Bakara Suresi 125-126. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا اِلٰٓى اِبْرٰهِيمَ وَاِسْمٰعِيلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَلِيلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

125.

Hani, biz Kabe'yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim'den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için evimi (Kabe'yi) tertemiz tutun."

Diyanet İşleri

126.

Hani İbrahim, "Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır" demişti. Allah da, "İnkar edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!" demişti.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

125- Ve hani biz Beytullahʹı insanlara dönüp varılacak toplantı, se­vâp ve emniyet yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin! Ve Biz İbrahimʹle İsmâilʹe: «Evimizi tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükûʹ ve secde edenler için tertemiz tutun, » diye vahyettik.

126- O vakit İbrahim, «Rabbim! Burayı emîn bir belde eyle, burada oturanları, (onlardan) Allah’a ve âhiret gününe inananları türlü meyveler­le (gıdalarla) rızıklandır» demişti de Allah, «Küfre sapanları da (yaşadık­ları) az bir süre yararlandırırım da sonra onları Cehennem azâbıyla (karşı karşıya kalma) zorunda bırakırım. Varılacak yer ne fenâdır! » buyurmuştu.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphe yok ki, İbrahim, Beytullahʹı haram kılıp emîn bir belde olarak tanıtmıştır. Ben de şu iki kara taşlı tepeler arasındaki Medineʹyi haram kıldım. Artık onun avı avlanmaz, dikenli bitkileri ve ağaçları koparıl­maz. » (Nesâî: Abdullah bin Beşşar’dan. Müslim: Ebûbekir bin Şeybe’den ri­vâyet etmişlerdir.).

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekke’yi fethettiği gün ise şöyle buyur­muştu:

«Şüphesiz ki bu belde (Mekke), Allah onu, gökleri ve yeri yarattığı günden beri haram kılmış (hürmet edilir kılmış)tır. Bu nedenle o, Allahʹın hürmetiyle kıyâmete kadar haram (muhterem)dir. Hakikat, benden önce bu beldede savaşmak hiç kimseye helâl kılınmamıştır. Bana da ancak gü­nün bir saatında helâl kılındı. Evet o, kıyâmete kadar Allahʹın hürmetiyle haramdır. Dikeni koparılmaz, avı ürkütülmez, yitiği alınmaz, ancak onu tanıtmak için alan müstesnâ... otu da koparılmaz. » (Sahîh-i Buharî - Sahîh-i Müslim: İbn Abbas (R. A. )dan.).

İLMÎ YÖNÜ

İbrahim Peygamber (A. S. ) imamet nîmetiyle rızık nîmeti arasındaki farkı dikkate almadan bir kıyas yapmıştı. Allah onun bu kıyasının doğru olmadığını beyân etmiş ve olayı bize nakletmekle ictihad ve kıyas konu­larında peygamberlerin de hatâ yapabileceklerine işârette bulunmuştur.

Çünkü kıyas; doğru iki hükümden üçüncü bir hüküm çıkarmaktır. İs­lâm hukukunda ise, bir konu hakkında açık ve kesin hüküm bildiren âyet ve hadîs olmaması halinde âyet ve hadîse dayalı olan benzeri konulardan yararlanılarak çıkarılan hüküm, anlamında kullanılır. O halde doğru iki hükümden üçüncü bir hüküm çıkarabilmek için, makîsle makîsünaleyhin menatta birleşmesi, yani menatlarının ayni olması gerekir. Halbuki ima­met ile rızık ayni menatta birleşmiyor. Bu bakımdan birini diğerine kıyas ederek hüküm çıkarmak hatalı olur.

Kâmil bir ictihad için kıyasa da ihtiyaç vardır. Hükümleri çıkarmak ve açıklamak, ayni zamanda çıkarılan bu hükümleri tatbik sahasına koy­mak; hem o konunun kemâl noktasına ulaşmakla, hem de ona gereği gi­bi nüfuz edip murad ve maksadın ne olduğunu tesbît etmekle mümkün­dür. Bununla beraber kıyas yollarını göz önünde bulundurmak lâzımdır.

Bir şeyin maksadına nüfuz etmek için beşerî bütün yeteneği sarfetmek gerekir. Beşerî yetenekler çok farklı olduğu, kişinin akıl, zekâ, hafıza ve ilmî müktesebatına göre hüküm çıkarma imkânına sahip bulunduğu için, gerek çıkarılan hükümlerde, gerekse kıyaslamada bir takım hataların olması muhtemeldir. Peygamberlerin yetenekleri diğer insanla­ra nisbetle çok kuvvetli olmakla beraber onlardan bir kısmı yaptıkları kı­yas ve ictihadlarda hata yapabilmişlerdir. Hazret-i İbrahim (A. S. ) da on­lardan biridir.

