MEÂLİ:
138- Ve İsrâiloğullarıʹnın denizden (sâlimen) geçmelerini sağladık. Az sonra kendilerine mahsûs putlarına, üzerlerine kapanırcasına tapmakta olan bir kavme rastladılar. «Ey Musâ! dediler, bunların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilâh yap! » Musâ, onlara dedi ki: «Siz gerçekten câhillik eden bir topluluksunuz.
139- Şüpheniz olmasın ki bunlar İçinde bulundukları (dinle birlikte) yok olacaklardır ve yapageldikleri şeyler boş ve anlamsızdır.
140- Allahʹın sizi (çağınızdaki) milletlere (veya diğer canlılara) üstün kıldığı halde Oʹndan başka İlâh mı arayayım?!
141- Hatırlayın ki, sizi Firʹavn hânedanından kurtardık; öyle ki onlar size azâbın kötüsünü uyguluyor; erkek çocuklarınızı öldürüyor, kadınlarınızı diri bırakıyorlardı ve bütün bunlarda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardı. »
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Huneyn savaşına giderken büyükçe yemyeşil bir sidre ağacına rastladı. O yörede Arap müşrikleri bu ağacı uğur sayar, etrafında bir süre toplanıp silahlarını ona asarlardı. O bakımdan ağaca «Zât-i envat» yani silah asılmaya mahsus ağaç, derlerdi. Ashab-ı Kirâmʹdan bazı zatlar da Cahiliye devrinin bu âdetine özenerek, «Ya Resûlellah! müşriklerin savaşlara giderken silahlarını asmaya mahsus ağaçları bulunduğu gibi, bize de silahlarımızı asmaya mahsus bir ağaç belirleseniz olmaz mı? » diyerek teklifte bulundular. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «Onların birkaç ilâhı bulunduğu gibi, sen de bize bir ilâh yap! demelerine benziyor sizin bu teklifiniz! » buyurdu. Sonra da ilgili âyet indi. (İbn Cerîr et-Taberî - Ahmed b. Hanbel: Ebû Vâkıd el-Leysî’den.)
TANRI’YI MADDELEŞTİRMEK
«Ey Musa! dediler, bunların ilâhları olduğu gibi, bize de bir ilâh yap! »
Maddeye ve dünya saltanatına lüzumundan fazla özenip önem veren İsrâîloğulları, bunca âyetler, mu’cizeler ve başlarına gelen musibet ve sıkıntılara rağmen ilâhî kudretin sonsuzluğunu, sınırsızlığını, yüceliğini tam anlamıyla kavrayamamış; Allahʹın eş ve ortaktan, denk ve benzerden, madde ve eşyadan pâk ve münezzeh bulunduğunu anlayamamış olacaklar ki, altun ve benzeri madenden ilâh yapmasını Musa Peygamberʹe teklif etme cüretini göstererek ne kadar basiretsiz olduklarını ortaya koymuşlardı.
Huneyn savaşına gidilirken, Ashab-ı Kirâm’dan bir kısmının sırf uğur getirsin diye sidre ağacına silahlarını asmaları için Resûlüllahʹtan müsaade istemeleri, İslâm nazarında büyük bir olaydır. Çünkü kutsallık ancak Allah’a mahsustur. Uğur ve uğursuzluk insanın kendi düşünce ve davranışlarında mevcuttur. Taş ve ağaçta uğur ve kudsiyet yoktur; meğer ki Allah bir eşyayı mukaddes olarak tanıtsın, o bir istisna teşkil eder. Meselâ, Kâbe’nin duvarına yerleştirilen ve tavaf başlangıcı olarak belirlenen Hacer-i Esved (siyah taş) ile Zemzem, Allah ve Resûlü tarafından mübarek ve kutsal olarak belirlenmiştir ve artık Kıyâmetʹe kadar onların kutsallığı devam edecektir. Beşere, eşyaya kutsallık izafe etme veya belirleme yetkisi verilmemiştir.
Günümüzde materyalistlerle komünistlerin maddeyi bir bakıma yaratıcı güç olarak kabul edip onun ötesinde ve üstünde başka bir temel kavram ve esas olmadığını iddia etmeleri, iyice araştırıldığında bu teorinin bir ucunun Yahudilere dayandığı anlaşılır. O bakımdan maddeyi ilâhlaştırmak o milletin huyunda, mayasında yer etmiştir.
