En'am Suresi 12-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلْ لِلّٰهِ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ اَلَّذِينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ قُلْ اِنِّٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قُلْ اِنِّٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ

13.

De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

Diyanet İşleri

13.

Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

14.

De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği halde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

15.

De ki: "Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım."

16.

(O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

12- De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir? De ki: Allahʹındır. O, rahmeti kendine gerekli kılmıştır. And olsun ki, meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan kıyâmet günü sizi biraraya getirip toplayacaktır. Kendi­lerine yazık edenler (var ya), işte onlar (Allahʹa ve kıyâmete) inanmazlar.

13- Gecede ve gündüzde eyleşen ne varsa hepsi O’nundur; O işiten ve bilendir.

14- De ki: Allahʹtan başkasını mı dost ve yardımcı edinirim? O ki göklerin ve yerin örneksiz, benzersiz yaratanıdır. O, rızık verip yedirir; ken­disi yedirilip rızıklanmaz. De ki: Ben, dini Allahʹa hâlis kılıp Oʹna teslimi­yet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum ve sakın Allahʹa ortak koşan­lardan olma (diye bana buyruldu).

15- De ki: Eğer Rabbime (O’nun koyduğu düzene) karşı gelirsem, elbette büyük günün azâbından korkarım.

16- Artık kim o gün azâpdan çevrilirse, gerçekten Allah ona merha­met etmiştir ve bu çok açık bir kurtuluştur.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allah rahmetini yüz bölüme ayırmış, bunun doksan dokuzunu kendi yanında tutmuş, bir bölümünü yeryüzüne indirmiştir. İşte canlılar âlemi bu bir bölüm ile birbirlerine merhametli davranırlar, o kadar ki (bu rahmet sayesinde) hayvan kendi yavrusuna dokunmasın diye tırnağı (ayağı)nı kal­dırır. » (Buharî/edeb: 19- Müslim/tevbe: 17, 19- Tirmizî/dâvat: 99- İbn Mâce/zühd: 35)

«Şüphesiz ki Allahʹın yüz rahmeti vardır; bundan birini cinler, insan­lar, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir. Bütün bu canlılar o bir rah­metle birbirine şefkat ve merhamet ederler ve yine o bir rahmetle vahşi hayvan yavrusuna ilgi duyup şefkat gösterir. Allah doksan dokuz rahme­tini ise geriye bırakmıştır; kıyâmet günü onunla kullarına rahmet edecek­tir. » (Müsned-i Ahmed: 6/26)

Hz. Ömer (R. A. ) anlatıyor:

Savaşta elde edilen esirler Peygamber (A. S. ) Efendimize getirildi. Aralarında, birini heyecanla arayıp görmeye çalışan bir kadın da bulunu­yordu, derken kadın çocuğunu buldu ve koşup bağrına bastı, emzirmeye başladı. Onun bu halini gören Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bize: «Bu ka­dın çocuğunu ateşe atar mı, ne dersiniz? » diye sordu. Biz de, «Hayır, val­lahi gücü yettiği kadar hiçbir zaman onu ateşe atmaz» diye cevap verdi­ğimizde, Allah Resûlü (A. S. ), «İşte Allah kullarına karşı bu kadının çocu­ğuna karşı olan merhametinden daha çok merhametlidir. » buyurdu. (Müslim/tevbe: 22)

«Doğrusu Allah mahlûkatı yarattığında kendi katında Arşʹın üzerinde şöyle yazdı: «Şüphesiz benim rahmetim gazabıma üstün gelir. » (Buharî/tevhîd: 15, 22, 28, 55 - bed’i halk: 1- Müslim/tevbe: 14, 16 - İbn Mâce/zühd: 35- Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 397, 433, 466)

MEKÂN VE ZAMAN

«De ki: Göklerde ve yerde olan kimin­dir?»

Kur’ân’da ilgili âyetle belirtilen gökler ve yer tabirlerinden mekân; ge­ce ve gündüz tabirlerinden zaman kavramları anlaşılıyor. Önce mekândan söz edilmesi, yerin kendi ekseni etrafında dönmesi, yani bununla meyda­na gelen mekânî hareket, zaman ölçümünde ilk hareket noktasını oluştur­duğu içindir.

