MEÂLİ:
142- İnsanlardan kendini bilmeyen beyinsizler, «Müslümanları bulundukları kıbleden çeviren nedir? » diyecekler. De ki: «Doğu da Allah’ındır, Batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğru yola iletir.
143- Ve işte böylece sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şâhid olsun. Üstünde durduğun (arzu edip istediğin Beytullahʹı) kıble yapışımız da sırf Peygamber’e uyanları, gerisi gerisine döneceklerden bilip ayırd etmemiz içindir. Her ne kadar bu, Allah’ın doğru yola ilettiklerinden başkasına ağır gelirse de (böyledir). Allah imânınızı zayedip boşa çıkaracak değildir. Herhalde Allah, insanlara şefkatla yaklaşıp çokça rahmet edendir; ayni zamanda o çok merhametlidir.
144- Şüphesiz ki Biz, yüzünü (ilâhî buyruğu bekleyerek) göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık Seni -and olsun ki- hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz: (Bundan böyle namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Siz de (ey mü’minler! ) nerede bulunursanız (namazda) yüzünüzü oraya doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelme bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
İNİŞ SEBEBİ
Hazret-i Peygamber (A. S. ) onaltı, ya da onyedi ay Beytülmakdisʹe doğru namaz kıldı. Böylece namazda Kâbe-i Muazzama arkalarında kalıyor ve bunun için kıblenin değişmesini çok arzu ediyordu, derken yukarıdaki âyetler indi. (Esbabu’n-Nüzul Li-Nisaburi: S. 26 / Kahire baskı: 1968-1388. Tefsîr-i İbn Kesir: C. 1, S. 189 / Mısır baskı:?).
Kıble değiştirilmeden önce Beytülmakdis’e yönelip namaz kılan ve henüz Kâbe’ye yönelmeden ölen mü’minler hakkında endişe duyanlar oldu, bilhassa Yahudîler bu hususta Müslümanların endişesini artırıyorlardı. Bunun üzerine, «Allah imânınızı zayiʹ edip boşa çıkaracak değildir. » meâlindeki âyet indi. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 149 / Mısır baskı: 1967.).
İLGİLİ HADİSLER
Hazret-i Âişe Validemizden yapılan rivayete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdular ki:
«Kitap ehlinin (Yahudi ve Hıristiyanlar), Allahʹın bizi eriştirdiği, onların da sapıttığı cuma gününe karşı; yine Allah’ın bizi eriştirdiği ve onların da sapıttığı kıbleye karşı ve bir de bizim imam arkasında «amîn» dememize karşı kıskandıkları gibi hiçbir şeyde bizi bu kadar kıskanmazlar! » (Ahmed bin Hanbel: Ali bin Âsım tarikiyle rivâyet etmiştir.)
Câbir bin Abdullah (R. A. ) dan yapılan rivayete göre, Resûlüllâh (A. S. ), diğer milletlere şâhid olmamızı şöyle ifâde buyurdular:
«Ben ve ümmetim kıyâmet günü yüksekçe mahşer ehline hâkim bir tepe üzerinde bulunuruz. İnsanlardan herkes bizden biri olmayı arzu eder ve milleti tarafından yalanlanan her peygamber için Rabbi tarafından kendisine verilen risâleti teblîğ ettiğine dair şâhidlik ederiz. » (Hâfız Ebûbekir bin Murdveyh - İbn Kesîr: C. 1, S. 191 / Mısır baskı: ?).
Mâlik’in İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, bir grup müʹmin Kubâ’da sabah namazını kılarken bir haberci onlara gelerek şu haberi verdi: «Bu gece Resûlüllah’a (A. S. ) Kur’ân indi. (Namazda) Kâbe’ye yönelmekle emrolundu. Siz de artık yüzünüzü KÂBE’ye döndürün! »
Bunun üzerine o grup mü’min başlamış olduktan namazı bozmadan yüzlerini Şam cihetinden Kâbe’ye doğru döndürdüler. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 189 / Mısır baskı:?).
Buharî’nin Berâ’ bin Âzıb (R. A. )den tahrîc ettiğine göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Beytülmakdis’e doğru ya onaltı, ya da onyedi ay namaz kıldı. Ancak Kâbe’nin kıble olmasını çok arzu ediyordu. Kâbe’ye doğru ilk kıldıkları namaz, ikindi namazı oldu. Peygamber (A. S. ) ile birlikte bu namazı kılan bir sahabi dışarı çıktı, başka bir mescide uğradı ki orada namaz kılan mü’minler rükû’da bulunuyorlardı. Sahabi onlara şöyle seslendi: «Ben Allah için şâhidlik ederim ki, Peygamberle birlikte Kâbe’ye doğru namaz kıldık! » bu haber üzerine onlar rükû’dan kalkmadan Kâbe’ye doğru namaz kılmak üzere oldukları yerde döndüler. Bu mescide «Mescidü’l-kıbleteyn» yani iki kıble mescidi denildi.
