MEÂLİ:
121- Hani sen erkenden ailen arasından çıkıp müminleri savaş için uygun yerlere yerleştiriyordun; Allah (her şeyi) işiten ve bilendir.
122- Ve hani sizden iki fırka korku ve endişe duyarak geri çekilmek istiyorlardı. Halbuki Allah onların dost ve yardımcısı idi, (bunu hatırlayarak geri çekilmekten vazgeçmişlerdi). Müʹminler ancak Allahʹa güvenip dayansınlar.
İNİŞ SEBEBİ
Mekke putperestlerinden Ebû Süfyân kumandasındaki 3000 kişilik bir ordu, Bedir’de uğradıkları yenilginin intikamını almak ve Müslümanları sahneden kaldırmak için Medine yakınlarındaki Uhud dağı eteklerine gelip karargah kurmuş ve savaş hazırlığına başlamıştı.
Aynı zamanda büyük bir kumandan olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, durumu günü gününe, saati saatine izliyor ve gelen haberleri değerlendiriyor, düşman kuvvetleri hakkında yeterince bilgi alıyordu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin değişmiyen tutumlarından biri, dinî konularda İlâhî vahiy almadan konuşmaz, dünya işlerinde ise aklı eren, söz sâhibi kişilerden kurduğu danışma kuruluyla istişarede bulunmadan karar vermezdi. Bu bakımdan savaşın artık kaçınılmaz olduğunu anlayınca, danışma kurulunu toplayarak durumu değerlendirmeyi plânladı. Kurulda münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selül de bulunuyordu. Çünkü bu adam Medine’nin ileri gelenlerinden olmakla beraber son derece tehlikeli de idi. Resûlüllâh böyle önemli bir meselede onu kurul dışında tutmak istemedi. Çünkü kendisine değer verilmeyince ortalığı daha çok karıştırabilir, müʹminlerin moralini bozabilirdi. Abdullah bin Ubey, Medineʹde savunma durumuna geçmeyi önerdi. Aslında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin de görüşü bu noktada toplanıyordu. Çoğunluk ise, bunun korkaklığa hamledilip yorumlanacağını ve bir haysiyet ve şeref meselesi bulunduğunu ileri sürerek Medine dışında fiili savaşa geçilmesini ısrarla önerdi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz çoğunluğa uyarak eve döndü, zırhını giyinip silahını kuşanmıştı ki, danışma kurulu ısrarda bulunmanın bir saygısızlık olduğunu, Allah’tan vahiy alan bir Peygambere karşı nasıl böyle davrandıklarını düşünerek pişmanlık duydular. Soluğu Resûlüllahʹın yanında aldılar. Ama Cihan Peygamberi onlara: «Hiçbir peygambere savaş için zırhını giyip silahını kuşandıktan sonra geri dönmek yaraşmaz! » diyerek kesin kararını bildirdi.
Böylece yaklaşık 1000 kişilik bir ordu ile Medine’den çıkıldı. Uhud yakınlarına geldiklerinde, esasen başlangıçtan beri bunu tasvip etmiyen Abdullah bin Ubey bin Selûl, Müslümanların hem moralini bozmak, hem onları zayıf bırakmak niyetiyle plânı değiştirmeye karar verdi. Kendi yandaşlarından 300 kadar kişi alıp Medineʹye döndü. Geriye 700 kadar mücahit kaldı. Ama onun bu hareketi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin azim ve irâdesini hiç ama hiç sarsmadı, büsbütün savaş aşkını artırdı. Çünkü inanmayan bir zümreyle birlikte savaşa girmek, daha çok tehlikelidir.
«Hani sizden iki fırka korku ve endişe duyarak geri çekilmek istiyorlardı. »
Münafıkların savaş alanından çekilip Medineʹye dönmesi mü’minlerden iki fırka üzerinde olumsuz yönde tesirini gösterdi. Câbir bin Abdullah’ın anlattığına göre, Hârise oğulları ile Seleme oğulları bir ara savaşmak istemediler, ama Bedir gününde Allahʹın müʹminlere sahip çıkmasını, onları desteklemesini hatırlıyarak bu düşüncelerinden vazgeçtiler.
