İsra Suresi 13-15. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا اِقْرَأْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

13.

Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.

Diyanet İşleri

14.

"Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter" denilecektir.

15.

Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkar, başka bir günahkarın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

13- Her insanın (Dünyaʹda işlediği) amelini boynuna dolarız; Kı­yâmet günü de açık vaziyette bulacağı bir kitabı önüne çıkaracağız.

14- Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.

15- Kim doğru yolu bulup seçerse, onu ancak kendi lehine bulup seçer. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını yüklenmez. Ve biz peygamber göndermedik­çe azâp ediciler de değiliz.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «On beşinci âyet, Velîd b. Muğîre hakkında inmiştir. O, Mekkeli’lere, sık sık şöyle diyordu: Siz bana uyun, beni dinle­yin. Muhammedʹi tanımayın, dediklerine inanmayın. Günah varsa bana ol­sun! » (Kurtubî: 10/230)

İLGİLİ HADÎSLER

«Kim güzel, yararlı bir çığır açarsa, onunla amel edildiği sürece, se­vâbı kendisine de verilir. Kim de kötü bir çığır açarsa, o terkedilinceye kadar günahı onadır. » (Müslim/ilim: 15, zekât: 69- Nesâî/zekât: 64- Ahmed: 4/357, 359, 360, 361- Dâremî/mukaddeme: 44)

«Kim benden sonra öldürülmüş (unutturulmuş) bir sünnetimi diriltir­se, ona, o sünnet ile amel edenlerin sevabının bir misli vardır. Hiç birinin sevabından bir şey eksilmez. Kim de Allah ve Peygamberinin razı olmaya­cağı, sapıklık ifade eden bir bid’a (din adına uydurulup dindenmiş gibi gös­terilen şey) uydurursa, onunla amel edenlerin günahının bir misli ona var­dır. Bu, hiç birinin günahlarından bir şey eksiltmez. » (Tirmizî/ilim: 16- İbn Mâce/mukaddeme: 15)

«Doğrusu bu hayır ve iyilikler, birtakım hazinelerdir ve bu hazinelerin anahtarları vardır. Artık müjde olsun o kimseye ki, Allah onu iyiliğe ve hay­ra anahtar; kötülüğü de kilit yapmıştır. Yazıklar olsun o kimseye ki, Allah onu kötülüklere anahtar, iyilik ve hayra kilit yapmıştır. » (İbn Mâce/mukaddeme: 19)

«Her insanın ameli boynuna asılı bulunacak! » (Müsned-i Ahmed)

HERKES KENDİ AMELİNİ TAŞIR

«Her insanın (Dünyada işlediği) amelini boynuna dolarız; Kıyâmet gününde de açık va­ziyette bulacağı bir kitabı önüne çıkaracağız. »

Şüphesiz ki, şu dünyada zerre kadar hayır ve iyilik işleyen, âhirette onun karşılığını; zerre kadar kötülük işleyen de âhirette onun karşılığını görür. Bu, Allahʹın insan hayatının belli dönemlerinde hazırladığı bir plân­dır. Bizi birtakım yeteneklerle donatıp dünya denilen geçici bir hayat uğ­rağına getiren Cenâb-ı Hak, nelerin iyilik ve hayır; nelerin de kötülük ve günah olduğunu gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla açıklamış ve şüp­helere yer bırakmıyacak şekilde, hükümlerini ona göre düzenlemiştir.

Sonra da insanın sağ ve sol omuzları üzerinde devamlı gözcülük ya­pan ve işlediklerini noksansız yazan görevli iki melek indirmiştir. Onlar bizim dünyada ayrılmayan arkadaşlarımızdır. Kendilerine verilen görevi kusursuz yerine getirirler.

Hayatımızın bu yönünü öğrenip inandığımız takdirde, söyleyeceğimiz her söze, atacağımız her adıma, yapacağımız her işe dikkat etmenin lü­zumunu anlar ve böylece kendimizi düzen ve dengede tutmaya çalışırız.

Diyebiliriz ki, hayatta insanı bundan daha güzel eğiten, iç disiplinine kavuşturan ve yararlı düzeye getiren daha tesirli bir müeyyide yoktur.

