MEÂLİ:
138- Münâfıkları, kendilerine elem verici bir azâp ile müjdele.
139- Onlar ki, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinirler; şeref ve üstünlüğü onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz ki bütün şeref ve üstünlük Allahʹa aittir.
140- Gerçekten O size Kitap’ta, Allahʹın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğiniz zaman artık onların yanında oturmayın, tâ ki başka bir konuşmaya dalsınlar, yoksa siz de onların bir benzeri olursunuz, diye indirmiştir. Allah elbette münâfıklarla kâfirlerin hepsini Cehennem’de toplayıp bir araya getiricidir.
İNİŞ SEBEBİ
Daha önce Mekkeʹde Allahʹın âyetlerinin inkâr edildiği veya alaya alındığı toplantılarda oturulmaması hakkında şu âyet inmişti: «Âyetlerimize (alaylı bir tavırla, saygısızca) dalanları gördüğün zaman, başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüzçevir. Şayet şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlim kavm ile beraber oturma. » (En’am sûresi âyet: 68)
Medine’de İslâmʹın cihanı aydınlatacak nuru, gücünü ve kudretini gün geçtikçe artırıyor, tesir alanını genişletiyordu. O yüzden başta Yahudîler olmak üzere bir takım münafıklar çıkarlarının tehlikeye girdiğini görünce, İslâm’ı ve onun Kitabı Kur’ânʹı küçük düşürme, kalbler üzerindeki tesirini giderme babında kesif bir faaliyete başladılar. Yer yer toplantılar yapıp mü’minlerden bazı şahısları çağırarak Allah’ın âyetlerini alaya aldılar, işin sanıldığı kadar kutsal olmadığını anlatmaya ve bunu sürdürmeye çalıştılar. Basit mantıkî yollarla mü’minlerin itikadını sarsmaya yönelen bu faaliyeti durdurmak gerekiyordu. Bu arada zayıf iradeli kişilerden küfürle imân arasında bocalayanlar da eksik değildi. Hem onları uyarmak, hem müʹminleri bu gibi yanıltıcı dedikodulardan uzak tutup asıl hizmete yöneltmek için yukarıdaki âyetler ikinci bir uyarı mahiyetinde indi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kim şeref, üstünlük ve övünülecek şeyleri arzulayarak kâfirlerden dokuz babasına intisapta bulunursa (onlara bağlılığını övünerek ortaya korsa), Cehennemʹde onların onuncusu olarak bulunacaktır. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Reyhane’den)
«Münafığa, efendimiz, büyüğümüz! demeyin. Cidden onu efendi sayarsanız, sonra Rabbinizi öfkelendirmiş olursunuz. » (Ebû Dâvud - Nesâî: Büreyde (R. A. )den - Ahmed: 5/346, 347)
«Kişi imânın katıksız ölçüsüne ve kemal mertebesinde bulunanına erişemez, şaka ve yalanı terketmedikçe ve haklı da olsa tartışma ve iddialaşmayı bırakmadıkça.. » (Ebu Ya’lâ: Ömer bin Hattab (R. A. )den)
«Dünyada ikiyüzlü olan, kıyâmet günü, ateşten iki yüzü bulunduğu halde gelir. » (Taberânî)
«Şu dünyada kimin iki dili varsa, Allah kıyâmet günü ona ateşten iki dil verecektir. » (Taberânî - Dâremî/rikak: 51)
İNKARCILARI DOST EDİNMEMEK
«Onlar ki, müʹminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler.... »
Maddeci, inkârcı grubun bütün uğraşısı dünyalıktır; bütün kaygusu midesi ve şehvetidir. Himmet ve gayretlerini bu ikisinin gerçekleşmesi uğruna harcar, az-çok başarılı da olurlar. Onların bu durumu ve dünyalıktan yana başarılı olması, imân ve irfanı zayıf mü’minlerde aşağılık duygusu doğurur ve çok geçmeden üstünlük, şeref, itibar ve başarıyı onların düşünce doğrultusunda aramaya başlarlar.
Böylece bir kültür emperyalizmi başgösterir; yetişmekte olan genç kuşağı bir ahtapot gibi güçlü kollarının arasına alıp benliğinden ve millî kültüründen uzaklaştırır.
Kur’ân, İslâm’ın ilk yıllarında dinî kültürü yeterince almamış münafıkların, çok geçmeden Yahudîlerin dünyalıktan yana sağladıkları maddî imkânları görünce küfrün kesif propagandasına kulak verip kendilerini iyice kaptırma bedbahtlığına uğradıklarını misal verirken bugün de değişik ambalaj, değişik metotla İslâmʹın karşısına çıkan materyalistlerle Haçlı zihniyetindekilerin, dinî ve millî eğitim ve kültürden mahrum yetişen Müslümanları tesir alanlarına çekip almakta başarılı olabileceklerine dikkatleri çekiyor.
Bu ve benzeri akımların etkisinden kurtulmanın çaresi nedir? Hastalığa teşhis konulmuştur; ama bunun tedavisi ve ilâcı nedir?
