkâr eden her milletin ameline uygun bir ceza verilecektir.
LEVHALARI İLKA
«Levhaları bırakıverdi de kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeye başladı... »
Tevrat hükümlerinin yazılı bulunduğu levhalar konusunda, halen mevcut Tevrat’ta yanlış derleme ve dikkatsiz terceme sebebiyle birtakım farklı ve hatalı bilgi verildiğini az yukarıda belirtmiştik. Kur’ân-ı Kerîm birçok konularda olduğu gibi levha hususunda da Tevrat’ın değiştirilmiş sözlerini düzelterek en doğru bilgiyi veriyor.
Kurʹânʹda «ilka» tabiri kullanılmıştır ki bu, az farklarla birden fazla mânaya delâlet eder: «Atmak» ile çevirisi uyumlu ve sıhhatli olmaz. Vahyin ilkası, İlâhî nezaket ölçüsünde inen âyetlerin kalbe konulmasıdır. Musa Peygamberʹin elindeki Levhaları ilkası, onları saygı ile bir yere hemen koyuvermesidir. Elindeki Asâʹyı ilkası da öyle, onu usulca belli bir yere koyması anlamını ifade eder. Altundan buzağı imal eden Samirîʹnin ilkası, elindekini, içine çekerek, hayıflanarak bir tarafa usulca atmasıdır. Sihirbazların ellerindeki urganları ilkaları, onları rastgele etrafa atıp yaymalarıdır. Kâfirlerin Cehennemʹe ilkası, şiddetle tutulup atılmalarıdır.
Görüldüğü gibi, «ilka» tabiri, faile, mefʹûle ve duruma göre birbirine yakın az farklı manalara delâlet ediyor. Kur’ân’da bu gibi inceliklere çok dikkat etmek gerekir. Aksi halde fahiş hatâlara sebebiyet verilir. Örneğin, «Musa elindeki levhaları attı veya atıverdi, fırlattı veya fırlatıverdi» diye yapılan Tevrat çevirileri, Peygambere vâcib veya sünnet olan sıfatlara ters düşer.
MUSA PEYGAMBER’İN ÖFKELENMESİ
«Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce...»
Peygamberler genellikle sabırlı, yumuşak huylu, alçakgönüllü, ağırbaşlı, terbiyeli ve nezaketlidirler. Kırıcı, incitici, küçümseyici, aşağılayıcı değildirler. Böyle olmakla beraber, ilgili âyetin açık anlatımından Musa Peygamber’in öfkelendiğini ve kardeşi Harun’un başından tutup çektiğini öğreniyoruz. Bunun sebebi hem mâkul, hem de açıktır:
a) Tevhît inancını kavminin kalbine ve dimağına işlemek için yıllarca çetin mücadeleler verip olumlu sonuç elde ettikten sonra, kırk gün içinde bu imân ve irfanın yıkıldığını görmesi, şüphesiz ki bir peygamberi çok, hem de çok üzer.
b) Yerine vekil koyduğu kardeşi Harun’un görevini layıkıyla yapmadığı kanısına vararak öfkelenmesi çok normaldir ve ona vâcib olan sıfatları zedelememektedir. Sonra gerçeğin sandığı gibi olmadığını anlayınca, Allahʹa yönelip duâ ederek mağfiret dilemesi, vâcib olan sıfatların tabii neticesidir.
c) Allah için sevmek ve yine Allah için sevmemek; Allah için öfkelenmek ve yine Onun için öfkelenmemek de birer ibâdettir; yeter ki bu, haksızlığa yol açmamış olsun..
d) Musa Peygamberʹin doğuştan, Hz. Ömer (R. A. ) gibi biraz sert mizaçlı olduğu bilinmektedir. İsrâiloğullarıʹnın selâmeti için Firʹavn ve kavmiyle bir sürtüşme ve tartışmaya mecbur kalması ve bu arada birçok üzücü olayların peşpeşe birbirini kovalarcasına Onu takip etmesi, ister istemez sert ve hiddetli olmasını gerektiriyordu. Çünkü ortama göre tavır takınmak, metot uygulamak başarılı olmanın şartlarından biridir. Musa Peygamber de öyle yaptı.. Harun Peygamber’in saç ve sakalından veya sadece başından hiddetle tutup çekmesi, İsrâiloğullarıʹna bir gözdağı vermek ve İlâhî emirleri uygulamada müsamahanın yeri olmadığını anlatmak içindi..