Böylece mekân ve zaman ilâhî icat ve kudretle vücut bulmuştur ve İlâhî kanunla birbiriyle ilgisini sürdürmektedir. O halde kâinatta meydana gelen olaylar zaman ve mekânla içiçedir, diğer bir deyimle zaman ve me­kân meydana gelen olaylara zarf olmaktadır. Ne var ki, bu iki kavram da nisbî ve İzafîdir. Biz canlılara ve sonradan yaratılan varlıklara nisbetle za­man ve mekân söz konusudur. Zaman ve mekânı yaratıp eşyaya zarf ya­pan Yüce Kudret bunların üstünde ve ötesindedir, yani bu ikisiyle kayıtlı değildir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunu AMÂ sözüyle belirtmiştir. Allah mekân ve zamanın dışındadır, Onun için ne zaman, ne de mekân sözkonusudur. Aksi halde sonradan yaratılmış bulunması gerekir. Öyle olunca da öncesiz ve sonrasız ilâh olamaz. Amâ tabirinden maksat, beşer aklının, il­minin ve tesbitinin erişemiyeceği mâna demektir.

Kur’ân bu hususa biraz daha açıklık getirerek, zaman ve mekânı ya­ratıp düzenliyen kudretin bu ikisinde mutlak tasarruf sâhibi bulunduğuna dikkatleri çekmektedir. O bakımdan göklerde ve yerde var olup eyleşen, sübut bulan her şey Allah’ındır; Oʹnun yaratması, yokluktan aydınlığa çı­karması, düzenleyip belli kanunlara bağlamasıyla vücut bulmaktadır.

O halde Allah hem mekânın, hem mekânda bulunanların; hem zama­nın hem de zamanda bulunanların yaratanı, düzenleyicisi ve koruyucusu­dur.

Hakikat bu olunca, yeme, içme, uyuma, doğup büyüme, ölüp değişik­liğe uğrama mekân ve zaman içinde yer alan canlıların özelliğindendir. Bedenimiz madde âleminin bir parçası, ruhumuz mâna âleminin bir cüz’idir. Maddenin gelişip büyümesi kendi cinsiyle, ruhun gelişmesi de kendi cinsiyle mümkündür. Yerden çıkan ürünler bedenin gıdasını, madde ötesin­deki yüce kudrete imân edip üstün bir sevgi ve saygıyla ona bağlanmak ruhun gıdasını teşkil eder.

Kur’ân bu hususu çok kısa bir cümleyle mantıkî sonuç olarak vermek­tedir: «De ki, o rızık verip yedirir, kendisi yedirilip rızıklanmaz (rızıklandırır, rızıklanmaz. )»

MELEKLER VE RUHLAR

Meleklerle ruhlar rızıklanıp beslenirler mi? Burada hatıra şu husus gelir: Allah mekân ve zamandan ve bunlarda olan şeylerden başkasıdır ve hepsini O yaratmıştır. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Meleklerle ruhlar da madde âleminden değildirler; o halde bir yorumla madde ve zaman ölçüle­rinin dışındadırlar, bir bakıma yemez ve içmezler. Bu durumda yaratan ile yaratılan arasında fark nedir? Yaratan öncesiz ve sonrasızdır, her şeyi o yaratmıştır, kendisi yaratılmamıştır. Sonsuz kudret sâhibidir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Meleklerle ruhlar gerçi madde âleminden veya cinsinden değildirler, ama sonradan yaratılmışlardır. Gıdalarını, diğer bir deyimle rızıklarını İlâhî nur ve füyuzattan alırlar; Ahadiyyetin rahmet ve inâyetiyle beslenirler.

İşte aradaki birçok farklardan bir ikisi bunlardır.