Kur’ân ve Hadîsler, aynı zamanda Hazret-i Peygamberin uyguladığı metotlar birbirini tamamlayıcı anlamda üç madde halinde bunun tedavisini belirlemişlerdir:
1. Önce köklü bir eğitim, sonra da dinî ve millî kültürü yaygınlaştırmak. Çünkü mü’minlerin tezini ancak sözü edilen eğitim ve kültür hazırlar. Antitezin tesirinden ancak böyle bir tez ile kurtulmak mümkündür.
2. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için bilinçli, sistemli ve akılcı yollarla çalışmak. Çünkü İslâm bu iki hayatın paralel yürütülmesini emrederken mü’minlerin dünyalık yönünden de çok güçlü ve başarılı olmasını amaç edinmiştir.
3. İnkârcıları, İslâm’a ve millî değerlere karşı olanları gönülden dost edinmemek. Küfür ve harâmın sergilendiği toplantılara katılmamak, her yerde İslâmʹın insanlık dini olarak, insanlığın yaratılışındaki yüceliğe eşdeğerde emir ve yasaklarla donatılarak gönderildiğini söz ve davranışlarımızla isbat etmek. Zira mü’min başkalarına uymaz, inkârcılara, ahlâksızlara, uydu olmaz; başkaları mü’mine uyar ve onu örnek edinirler.
BÜYÜK DÂVALARIN BÜYÜK DÜŞMANLARI OLUR
Büyük dâvaların gerçekleşmesi, amacına ulaşabilmesi nasıl büyük himmetler, üstün gayretler, fedakârlık ve ferağat-i nefs istiyorsa, başarıya ulaşmaması için de önünde büyük ve güçlü düşmanlarının pusu kurduğunu unutmamak gerekir. Her devirde düşmanın gücü ve fesadı, davanın büyüklüğü ve yüceliğiyle orantılı olmuş, aynı zamanda davadan yana olanların himmet ve gayretinin de dâvaya orantılı bulunması lüzumu hissedilmiştir.
Küçük himmetler, büyük idealleri gerçekleştiremez. Büyük idealler küçük çaptaki karşıt görüşlerle hedefinden saptırılamaz.
Mekke’de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin cihan çapında ortaya koyduğu yüce dâvanın nasıl büyük bir tepkiyle karşılaştığı bunun en açık örneklerinden biri değil midir?
O halde hem Müslüman olduğunu iddia etmek, hem maddecilerle inkârcılarla dost olup onlar nezdinde şeref, itibar ve üstünlük aramak; hem İslâm’ın insan hayatını en mükemmel ölçüde düzenleyen bir din olduğunu söylemek, hem İslâm’ın alaya alındığı, ibâdet kuralları küçümsendiği toplantılara katılmak, nifakın ilk ve son belirtisi, münafıklar düzeyine gelmenin açık alâmetidir.
Hz. Peygamber (A. S. ) değil bu meclislerde oturmayı, içki içilen, haram işlenen toplantılarda oturmayı kesinlikle yasaklamış; Müslümanın başkalarına uymayacağını, başkalarının ona uyması gerektiğini ve bunun için de Müslümanın her yerde güzel model ve örnekler sergilemesinin dinî bir hizmet bulunduğunu birçok hadîsleriyle açıklamıştır. Çünkü küfre rıza küfür sayıldığı gibi, günaha rızanın da günah olduğu kabul edilmiştir.
Günümüzdeki Müslümanların çoğunun bu tür günah dolu toplantılara ve meclislere katılma zaafı vardır. Yapılan düğünler, nikâh merasimleri, balolar, Müslümanların bir kısmının inkârcılardan farklı bir tutum ve anlayış içinde olmadığını göstermektedir.
Sebebi açıktır: Yukarıda belirtildiği gibi, köklü bir dinî ve millî eğitim ve bu doğrultuda geniş bir kültür verilmediği devirlerde, İslâm ülkelerinde bu kabil manzaralara sık sık raslanmıştır. Eğitimsizlik yüzünden Müslümanların çoğunun, dünya ile âhireti paralel yürütme bilgi ve şuurundan bazı dönemlerde mahrum yetiştikleri bir gerçektir. Bu yüzden gayr-i müslimleri dost edinmekte bir sakınca görmemişlerdir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle dinin beşer hayatındaki olumlu tesirlerini farkedemiyen veya böyle bir eğitim görmeyen zayıf irâdeli kişilerin çok geçmeden imanla küfür arasında bocalayacağına işâret edildi. İnkârcılardan dost edinilmemesi hususunda uyarılar yapıldı. Aşağıdaki âyetlerle bu duruma düşen münafıkların, müʹminlerin sonunun bir felâketle noktalanacağı günü sabırsızlıkla bekledikleri belirtiliyor. Günün şartlarına ve ortamın havasına göre, onların hem mü’minlerden yana, hem inkârcılardan yana olduklarını, bir takım yapmacık söz ve hareketlerle göstermeye çalışacakları söz konusu ediliyor. Müʹminlerin yeryüzünden silinmiyeceği, kıyâmete kadar bu yüce dâvaya sahip çıkanların bulunacağı hatırlatılıyor.