Âhiret gününde ise, Cenâb-ı Hak, meleklerin yazdıklarını açık bir va­ziyette kişinin önüne koyacak ve sonra da şöyle emredecektir: «Oku kita­bını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.. »

Böylece herkes dünya hayatını ne ile geçirdiğini çok daha iyi anlaya­cak ve kendisine verilen fırsatları yeterince değerlendirmediğine hayıfla­nıp üzülecek.. Tabii o âlemdeki üzüntü ve dönüşün hiçbir yararı olmaya­cak. Çünkü orası ibâdet ve amel, hayır ve hasenat yeri değil; onların he­sabının görülüp karşılığının verileceği gündür.

O bakımdan herkes kendi amelini okumak zorunda kalacak. Okumak bilmeyenler ise, Allah’ın «oku! » emri inince okuma yeteneğine kavuşacak. İyiliklerle kötülüklerin bilânçosu çıkarılmış olacak ve kişinin gerçek değe­ri ortaya çıkacak.

Görülüyor ki, doğru yolu seçip iyi, yararlı işlerde bulunan kendi lehi­ne puan toplamış; doğru yoldan saparak kötülük işleyenler de kendi aleyh­lerine bir durum meydana getirmişlerdir. Bunun için diyebiliriz ki, her kişi Cennet saadetini, Cehennem azâbını şu dünyada hazırlayıp beraberinde götürür.

HERKES KENDİ GÜNAHINI YÜKLENİR

«Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın gü­nahını yüklenmez. »

İnsanları Allah yolundan alıkoyanlara ve o yüzden kötü çığır açanlara gelince: Hem işledikleri günah ve sapıklığın cezasını, hem de onların yü­zünden kötü yola düşenlerin kazanacağı günahların bir mislini yüklenir­ler. Hiç birisinin günahı eksilmez. Nitekim konunun baş kısmında naklet­tiğimiz hadîsler bu âyeti en güzel şekilde açıklamaktadır. O bakımdan faz­la bir şey yazmaya gerek görmüyoruz.

PEYGAMBER GÖNDERİLMEDİKÇE AZAP EDİLMEZ

«Ve biz peygamber göndermedikçe azâp ediciler de değiliz.. »

Kur’ân’ın bu açık anlatımından, her ümmete, her millete peygamber gönderildiği ve peygamber gönderilmedikçe de azâp edilmiyeceği anlaşılıyor.

Demek oluyor ki, son nebî Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz’den önce yeryüzünde yaşamakta olan her kavim ve millete gerektiğinde peygamber­ler gönderilmiştir. Peygamberimiz (A. S. ) bütün insanlara gönderilen son peygamber olduğu için artık her kavim ve kabileye, her millet ve yöreye peygamber göndermeye lüzum kalmamıştır.

Bundaki hikmeti şöyle belirtebiliriz:

a) İnsan zıtların sürtüştüğü bir âlemde bulunuyor.

b) İnsan hem hayvanî, hem de melekî sıfatların çoğunu kendinde toplayan çok değişik bir canlıdır.

c) İlimden kendisine pek az şey verilmiştir.

d) İnsan kendine tamamıyla kumanda edememektedir. İç organları ve kumanda merkezi sayılan beyni onun irâdesi dışında bağımsız çalış­maktadır.

e) Kendi ruhunun mahiyet ve kudretini tam olarak bilmemektedir.

f) Akıl ve idrâki henüz fizik âlemini tamamen çözememiş ve bir çok esrar ve hikmeti anlayamamıştır.

g) İlim ve teknikteki başarısı, kâinatın büyüklüğüne, İlâhî plân ve proğramın ihtişamına, mevcut nîmetlerin çokluğuna oranla pek az sayılır.

h) Henüz fizik âlemini ve taşıdığı denge ve düzeni yeterince bilmeyen insan, fizikötesini, Allah isminin delâlet ettiği yüce kudreti nasıl bilebilir?

İlim daha çok deney ve gözleme dayanır. Bu ikisinin dışında kalan varlık âleminin çok önemli bir kısmı henüz kapalı bir kutu gibi duruyor, içinde nelerin bulunduğunu bilmiyoruz.

i) Cismânî, yani üç boyutlu varlık olmayıp tamamen nûrdan yaratılan melekleri anlamak; ateşten yaratılan cin ve şeytanları ve yaptıkları işleri tesbit etmek mümkün müdür?

