MEÂLİ:
12- Ey Peygamber! İnanan kadınlar, Allahʹa hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlıkta bulunmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir yalan uydurup (başkasından olan çocuğu kocalarına nisbet ederek) getirmemek ve iyi-yararlı, uygun ve güzel kabul edilen hususlarda sana karşı gelmemek üzere beyʹat etmeye geldikleri zaman, onların beyʹatını kabul et; onlar için Allahʹtan bağışlanma dile. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
13- Ey imân edenler! Allahʹın kendilerine gazap ettiği bir milleti, bir topluluğu dost ve arkadaş edinmeyin; kâfirler kabirlerdeki kimselerden nasıl umutlarını kesmişlerse, onlar da Âhiretʹten öylece umutlarını kesmişlerdir.
İLGİLİ HADÎS VE RİVÂYET
Mekke fethedildiğinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Safa tepesine çıkıp orada imân eden erkeklerin beyʹâtini kabul ettikten sonra sıra imân eden Mekkeli kadınlara geldi. Hz. Peygamberʹe (A. S. ) yakın yere gelip sözlü şekilde bey’ât etmeye hazırlandılar. Bu sırada Hz. Ömer (R. A. ) de Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den biraz aşağı kesimde bulunuyordu.. Kadınlar sözlü bey’at ederken Ömer (R. A. ), onların seslerinin Hz. Peygamber (A. S. ) tarafından duyulmasına yardım ediyor ve Resûlüllâh (A. S. ) âyette açıklandığı üzere altı şeyi telkîn ederken yine Hz. Ömer (R. A. ) zaman zaman aracı oluyordu.
Kadınların beyʹatı şu altı şarta bağlanmış bulunuyordu:
1- Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamak,
2- Hırsızlık etmemek,
3- Zinada bulunmamak,
4- Doğurdukları çocukları öldürmemek,
5- Başkasından gebe kaldıkları takdirde doğurdukları çocuğu asıl babasına nisbet etmek, yalan ve uydurma beyanlardan kaçınmak,
6- Dine, akla ve sahîh, sağlam örfe uygun olan hususlarda Hz. Peygamber’e (A. S. ) karşı gelmemek..
Bu altı kötü fiilin hemen hepsi putperest araplar arasında yaygın ve câri idi. Böylece Hz. Peygamber (A. S. ) ilk adımda İlâhî emir gereği bu kötü âdetlere bir daha dönmemelerini şart koşarak onların bey’âtini kabul etti.
Bey’atleri kabul edilenler için bir de Resûlüllah’ın (A. S. ) Allah’tan bağışlanma dilemesi emredilmektedir. Bu da samimi olmayanlara Allah’ın hidâyet nasip etmesini ve geçmiş günahlarının İslâmiyeti din olarak seçmeleriyle silineceğini bildirmeye yönelik bir anlam taşımaktadır.
Anlaşıldığı gibi, bey’atte İslâmʹın beş şartı üzerinde durulmamıştır. Zira İslâm’a girmeye karar veren kimse, önce Allah’a ve Peygamber’e imân edip Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olduğuna şehadette bulunmaktadır. Bu şart diğer bütün şartları kendi kapsamında tutmakta ve İslâm’ın bütünlüğünü yansıtmaktadır. Hem İslâm’a giren kimse, İslâmʹın bütün şartlarını, hükümlerini, vecîbelerini kabul etmek zorundadır. Aksi halde İslâm’a girmiş sayılmaz.
KÂFİRİN UMUTSUZLUĞU
«Ey imân edenler! Allahʹın kendilerine gazap ettiği bir milleti, bir topluluğu dost ve arkadaş edinmeyin; kâfirler kabirlerdeki kimselerden nasıl umutlarını kesmişlerse, onlar da âhiretten öylece umutlarını kesmişlerdir. »
Kâfirler hep umutsuzluk içindedirler. Önleri karanlık, gelecekleri kendilerince tamamen meçhuldür. Dünya hayatı tek amaçları, mideleri tek kaygılarıdır. Dostlukları sahtedir, arkadaşlıkları kişisel çıkarlarına dayalıdır.
Allah’ın gazap ettiği kavme gelince: Bunlar daha çok Yahudilerdir. Tevrat ile amel etmedikleri; İslâmʹa ve onun peygamberi Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı sinsice düşmanlık besledikleri; dönek, kaypak bir karakter taşıdıkları; maddeye aşırı bağlı olup Allah’ın kesin haram kıldığı faiz sistemini yaygınlaştırdıkları; insan haklarına tecavüzden çekinmedikleri sebebiyle ilâhî lânet ve gazaba uğratılmışlardır.
Artık bu durumda mü’minlerin onları ve benzeri inkârcı sapıkları dost edinmeleri, onlardan yana yakınlık duymaları, maddeci tutumlarına heves etmeleri çok sakıncalı ve tehlikelidir. Zira İslâm Dini, gönülden imân edenlere hem kişilik kazandırır, hem de onları yabancılara uydu olma zilletinden devamlı uzaklaştırır. Modernleşme zihniyetiyle hareket edip yabancıların kültürünü benimseyenler, çok geçmeden kendi dininden ve öz değerlerinden uzaklaşırlar da kişiliklerini kaybederler.
Unutmamamız gerekir ki, Yüce İslâm Dini, Allah’ın son mesajı olarak insanları madde cenderesinden, kula kul olma zilletinden, kişisel çıkarı ön plâna alıp her şeyi mubah sayma gafletinden kurtarıp Allahʹa kul olma şerefine eriştirir ve ferdi toplumun kopmaz parçası yaparak gerçek medeniyetin zirvesine eriştirir. Aynı zamanda İslâm, insan hayatına, o hayatın gaye ve amacı, hikmet ve maslahatı doğrultusunda değer verir ve Allah ile kul arasında kopmaz bağlar oluşturur da insana Allah’a kul olmanın nasıl kişilik ve azizlik kazandırdığını öğretir ve yabancıların uydusu olma bedbahtlığına uğramaktan onu kurtarır. O bakımdan Müslümanların, İslâm’ın hakikatına ters bir inanç ve düşünceye sahip olanları dost ve kardeş edinmelerine asla cevaz vermez.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; İlâhî muradı ümmetine en güzel şekilde teblîğ edip açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.