Başka bir rivâyete göre, bu âyetler, Hazret-i Peygamber (A. S. ) Beni Seleme mescidinde öğle namazını kıldırırken ikinci rekʹatte İken indi. Resûlüllâh (A. S. ) namazı bozmadan olduğu yerde KÂBEʹye doğru döndü. (Tefsîr-İ Kurtubî: C. 2, S. 148-149 / Mısır baskı: 1967 - Tefsîr-İ İbn Kesîr: C. 1, S. 190 / Mısır baskı:?)
Diğer bir tesbîte göre ise, Nüveyle binti Eslem (R. A. ) diyor ki: «Biz öğle namazını kılıyorduk; Abbad bin Beşîr el-Kayziy gelerek dedi ki: «Hakikat Resûlüllâh (A. S. ) Beytülmakdis’den yüzçevirip Beytülharamʹı kıble edindi, yüzünü oraya döndürdü! » Bunun üzerine mescidde bulunan cemaatten erkekler kadınların yerine, kadınlar da erkeklerin yerine geçip yüzlerini Kâbe’ye çevirdiler. » (Ebû Amr Temhîd’de rivâyet etmiştir).
Bir başka rivayete göre de kıble değişince Kâbe’ye doğru ilk namaz kılan Ebû Saîd bin Muallâ (R. A. ) olmuştur. Hazret-i Peygamber (A. S. ) minberde iken kıblenin değiştirildiğini haber verince, tam o sırada Ebû Saîd Mescidʹin önünden geçiyordu. Bu haberi duyunca henüz Resûlüllâh minberden inmeden o Kâbe’ye yönelerek iki rekʹat namaz kıldı. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 149 / Mısır baskı: 1967 / Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 190 / Mısır baskı:?).
TARİHÎ YÖNÜ
Kıblenin değişmesi İslâm tarihinde önemli olaylardan birdir. Ancak bunun tarihçesi hakkında bir takım farklı görüşler ve rivâyetler vardır;
a) Buharî’nin tesbîtine göre bu olay Resûlüllâh (A. S. )ın Medine’ye hicretinden onaltı ya da onyedi ay sonra meydana gelmiştir. Dâre-Kutnî’nin tahrîc ettiği rivâyette de Hazret-i Berâ’ (R. A. ) ayni şeyi ifâde ediyor, ancak kesin tarih olarak «onaltı ay» söylüyor.
b) İmâm Mâlikin Yahyâ bin Saîd’den, onun da Saîd bin Müseyyeb (R. A. )den yaptığı rivayete göre, kıble tahvîli Bedir savaşından iki ay önce olmuştur.
c) İbrahim bin İshak’a göre, bu olay, hicrî ikinci yıl recep ayında meydana gelmiştir.
d) Ebû Hâtim el-Büsriy’e göre, Müslümanlar Beytülmakdis’e doğru onyedi ay üçgün yönelip namaz kıldıktan sonra kıble değişmiş ve bu olay Şaban ayının ortasında salı gününe rastlamıştır.
Resûlüllah’ın (A. S. ) Kâbe’ye yönelmeden önce onaltı, ya da onyedi ay Beytülmakdis’e yönelip namaz kılması kendi re’y-u ictihadiyle mi olmuştur, yoksa İlâhî işâret ya da beyân üzerine mi? Bu hususta tarihçilerle rivâyetçilerin görüşleri farklıdır:
A- el-Hasenʹe göre bu, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin reʹy-u ictihadiyle olmuştur. İkrime ve Ebû Aliye de ayni görüştedirler.
B- Taberiy’e göre, Resûlüllâh (A. S. ) namaz kılarken bu İki mukaddes yerden birine yönelmekte serbest bırakılmış, o da Yahudiler imâna gelir umuduyla Beytülmakdîs’e yönelmiştir.
C- Zeccac’a göre, öteden beri Kabeʹye alışan ve orayı kendilerince de mukaddes mekân ve mâbed kabul eden Mekke ve civarındaki müşrikleri denemek için Beytülmakdis kıble olarak tercîh edilmişti.