O halde herhangi bir müctehid imam için «O hatâ yapmamıştır; ictihad ve kıyaslarında mutlak isâbet vardır! » denilemez. Çünkü ictihadın hatâ ve sevâba ihtimali vardır. Buna işaretle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

«Hâkim hükmedeceği zaman ictihadda bulunur da bunda isâbet eder­se, kendisine iki sevap vardır. Hükmedeceği zaman ictihadda bulunur da bunda hatâ ederse, kendisine (ictihadda bulunduğu için) bir sevap var­dır. » (Ahmed bin Hanbel - Buharî - Müslim - Ebû Dâvud - Nesâî - İbn Mâce: Amir bin Âs (R. A. ) den.).

AHLÂKÎ YÖNÜ

Allah ve Resûlüne dosdoğru imân edenler için mukaddes yer olarak ilân edilen Kâbe-i Muazzama, «İslâm» kelimesinin varlık âlemini aydınla­tan nurundan ışık alanların en güvenilir toplantı yeridir. Allah, Tevhîd Akidesi’nin yeryüzünde şekillenip sembolleşen dört duvarını İbrahim ile İs­mail peygamberin temiz elleriyle yükseltirken burayı emîn bir makam; yüksek gayelerin gerçekleşmesi için ideal bir toplantı mahalli kılarken buraya gelip el kaldıran, duâ ve niyazda bulunanların bol bol sevaplara nâil olacakları bir mâbed yapmıştır.

İşte bu mâbedin her tarafı İbrahim Peygamber’in makamı sayılmış ve böylece mü’minlere namazgâh kılınmıştır. İbâdet, eden ve Allah’a, na­maz kılmak suretiyle rükû’ ve secde eden Müslüman cemaati, birlik şuuru içinde gönül gönüle verdiği Kâbeʹde üç türlü temizliğin en güzel ör­neğini vermelidir:

1. Başta Kâbe-i muazzama olmak üzere bütün mâbedlerin dip-bucak temizlenmesi,

2. Hem kalbin, hem de bütün mâbedlerin her türlü put ve şirkten, yalan ve hayasızlıktan arınması,

3. Mâbedlere özellikle Kâbe-i muazzamaʹya temiz bir kalb, kir ve pastan paklanmış bir elbiseyle gitmenin sağlanması...

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, İbrahim Peygamberle İsmail Peygam­bere: «Evimi, tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû’ ve secde edenler için tertemiz tutun! » buyurmuştur.

Şüphesiz ki bu emir medenî yaşamanın ilk emridir. Yukarıda belir­tilen üç türlü temizliğe kavuşmayan milletler ve cemiyetler, başka alan­larda ilerleseler bile, medeniyetin temelini kuramamışlar sayılır. Mâbedlerin , toplantı yerlerinin temizliği beden ve elbise temizliğiyle birleşince dış temizlik meydana gelir. Gönül temizliğiyle fikir ve anlayış ber­raklığı gerçekleşir.

O halde milletlerin ümitsizlikten uzak huzur dolu bir hayat sürmeleri mâbede bağlanmıştır. Mâbedlerin bu huzur havasını estirebilmesi ise, her türlü şirkten, puttan ve resimlerden temiz tutulmasına bağlıdır. Gönüller ise ancak böyle olan mâbedlerde mânevî temizliğe kavuşabilir ve lüzumlu gıdasını alabilir.

SOSYAL YÖNÜ

Allah, imamet gibi şerefli bir hizmeti, sadece Hakk’a ve âhiret günü­ne inanan bahtiyarlara lâyık görmüş, bu inançdan kendini mahrûm bıra­kanların, mü’minlere önder olmasını İlâhî rızasına uygun bulmamıştır.

Rızık konusunda ise, İlâhî rahmeti, mü’min, kâfir, müslim, gayr-i müslim herkesi içine almış, bütün canlıları kapsamıştır. İsrâ sûresinde bu hu­sus daha açık şekilde beyân ediliyor: «Herbirine: Onlara da, bunlara da Rabbinin bağış ve ihsânından ardarda veririz. Zaten Rabbinin bağış ve ihsânı (kimselerden) yasaklanmış değildir. » (İsrâ sûresi âyet: 20).

O halde Müslümanlar, biri önderlik, diğeri rızık olmak üzere iki önem­li meselede hassas davranmak zorundadırlar. Birinci mesele ihmal edi­lirse, hürriyet ve istiklâlleri ellerinden gidebilir. Dinî ve millî değerleri ted­ricen yabancı âdetlerle yer değiştirebilir. Bugüne kadar birçok İslâm mem­leketlerinde Kur’ânʹın tarif ettiği ölçüde önder ve lider yetişmediği veya yetiştirilmediği veya bunları yetiştirecek müesseseler ilim ve imandan, ahlâk ve faziletten güç almadığı için yabancıların istilasına uğradılar, yıllar yılı hem sömürüldüler, hem de başka milletlerin kültürünün esiri haline geldiler. Nitekim liderlik nîmetinden uzaklaşan Mısır’daki Fatımîler, Suriyeʹdeki Atabeyler; tam Hıristiyan âlemine yem olacakları sırada, lider­liğin en üstün vasıflarını kendinde taşıyan Selahaddin Eyyûbî onların im­dadına yetişip iki devleti bir araya getirerek kudretli ve mahir ellerine al­dıktan sonra haçlı sürülerini bozguna uğrattı; Kudüs’ü fethederek İslâm âleminin bir kez daha yüzünü güldürdü. İslâm-Türk tarihinde bunun daha birçok örnekleri mevcuttur.