Görüldüğü gibi, insanoğlu kendisine nisbetle çok karmaşık, kapalı esrarlı ve hikmetli bir âlemde bulunuyor. O bakımdan biz beşer ilminin dı­şında kalan hakikatleri ancak peygamberler ve kutsal kitaplar vasıtalarıy­la öğrenebiliriz.

O halde akıl ve idrâk, varlık âlemindeki plânlı düzene ve taşıdığı este­tiğe bakınca, mutlak sûrette bir yaratanın varlığını kalın çizgileriyle olsun anlayabilir. Ancak o varlığın sıfatlarını, sünnetlerini, insan için hazırladığı ikinci hayatı ve onun özelliklerini düşünemez, düşünse bile pek anlaya­maz; gerçek anlamda nasıl ibâdet edeceğini bilemez. Onun için İlâhî vahya mazhar olan peygamberin teblîğ ve irşadına ihtiyaç duyar.

İşte peygamberlerin gönderilmesinin sebeplerinden bir kısmı bunlar­dır ve onun için Cenâb-ı Hak, bir kavme veya millete peygamber gönder­medikçe azâp etmiyeceğini açıklamaktadır. Sonra da insanın bu âlemde başıboş, gayesiz, amaçsız yaratılıp bırakıldığını sanmanın çok hatalı ola­cağına işârette bulunmakta; hayatın, ölümün, kabrin ve bağlı bulunduğu­muz değişmez kanunların mutlak anlamda birtakım amaç ve hikmetleri bulunduğunu hatırlatmaktadır.

İlim adamları bu âyete dayanarak diyorlar ki: «İlâhî hükümler ancak, gönderilen peygamber ve kitapla sübut bulur. Bunların başka türlü bilin­mesi mümkün olmaz. »

Peygamber gönderildiğinden bütünüyle habersiz bulunan bir topluluk, bir kavim ya da millet veya kişi ve aile, sadece kâinatın bir yaratanı vardır gerçeğini düşünüp kabul etmekle yükümlü sayılırlar. Bu, kalın çizgileriyle de olsa idrâk edildiği takdirde, insanı ebedî azaptan kurtarır ve ilâhî lütfa mazhar kılma düzeyine getirir. Çünkü insan aklı ve zekâsı, kâinattaki mü­kemmel düzen ve dengeyi anlayacak güçtedir. Bunun için medenî bir mil­let veya kavim olmak şart değildir. Zira varlıktaki ahenk ve düzeni anla­mak, medenî insanlar için olduğu gibi, ibtidaî insanlar için de mümkündür.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insana verilen cüzʹî irâdenin önemine değinildi. Peygamber göndermenin hikmetine parmak basılarak, varlıktaki mutlak düzene bakan herkesin bir yaratıcının varlığını İstidlâl edebileceği konu edildi.

İyi ve yararlı amellerden, kötü ve zararlı işlerden söz edilerek, her şe­yin melekler tarafından noksansız yazılıp tesbit edildiğine dikkatler çekil­di. Sonra da âhirette yazılan bu amellerin ortaya döküleceği en duyarlı anlatımla belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın yüksek kudretini ve mutlak tasarrufunu görmeyip kendini lüks ve konfora vermek sûretiyle gününü gün eden ahlâk­sızların sadece kendilerine yazık etmedikleri, ülkelerinin de yıkılıp yok edi­leceğine sebep olacakları haber veriliyor. Nûh kavminin şımarık ileri ge­lenleri buna misal verilerek geçmiş olaylar üzerinde daha iyi düşünme­miz ilhâm ediliyor. Nuh (A. S. )dan sonra, bu büyük olaydan öğüt ve ibret almayan, geçmişteki olayları çarçabuk unutan kavim ve milletlerin de yer­le bir edildiği belirtiliyor. Sonra da dünyalık isteyenin dünyalığa; âhiret saa­detini arzu edip onun için çalışanın da o saadete erişeceği hatırlatılarak, insana dünya hayatında cüz’î irade verildiğine işâret ediliyor.