MEÂLİ:
12- Şüphesiz ki, Rabbından gıyabında saygı ile korkup eğilenler için bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.
13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açıklayın fark etmez. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşanı, duygu ve düşüncelerin aslını ve mahiyetini ʺbilendir.
14- O Yaratan hiç bilmez mi? O, Lâtîfʹdir (çok lütuf sâhibidir; her şeyin bütün inceliklerini, özelliklerini en iyi bilendir). (Her şeyden) haberlidir.
15- O, yeryüzünü sizin yararınıza baş eğdirdi (üzerini yaşanacak duruma getirdi). Bunun için yerin engebelerinde gezip dolaşın da, Allahʹın rızkından yeyin. (Yeniden dirilip kalkınca) dönüşünüz ancak Oʹnadır.
GAYBE İMAN
«Şüphesiz ki, Rabbından gıyabında saygı ile korkup eğilenler için bağışlanma ve büyük mükâfat vardır. » Dış dünyanın tesirlerini, ölçü ve anlamını duyularımızla algılayabiliyor ve bu açıdan bir sonuca varabiliyoruz. Kısacası, deney ve gözlem sınırlarına giren eşyayı anlayabiliyor ve onları az-çok tanıyabiliyoruz. Bu sınırın dışında kalan ve «fizikötesi» kabul edilen gaybe inanmak ise, duyu sınırını aşar; bütünüyle akıl ve idrâk, bu ikisiyle birleşip bütünleşen imân sınırına girer. Böylece sınırlı olan akıl imânla birleştirilince, gaybe gönül kapısını açma imkânı doğar.
Cenâb-ı Hak mutlak birdir; öncesiz ve sonrasızdır. Oʹnun zatının mahiyetini bilmemiz, idrak etmemiz mümkün değildir. Zira bizim hem duyularımız, hem de akıl ve idrakimiz sınırlıdır. O ise, sınırsızdır ve keyfiyeti, mahiyeti bilinmemektedir.
O halde Allah’ı sıfatlarıyla, eserleriyle, kurduğu mükemmel düzeniyle, hazırladığı plân ve proğramıyla bilip tanımamız mümkündür. Buna pratikten bir misâl verecek olursak, elektriği gösterebiliriz: Bu güç ve enerjiyi bizatihi göremiyoruz, ancak eşyadaki tezahürleriyle varlığını kabul ediyoruz.
O bakımdan Kur’ân’ın ikinci sûresinin başında, diğer sûrelerde ve burada gaybe imânın lüzumu üzerinde duruluyor. Zira hiçbir âmil insanı bu kadar yönlendiremez ve düzenli bir iç ve dış disiplinine kavuşturamaz. Aynı zamanda insanın kalbini ve vicdanını hiçbir müeyyide böylesine dolduramaz.
İlim hücrenin yapısını biliyor, ama canlılık vasfının nasıl oluştuğunu bilemiyor. Hücrede hayat bulunduğu kesindir; biz o hayatı ancak hücrenin faaliyet ve yüklendiği proğramı yerine getirmesinden anlayabiliyoruz. O halde «görmediğimiz, göremediğimiz şeye inanmayız» demek, varlık âleminde görülmesi mümkün olmayan bir çok şeylerin de red ve inkârı demektir. En azından insanın kendi ruhunu, aklını ve benzeri mânevî yeteneklerini inkâr etmesi sonucunu doğurur.
O, GİZLİ-AÇIK HER ŞEYİ BİLİR
«Sözünüzü ister gizleyin, ister açıklayın farketmez. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşan duygu ve düşüncelerin aslını ve mahiyetini bilendir. »
Cenâb-ı Hak madem ki zaman ve mekân kavramları dışında sınırsızdır; bu sebeple de öncesiz ve sonrasızdır; o halde ilmiyle, kudretiyle, rahmet ve âtıfetiyle her şeyi kapsayıp kuşatmış ve ilmi her şeye mutlak anlamda nüfuz etmiştir. Gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da, gönlümüzden geçenleri de bilir. İnsanın beyin mekanizmasını da O hazırlamış ve hafıza, düşünme arşivini o kurmuştur. O arşive neler yerleştirdiğimizi ve neler yerleştirmek istediğimizi çok iyi tesbit etmektedir. Zira düğme O’nun kudret parmağının altında bulunuyor. 13 ve 14. âyetlerle bu gerçeğe değiniliyor. Çünkü Cenâb-ı Hak Latîfʹtir, bütün incelikleri, gizlilikleri bilir. Habîr’dir, ilmi her şeyden haberdardır.