İkinci meseleye gelince: Yeryüzü nimetleri hiçbir kimseden, ya da milletten geri bırakılmamış; rızık kapısı her ferde ve topluluğa açık tutul­muş; bu kapıdan girebilmek ise İlmî ve şuurlu çalışma kanununa bağlan­mıştır. Dini ve itikadı ne olursa olsun dünya nimetlerine en çok kavuşan­lar şüphesiz ki en iyi çalışanlar olmuştur. O halde Müslüman milletler Al­lah’ın bu değişmiyen kanununu sadece bilmekle kalmamalı, ayni zaman­da bunun fiilî örneklerini vermelidirler. Böylece iktisadî savaşa girişen yabancı milletler karşısında dimdik ayakta durabilir, yenilgiye uğramadan varlığını koruyabilirler.

Ancak ne var ki, Müslümanlar kendileri için hayatî önemi olan bu iki meseleyi gerçekleştirmeye yönelirken maddeyle mânayı, ilimle inancı paralel yürütmek, her konuda bu dengeyi sağlamak mecburiyetindedirler. Çünkü İslâm’ın bünyesine ancak dengeli bir çalışma uyabilir. Fikir ada­mı Halil CİBRAN bu hususu şu cümlelerle ifâdeye çalışmıştır:

«Hayat hakikaten karanlıktır, hızdan mahrûm olursa. Her hız netice­sizdir, ilimden ışığını almazsa.. Her ilim de arzu edilen faydayı sağlamaz imândan yoksun bulunursa, ya da imândan güç ve kuvvet almazsa!.. »

TAHLÎLLER

A h i d n â: Ahid’den maksad, burada ya «vahiy», ya da «emir» manasınadır . Yani onlara vahyettik veya emrettik. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 171 / Mısır baskı:?).

 k i f î n: Kâbeʹde eyleşenler veya dıştan gelip orada iʹtikâfa giren­ler.. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 171 / Mısır baskı:?).

M a k a m -ı İbrahim:

a) İbrahim Peygamberin ayakta durduğu yer..

b) İbrâhim Peygamber Kâbe-i Muazzamaʹyı yaparken ayağının altına koyup üzerine çıktığı taş.. (Sahîh-i Müslim).

c) İsmail Peygamberin karısı tarafından İbrahim (A. S. )ın ayağı altı­na konulan taş.. (Müfessir Suddî).

d) Mescid-i Haram’ın hepsi.. (İbn Abbas-İkrime-Atâ’).

e) Arafe ve Müzdelife (Atâ’).

f) Harem-i şerifin her yanı.. (Nahaî-Mücâhid-Şa’bî). (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 112-113 / Mısır: 1967-1387).

Bu makamı musalla edinmekten maksad:

a) Orada duâ etmek (Mücâhid).

b) Kıble edinmek (el-Hasen).

c) Orada namaz kılmak (Katade-Suddî) (Tefsîr-i Kebîr: C. 1, S. 719).

Nitekim Buharîʹnin İbn Ömer (R. A. )dan yapmış olduğu rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ), Usame bin Zeyd, Bilâl, Osmân bin Talha ile birlikte Kâbe binasının içine girdiler ve kapıyı kapadılar. İçerden çıktıklarında Bi­lâlʹdan, Resûlüllâh (A. S. )ın namaz kılıp kılmadığı soruluyor, «İki yemanî amud arasında kıldı» diye cevap veriyor. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 115 / Mısır baskı: 1967-1387).

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Ne Yahudî ne de Hıristiyan olan, bu iki dinden çok önce gelip Hanîf Dini’nin büyük tebliğatçısı bulunan İbrahim Peygamber (A. S. ) sadece Kâbe-i Muazzamaʹyı temizlemekle ve orayı ibâdet edenlere hazır vaziyete getirip şirkten ve nifaktan paklamakla kalmayıp, önce yapılan bu şerefli hizmetin sırf İlâhî hoşnutluğa vesîle olmasını dilemiş ve sonra kendi so­yundan Hakkʹa boyun eğen bir milletin meydana gelmesini ve gelecek milletlerin Tevhîd akidesinden mahrûm kalmaması için büyük bir pey­gamberin gönderilmesini gönülden istemiş, böylece gelecek nesiller için hayırhah olmanın en güzel örneğini vermiştir. Aşağıdaki âyetler onun bu hayırhahlığını ve insanlıktan yana olan yüksek duygularını aksettirmekte ve bu açıdan Allah’a ve âhiret gününe inanan insanların hem yaşadığı de­virde, hem de kendilerinden sonraki devirde yaşayan ve yaşayacak olan nesillere hayırlı bir çığır açmalarının gerektiğine işâret edilmektedir.