İLAHÎ DÜZENE UYMAK

«Gece ve gündüzde eyleşen ne varsa hepsi Oʹnundur. O işiten ve bilendir. »

Kâinatta mutlak bir düzen hâkimdir. Her şey bu düzen içinde yerini almakta ve ister istemez kendine has hilkat kanunuyla Sünnetullahʹa uyup varlığını yaratıldığı amaca yönelik olarak sürdürmektedir. Canlılardan da her tür bağlı bulunduğu hayat kanununa uymak, düzen içindeki yerini gö­revini bilmek ve uygulamak zorundadırlar. Aksi halde hayat kanunu hiç kimseye acımaz. Dünya nasıl iki ayrı hareket kanununa bağlı olarak ya­ratıldığı gayeye doğru şaşmadan hizmetini sürdürmek zorundaysa, bal arısı da yaratıldığı gaye doğrultusunda iç güdüsüyle hareketini sağlayıp görevini kusursuz yapmaya çalışmaktadır. Dünya bağlı bulunduğu kanu­nun dışına çıkarsa düzeni alt-üst olur, gayeden uzaklaşır. Arı bağlı bulun­duğu kanun, ya da sünnet dışına çıkarsa, hayatı sona erer, kendine has düzeni yıkılır.

İnsan hangi maksada yönelik yaratılmış ve mevcut düzen içindeki ye­ri nedir? O daha çok düzenin sahibini bilmek, Onun sonsuz kudretini an­lamak ve bağlı bulunduğu Sünnetullah doğrultusunda ebedî saadete uza­nan yolda yürümek için yaratılmıştır. Bu Sünnetin dışına çıktığı takdirde kendine has düzeni alt-üst etmiş ve yaratıldığı payeden uzaklaşmış olur. O takdirde de felâkete uzanan yola girmiş sayılır. Sonuç ise bellidir.

Kur’ân-ı Kerim bu hususu hatırlatarak diyor ki:

«De ki, Allah’tan başkasını mı dost ve yardımcı edinirim? O ki göklerin ve yerin -örneksiz ve benzersiz- yaratanıdır. »

«De ki, eğer Rabbime (Onun koyduğu düzene) karşı gelirsem, büyük günün azâbından korkarım. »

İşte felâkete uzanan yol, bu büyük günün azâbıdır. Dünyada ise, ardı- arkası kesilmiyen huzursuzluk ve zillettir.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

FÂTIR: Fetr kökünden gelme bir isimdir. Arapça gra­merde buna İSM-İ FÂİL denilir. Fetr sözlükte, yarmak, icat edip orta­ya çıkarmak anlamına gelir. Râğıb el-Esbehanîʹye göre, bir şeyi uzunlama­sına yarmak, demektir. Ayrıca koyunu iki parmakla sağmak, hamuru yarıp ekmek yapmak mânalarında da kullanılmıştır.

Allah’ın halkı fetretmesi, onları yoktan icât edip örneksiz ve benzer­siz meydana getirmesidir.

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Fâtırʹın mânasını bilmiyordum. Bir gün iki bedevî bir kuyu mesele­sinden dolayı davacı ve davalı olarak bana geldiler. Onlardan biri ENE FETARTUHA = Kuyuyu ilk ben farkettim, yani onu ilk ben yarıp açtım, de­mek istiyordu. O zaman bu kelimenin mânasını anladım. » Nitekim el-Enbarî diyor ki: «Fetrʹın aslı bir şeye başlarken onu yarmak, demektir. Göklerin ve yerin Fâtırʹi denilince, onları ilk yokluk karanlığını yarıp varlık alanına çıkaran, mânası hatıra gelir. » (Bilgi için bak: el-Müfredat - Külliyat-i Ebî’l-Beka)

Ayrıca bu terkipten göklerin ve yerin tek parça olduğu, sonra kudret-i İlâhiye ile yarılıp parçalandığı ve bugünkü şeklini aldığı anlaşılıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, Allahʹın varlık âlemi üzerindeki mutlak hü­kümranlığına temas edildi, rahmetinin gazabının önünde gittiğine işâret edilerek İlâhî rahmet ve bağışlama kapısının her zaman açık tutulduğu ha­tırlatıldı. Buna rağmen kendilerine yazık edenlerin kıyâmete inanmadık­larına dokunularak, dönüş yapmadıkları takdirde büyük bir günün onları beklediğine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle ilâhî ilmin her şeyi önceden kapsayıp kuşattığı açıklanıyor; kudretinin her şeye hâkim bulunduğu belirtilerek ilâhî tasarru­fun her zaman geçerliliğine dikkatler çekiliyor.