Böylece Cenâb-ı Hakk’ın iki sıfatı anılarak hayatımızı ona göre tanzîm etmemiz istenmekte ve bu iki sıfatın ışığı altında nefsimiz üzerinde imân ve aklımızla hâkimiyet kurmamız tavsiye edilmektedir.
YERYÜZÜNÜ YAŞANACAK DURUMA GETİREN OʹDUR
«O, yeryüzünü sizin yararınıza baş eğdirdi (üzerini yaşanacak duruma getirdi).. »
İlâhî irâde, ezelî kudret ve ilmiyle tecelli edince, insanoğlu için yerküreyi yarattı. İlk insan Adem (A. S. ) henüz yaratılmadan Onun ve neslinin hayat beşiği hazırlandı da adına «Dünya» denildi.
Dünya yüz milyonlarca yıl önce kendi ekseni etrafında dönerken yer kabuğunun erimiş bir maden kütlesi halinde olduğu sanılmakta ve bağlı bulunduğu İlâhî hilkat kanunu gereği yavaş yavaş soğuyarak kürenin yüzeyinde hafif minerallerden meydana gelen ince bir kabuk bağladığı neticesine teorik olarak varılmaktadır. Demir, nikel gibi daha ağır minarellerin kürenin merkezine doğru çekilerek ağır bir çekirdek oluşturduğu da bu teoriler arasında yer almaktadır.
Böylece engebeli, hayat şartlarına elverişli, canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak kaynaklara sahip bir yüzey meydana gelmiştir. Dağıyla, tepesiyle, ovasıyla, nehir ve deniziyle insanoğlunun hizmetine ve istifadesine verildiği kesindir.
Bu kadar ince hesaplara, şaşmayan tekâmül kanununa dayalı olarak var kılınan dünya, her parçasıyla ve nîmetiyle O Yüce Yaratan’ın varlığına, birliğine delâlet etmektedir. Bu gerçeği görmemek, anlamamak kadar körlük ve basîretsizlik olur mu?
Evet bize gereken, yeryüzünün dalgalı, engebeli yüzeyinde gezip araştırma ve incelemede bulunmak; Cenâb-ı Hakk’ın hazırlayıp istifademize verdiği rızıklardan bilerek yararlanmak ve her lokmasını ağzımıza korken, her çiçeğini koklarken, havasını teneffüs edip hayat bulurken, tatlı sularını yudumlarken Yaratan Yüce Kudret’e şükretmektir. Çünkü yolculuğumuz bitmemiş, arzu ve isteklerimiz son kertesine gelmemiştir. Daha huzurlu, kalıcı ve ebediyen mutlu edici bir hayata doğru nefes nefes ilerlemekte ve yaklaşmaktayız. Yolculuğumuz böylece devam edip ya Cennet’te, ya da Cehennemʹde noktalanacak ve hepimiz istesek de, istemesek de Cenâb-ı Hakk’a dönmek zorunda kalacağız. Bu proğramı değiştirecek ve engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur. 15. âyetle bu hakikat bize haber verilerek aklımızı çok iyi kullanmamız ve onu sağlam imânla birleştirip hayatımızı ona göre düzenlememiz emredilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, varlıkta yer alan delil ve belgelere bakıp Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretinin damgasını gören ve bu imân atmosferi içinde O Kudretten saygıyla korkan mü’minler büyük mağfiret ve rahmetle müjdelendi. Yerkürenin ve üzerindeki kabuğun nasıl oluştuğu hakkında kısa bilgi verilerek insan aklına seslenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, gelip geçen inkârcı sapıkların âkibetine dikkat çekiliyor ve İlâhî kudretin her şey üzerinde mutlâk hükümran bulunduğu düşündürücü bir anlatımla işleniyor. Havada uçan kuşlar üzerinde ciddi araştırma yapıp ilâhî hilkat kanununun yüceliğinin izlerini görmemiz tavsiye ediliyor. Sonra da İlâhî inâyet ve lûtuflara atıf yapılarak duygu ve düşüncemiz, akıl ve idrakimiz yönlendirilmek isteniyor.