D- İbn Abbas (R. A. ) ve cumhura göre, her iki kıbleye yönelmek de İlâhî vahiy ile olmuştur. Önce Beytülmakdîs’e yönelmesi için emredilmiş, sonra bu neshedilerek Kâbe’ye yönelmekle emredilmiştir. Cumhur bu hususta Allahʹın: «Üstünde durduğun (arzu edip istediğin Beytullahʹı) kıble yapışımız da sırf Peygambere uyanları, gerisi gerisine döneceklerden bilip ayırd etmemiz içindir. » buyruğuyla istidlâl etmiştir.
Diğer bir husus da:
Resûlüllâh (A. S. ) Medine’ye hicret etmeden önce Kâbe’ye yönelerek mi namaz kılıyordu, yoksa Beytülmakdîse mi? Gerek râvilerin, gerekse tarihçilerin bu meseledeki görüşleri farklıdır:
İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, hem Mekke’de, hem de Medine’de Beytülmakdisʹe yönelerek namaz kılmıştır. Yalnız Medine’de bu, 17 ay sürmüştür.
Ebû Amr’e göre, Mekkeʹde bulunduğu sürece İbrahimʹle İsmailʹin yaptığı gibi O da Kâbe’ye yönelerek namaz kılmıştır. Medine’ye hicret ettikten sonra 16 ay, ya da 17 ay Beytulmakdis’e yönelerek namaz kılmıştır. Böyle yapmasından maksad, Yahudileri İslâmiyete ısındırmaktı. Onların İslâm Dinine girmiyeceklerini, kendi bâtıl İnançlarında ısrar edeceklerini anlayınca İbrahim Peygamberin kıblesi olan Kâbe’ye yönelmeyi arzu etmiş ve bu arzusu yerine getirilmiştir.
Bu tarihî olaydan çıkarılan sonuç şudur:
Hazret-i Peygamber (A. S. ) Mekke’de iken Beytülmakdisʹe yönelmiş olsaydı, Kâbe’ye fazlasıyla bağlı bulunan Mekke müşrikleri onu bu hususta kınayacak, İslâmiyete bu yüzden girmek istemediklerini belki ileri süreceklerdi. Medine’ye hicret ettikten sonra Beytülmakdisʹe yönelmesi ise, Yahudilerin buna benzer bir itirazına meydan vermemek içindi. Neticede bu vadide hem Mekke müşrikleri, hem de Medîne ve civarı Yahudileri imtihanı kaybederek dünyada da, âhirette de zarara uğrayanlardan oldular. İslâm güneşi ise, hergün biraz daha yükselmekte ve cihanı aydınlatmakta devam etmektedir.
SOSYAL VE AHLÂKÎ YÖNLERİ
«Ve işte böylece sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şâhid olsun. »
Ümmet-i Muhammed, ifrât ve tefritten uzak, itidal ölçüleri, adâlet kıstasları olarak yetişip gelişen bir millettir. Ne kendi haklarına tecavüze râzı olurlar, ne de kendileri başkasının hakkına tecavüz ederler. Herkese karşı adâlet ve hakkaniyet ölçüleri içinde hareket ederler. Yeryüzünde hak şâhidleri olarak üstün bir medeniyet modelleri gösterirler. Onların mümeyyiz vasıflarından birkaçı da işte budur.
Muhammed (A. S. )ın ümmetinin hak şâhitleri oldukları hem dünyada, hem âhirette görülür. Dünyada hakkı temsîl ederler, insan haklarını en hassas şekilde korur, İlâhî rahmetin sıcak havasını donmuş kalblere estirirler; aleyhlerine bile olsa doğruluktan aslâ ayrılmazlar. Kardeşlik bağlarını geliştirir, dayanışma ruhunu onlar harekete geçirirler. Allah’ın yeryüzünde tecelli eden hilafet ve temsîl emanetini onlar taşırlar. Allah’ın insanlara olan umumî mânada geniş rahmet ve atıfetini onlar yaşar ve yaşatırlar. Ayrıca onların birbiri hakkındaki şâhidlikleri de Allah katında makbul tutulur. Nitekim Sahîh-i Müslim’de Enes bin Mâlik (R. A. )den yapılan rivayete göre, Medîne’de bir cenaze kabre götürülürken, tanıyanları onu övdüler, hayr ile andılar. Bunu duyan Peygamber (A. S. ): «Vâcib odu, vâcib oldu, vâcib oldu! » buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi, onu da yerdiler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz yine: «Vâcib oldu, vâcib oldu, vâcib oldu! » buyurdu.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R. A. ), Peygambere (A. S. ) şöyle sordu:
- Anam-babam size fedâ olsun! Önce bir cenaze geçirildi, onu övenler oldu. Siz de vâcib oldu, buyurdunuz ve bunu üç defa tekrarladınız. Sonra bir başkası geçirildi, onu yerenler oldu. Siz yine vâcib oldu, buyurdunuz ve bunu üç defa tekrarladınız?