İslâm dini ise, bütün büyüklük, kutsiyet ve üstünlüğü Allah’a nisbet edip eşyada bir kutsallık bulunmadığını açıklar ve bu hususta o kadar duyarlı davranır ki, bir ağacın veya canlının uğurlu, ya da uğursuz sayılmasına bile cevaz vermez. O bu yanıyla da Allahʹın insanlara en son mesajı olduğunu isbatlar..
İNSAN UNSURU EŞYADAN ÇOK ÜSTÜNDÜR
«Allah’ın sizi (çağınızdaki) milletlere (veya diğer bütün canlılara) üstün kıldığı halde Ondan başka ilâh mı arayayım!? »
İlgili âyetle çok önemli bir hususa parmak basılıyor: O da, insan unsurunun kâinattaki diğer canlı ve cansız eşyadan çok üstün ve çok saygıdeğer olduğudur. Bu durumda insanın kendinden aşağı bir şeye tapması veya önünde eğilmesi şaşılacak şeydir; aynı zamanda koyu bir cehaletin eseridir.
Gerçi ilgili âyeti, «İsrâiloğulları’nın kendi çağlarında diğer milletlerden üstün olduğu» şeklinde yorumlayanlar çoğunluktadır, ama üzerinde dikkatle durup incelediğimizde, diğer eşyadan da üstün olduğu anlaşılmakta ve insanın yaratılışındaki hikmete uygun düşmektedir.
GEÇMİŞTE VERİLEN İLÂHÎ LÜTUFLARI UNUTMAMAK GEREKİR
«Hatırlayın ki, sizi Fir’avn hanedanından kurtardık...»
İnsan hem bencil, hem de aceleci ve hırslı olduğu kadar, nankör ve unutkandır da.. Peygamber ve İlâhî kitap, insanın bu sıfatlarını ifratla tefritten kurtarıp faydalı bir çizgiye getirip kanalize eder. O bakımdan da insanın hemen her çağda Allah’ın rahmet eseri olan bu iki yol göstericiye ihtiyacı vardır. Tarihte, gönderilen peygamberlere kulak vermeyen kavim ve milletlerin sözü edilen sıfatlarının tesiri altında herşeylerini kaybettiklerini hem kutsal kitaplar, hem de yapılan tarihî tesbitler haber vermektedir.
Nitekim İsrâiloğulları’nın uzun yıllar üzerlerine çöken kâbustan kurtulmanın yol ve çarelerini arayıp durduklarını biliyoruz. Allahʹın lütfu tecelli edince Musa Peygamber onlara kurtarıcı bir rehber olarak gönderildi. Çok üzücü ve kaygılandırıcı olaylar birbirini izledikten sonra yine Allahʹın lütuf ve keremiyle, inâyet ve rahmetiyle her türlü belâ ve sıkıntıdan kurtulup selâmete erdiler. Refah kapıları açılıp nefsin arzuları ön plâna geçince, geçmişteki sıkıntı ve dertleri unuttular. Kur’ân-ı Kerîm onların bu halini, idraklara neşter vururcasına bir misal anlamında nakleder.
Geçmişteki olayları, Allahʹa yalvarıp yakarmaları, güvenip dayanmaları ve arkasından tecelli eden yardım ve nusratları unutmak, insanı çarçabuk eski azgınlık ve çılgınlık bataklığına itebilir. O bakımdan nefsin sesine değil, aklın, tarihin, olayların ve hepsinin üstünde İlâhî uyarıların sesine kulak vermek kadar kurtarıcı, yönlendirici bir başka otorite düşünülemez..
O sese kulak verilmediği takdirde, sadece bataklığa düşmekle kalınmaz, verilen nîmetler bir bir geri alınabilir ki, Mevlânâʹnın da dediği gibi, dünyada insanı kahreden en kötü azâplardan biri, belki de başta geleni budur.. İsrâiloğulları’nın Arz-ı Mevʹûdʹdan çıkarılıp bir asra yakın esaret kaydı altında inletilmesi bunun canlı örneklerinden sadece biridir.
Kur’ân böylece hem yaşamakta olan Yahudileri, hem de diğer milletleri uyararak tarihî çok iyi okuyup hayatlarını ve kaderlerini ona göre çizmeleri gereğine işârette bulunuyor; özellikle müʹminleri eğiterek hayırlı bir toplum olma düzeyinde bulunmalarını istiyor.