Tevrat’ın Çıkış bölümünde aynı olay detaylı anlatılır. Altundan buzağıyı Harun’un yaptığı belirtilerek, Onun Tevhît dininden saptığına işâret edilir. Oysa Harun, aynı zamanda peygamberdir. Hiçbir peygamber hak dini bırakıp putperest olmamıştır. Çünkü onlara vâcib olan sıfatlardan biri de «ismet»tir; bu, günahlardan, haklara tecavüzden korunulmuşluğu ifade eder. Kurʹân-ı Kerîm, ilgili âyetlerle, Tevrat’ta insan elinin müdahalesiyle meydana gelen bu fahiş hatâyı düzeltir ve Harun Peygamber’in, buzağı konusunda İsrâiloğullarıʹna söz geçiremediğini açıklar. (Geniş bilgi için bak: Tevrat-Çıkış: 1/6 ve Tâhâ sûresi: 85-97. âyetlerin tefsirine)
Kur’ân’da nakledilen bu olay, dinde taviz verilemiyeceğini; hakkı ayakta tutup bâtılı tesirsiz hale getirmek için uzun yıllar sistemli, şuurlu ve duyarlı çalışmanın, bilerek hareket etmenin gerektiğini bize öğretmektedir. Toplumu bir amaca yöneltmek için de çok bilgili, güçlü, sabırlı ve irâdeli liderlere ihtiyaç bulunduğunu hatırlatıyor. Aynı zamanda liderin becerikli, liyakatli yardımcılarının bulunmasının lüzumunu Harun Peygamber’in Musa Peygamber’e yardımcı tayin edilmesini misal vererek bildiriyor.
ANAMIN OĞLU!
Kurʹânʹda altundan imal edilen buzağı olayının önemli ve ibretli safhaları anlatılırken, Musa Peygamberʹin öfkelenerek, yerine vekîl bıraktığı kardeşi Harun Peygamber’i, görevini lâyıkıyla yerine getirmediğini sanarak hırpalaması karşısında Harunʹun ona «Anamın oğlu! » diye seslenmesinde bir incelik söz konusudur: Ana, genellikle merhamet ve şefkatin sembolüdür. Aynı zamanda Musa Peygamberʹin anası Allahʹa imân eden sâliha kadınlardan biri idi. O bakımdan her ikisini emzirip büyütmede büyük fedakârlıklara katlanmış, hattâ kendini tehlikeye atmıştı. Harun Peygamber, anasından gördüğü şefkat ve merhameti kardeşi Musa Peygamber’den de bekliyordu. O bakımdan «Anamın oğlu! » diyerek hitap etmesiyle bu inceliği hatırlatmak istemiştir.
LEVHANIN NÜSHASINDA HÜDÂ VE RAHMET YAZILI İDİ
«Onların nüshasında doğru yolu gösterir belgeler ve rahmet (yazılı) idi. »
Önce, «nüsha» tabiri bize şunu öğretiyor: Tevrat hükümleri Musa Peygamber’e öğretildikten sonra, sözü edilen levhalara yazılması emredilmiştir. Çünkü bu tabir, Kamusʹun da açıkladığı gibi, bir yerden naklolunan yazılı şeyin ismidir. Tevrat da levhalara, Musaʹnın kalb ve hafızasından nakledilerek yazılmıştır. Böylece Tevratʹın gökten levhalara yazılı olduğu halde inmediği, Musa Peygamber’in kalbine nakşedildikten sonra papirüs killi levhalara yazıldığı anlaşılıyor.
Levhada iki önemli şeyin yazılı bulunduğu açıklanıyor: Hüda ve Rahmet. Hüdâ, sözlükte, doğru yola gitmek, doğru yolu göstermektir. Doğru yol üzerinde bulunan için «O hüdâ üzeredir» denilir. Gündüzün aydınlığına da denildiği vakidir. Terim olarak, insanın kâinat plânındaki yerini, yolunu ve görevini lûtf ile göstermek; böylece onu doğru yola irşat etmektir.
Tevratʹta işte bu hidâyete geniş yer verildiği ve onunla birlikte İlâhî rahmeti yansıtan belgelerin bulunduğu belirtiliyor.