Hazret-i Peygamber (A. S. ) Ömer’e:
- Ya Ömer! Siz yeryüzünde kimi hayr ile anar, iyilikle överseniz cennet ona vâcib olur. Kimi de şer ile anıp yererseniz, ona da cehennem vâcib olur. Çünkü siz (müʹminler) yeryüzünde Hak şâhidlerisiniz! »
Diye cevap verdi ve bunu üç defa tekrarladı.
Ubade bin Sâmıt (R. A. )den yapılan başka bir rivayete göre, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Ümmetime üç haslet verildi ki bu ancak peygamberlere verilmiştir.
1. Allah bir peygamber gönderdiğinde ona, «Duâ et ki kabul edeyim! » buyurmuştur. Benim ümmetime de aynı şekilde emretmiştir.
2. Allah gönderdiği her peygambere, «Allah dinde sizin üzerinize bir güçlük koymadı! » buyurmuştur. Ayni şekilde benim ümmetime de beyanda bulunmuştur.
3. Allah her peygamberi kendi milletine şâhid tutmuştur. Benim ümmetimi bütün insanlar üzerine şâhid kılmıştır.
Âhirette ise:
Peygamber Efendimiz ile onun ümmeti diğer peygamberlere şâhid olacaklar. Nitekim Sahîh-i Buharîʹde Ebû Saîd el-Hudriy’den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur:
«Kıyâmet günü Nûh Peygamber çağrılacak. Nûh, buyur Allah’ım buyur! emrine amadeyim! diyecek. Allah ona:
- Ya Nûh! yüklenmiş olduğun risâlet (peygamberlik görevin)i tebliğ ettin mi?
Diye soracak, Nûh:
- Evet, ya Rabbi! teblîğ ettim, diyecek.
Bu kez Allah onun ümmetine soracak:
- Nûh size teblîğ etti mi?
Onlar inkâra sapıp cevap verecekler:
- Hayır, bize uyarıcı gelmedi! diyecekler.
Bunun üzerine Allah bu defa Nûh’a soracak:
- Ya Nûh! bu hususta kim sana şâhidlik eder?
Nûh:
- Muhammed ile O’nun ümmeti tebliğ görevimi yaptığıma şâhidlik ederler.
İşte Kurʹân’da buna işâret edilerek buyuruluyor ki: «Sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şahid olsun. »
Vasat bir ümmet oluşlarının diğer bir mânası da şudur:
Daha önce gelen ümmetlerden bir kısmı daha çok dünyaya meyletmiş, âhireti ihmâl ya da terketmişlerdir; Yahudîler gibi. Diğer bir kısmı ise, daha çok âhirete meyletmiş, dünyayı ihmâl etmiştir. İsâ Peygamberle kendisine uyan havariler gibi. Muhammed Peygamberle (A. S. ) O’nun ümmeti bu ikisi arasında bir yol tutmuş, hem dünyayı, hem âhireti birarada kucaklamıştır. Hiç ölmiyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışmayı ana prensip olarak kabul etmişlerdir.
Böylece İslâm hem ruhun, hem cesedin hakkını vermiş, ikisini de gıdalandırmak suretiyle maddeyle mânayı paralel yürütmüştür.
FIKHÎ YÖNÜ
Kıblenin değiştirilmesinde Kurʹân-ı Kerîm’de nâsıh ve mensûh âyetlerin bulunduğuna açık delîl vardır. Kur’ânʹda ilk neshedilen âyet, kıble hakkındaki hükümdür.
Ayrıca bundan, Sünnetin âyet ile nesholunduğunu istidlâl edenler vardır. Çünkü onlara göre, Resûlüllâh (A. S. )ın Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılması hakkında ilâhî bir beyân mevcud değildir; hüküm sünnet cihetiyle sübut bulmuştur.
Diğer bir husus da, haber-i vâhidle amel etmenin câiz olduğuna dair istidlaldir. Çünkü kıblenin değiştirildiğini K u b â halkına haber veren bir kişi idi. Nitekim Peygamber (A. S. )ın bâzı emirlerini teblîğe tek bir kişiyi me’mur ettiği tarihen sabittir. Ancak bu hal, Resûlüllâh (A. S. )ın vefatından sonra kaldırılmış; haber-i vâhide bâzı hususlarda, özellikle Kur’ân’la ilgili âyetlerde itibar edilmemiştir.
«Bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhidleri olasınız! » meâlindeki âyetten bir kaç fıkhî hüküm istinbat edilmiştir:
1. Birinin diğeri üzerine şâhidliği ancak âdil olmak şartıyla kabul edilir.
2. İcmâʹın sıhhatına ve vardıkları hükümlerin vücubuna delâlet vardır. O halde her asır, kendinden sonraki asra hak şâhidleridir. Meselâ: Sahabe-i kirâmın dinî hususlardaki söz ve beyanları onlardan sonra gelen tabiîne hüccet ve şâhiddir. Tabiînin dinî hususlardaki söz ve beyanları kendilerinden sonra gelenler (tebe-i tabiîn) için hüccet ve şâhiddir...
TAHLÎLLER
S ü f e h â: Sefîh’in çoğul şeklidir. Daha çok aklı hafif bön kimse hakkında kullanılır. Seyrek dokunmuş ince elbiseye de «s e v b ü n s e f î h ü n » derler. (Müfredat-i Rağıb).
Muarrice göre, sefîh iftiracı, yalancı aynı zamanda bildiğinin aksini iddia eden kimseye verilen bir sıfattır. Kurtubîʹye göre, çokça zulmeden bilgisiz kimse demektir.
Âyetteki «süfehâ»dan maksat, Medîne Yahudileri ile Mekke müşrikleri ve o ti nette olan herkesdir.
Vasat: Orta, ortalama, mutedil demektir. Peygamber (A. S. )ın ümmeti, diğer peygamberlerin derecesinden aşağı ise de onların ümmetlerinden bir hayli yu kardadırlar. Böylece vasat bir ümmet oluyor. İfrat ve tefrit arasında bir yol takip etmek de bu kelimenin kapsamına girmektedir.
Vasat, aynı zamanda «adâlet» demektir. Bu mânayla ümmet-i Muhammed hem kendi aralarında, hem de başka milletlere karşı adâletle davranırlar.
Rağıb’a göre vasat; İki eşit tarafı olan şeyin ortası, cömertlikle cimrilik arası; hayırla şer ortası gibi mânalarda da kullanılır. Ayrıca bu kelime, seçilmiş, beğenilmiş anlamına da gelir. Fakat âyette geçen vasatʹdan maksad, daha çok adâlet olsa gerek. Nitekim diğer bir âyette geçen «evsatuhum, a’deluhüm» ile tefsîr edilmiştir. Cevheri kendi Sıhahʹında «Ümmeten vasatan» terkibini, «ümmeten adlen» olarak mânalandırmıştır. Şâir Züheyr de aşağıdaki mısraʹında vasat’ı ayni anlamda kullanmıştır:
«Onlar vasat (âdil) kimselerdir ki. gecelerden bir gece şiddetli musibetler indiği zaman halk onların hükmüne razı olur. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Adâletten ayrılan, ifratla tefrit arasını bir türlü bulamayan. Allah’a kullukta ayni kıble üzerinde diğer ümmetlerle birleşmeyen, bu yüzden dinden asıl gayenin ne olduğunu bilemez hale gelen Yahudi ve Hıristiyanların İbrahim (A. S. )ın H a n î f yolundan nasıl uzaklaştıkları ve aşırı bir taassupla Muhammed’i(A. S. ) nasıl reddettikleri beyân edildikten ve Muhammed (A. S. )ın ümmetinin bu iki milletin tutumunun aksine adâlet örnekleri, hak şâhidleri bulunduklarına dikkatler çekildikten sonra Allah’a kullukta bütün insanların birleşmesi gerektiğinin lüzumu belirtiliyor; kıble olarak ilk kurulan mâbedin (Kâbe), Allahʹa dosdoğru imân eden milletlerin müşterek başbazlayıcı merkezi olduğu anlatılıyor.
Ve sonra hakkın ancak Allah’dan olduğuna, bir şeyi hak ya da kutsal saymaya başkasının yetkili bulunmadığına atıflar yapılıyor. Bu nedenle Yahudi ve Hıristiyanların kendi anlayış ve heveslerine göre kıble tâyin etmelerinin ilâhî rızaya uygun düşmediğine, aslında doğunun da batının da Allahʹa ait olduğuna, doğu ya da batıyı kıble seçmenin daha fazla bir mâna taşımadığına; Kâbe-i muazzamanın ibâdet için kıble olarak gösterilmesinde ise inanan milletler için bir nice hayırların mevcud bulunduğuna işâretler yapılıyor.