SAVAŞTAN ÖNCE GÖRÜLEN BİR RÜYA
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz savaştan bir, ya da iki gün önce rüyasında kılıcının ucunun kırıldığını, kendisine ait bir sığırın boğazlandığını ve elini sağlam bir zırha soktuğunu görmüştü. Bu rüyasını şöyle yorumladığını birçok hadîs ve siyer kitapları az farkla nakletmekteler:
a) Sığırın boğazlanması, ashabından birkaç kişinin şehît edileceğine,
b) Kılıcının ucunun kırılması, kendi yakınlarından değerli bir zatın isâbet alacağına,
c) Elini sağlam bir zırha sokması, Medineʹde kalıp savunma durumuna geçmenin yararlı bulunacağına işaretti.
Nitekim Uhud savaşı bu sonucu noksansız biçimde vermişti.
İLGİLİ HADÎSLER
«Uhud günü bir adam Peygamberʹe (A. S. ) gelerek dedi ki:
- Ey Allahʹın Peygamberi! Öldürülecek olursam, nerede bulunacağımı söyler misiniz? Peygamber (A. S. ) ona:
- Cennette bulunacaksın! diye cevap verince, adam elindeki hurmaları (yemeyip) attı ve şehîd oluncaya kadar savaştı. » (Buharî: Câbir bin Abdullah (R. A.. )dan)
Sa’d bin Ebî Vakkas (R. A. ) anlatıyor:
«Uhud savaşında Resûlüllahʹı gördüm, yanında bembeyaz elbiseli iki adam bulunuyordu. Onlar Resûlüllahʹtan yana en şiddetli savaşçılar gibi savaşıyorlardı. O iki adamı ne Uhudʹdan önce, ne de sonra görmedim. » (Buharî: Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. )den)
Yine Hz. Sa’d anlatıyor:
«Uhud savaşında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kuburluğundaki oklarını çıkarıp bana veriyor ve «Ey Sa’d! anam babam sana feda olsun, at! » buyuruyordu. (Buharî: Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. )den)»
İSLÂMʹDA DANIŞMA
İslâm ve Onun peygamberi, dürüst, namuslu, aklı eren söz sâhibi kişilerin görüş ve düşüncelerine değer verir. Önemli memleket meselelerinin ve hayatî konuların, seçilecek bir danışma kurulunda görüşülüp tartışılmasını emreder. Lidere mutlak yetki tanımaz. «Ferdin aklı da, mantığı da yanılabilir» hükmünü bir düstur olarak gözönünde bulundurmayı daima tavsiye eder.
Şüphesiz kî İslâm’ın bu emir ve tavsiyesini ilk uygulayan kişi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizdir. Dinî konularda ancak vahye dayanarak konuşur ve hüküm verirdi. Dünya işlerinde ise, arkadaşlarına değer vererek: «Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz» buyurup onlara rahat düşünme ve düşündüğünü çekinmeden söyleme fırsatını sunmuştur. Savaş ve benzeri önemli konularda memleketin aklı eren kişilerini çağırarak bir danışma kurulu oluşturduktan sonra gereken kararı almıştır. Ekseriyetin görüşüne saygı duymuş, çoğu kez bu onun kişisel görüşüne uymasa bile, onlara uyma fazîletini ortaya koymasını bilmiştir.
Çünkü Kur’ân’da bu konuda biri emir, diğeri emrin sonucu olan haber anlamında iki âyet vardır:
«(Dünya) işiyle ilgili hususlarda onlara danış (görüşlerini al). » (Al-i İmrân sûresi âyet: 159)
«Müʹminlerin işleri kendi aralarında danışma iledir. » (Şûrâ sûresi âyet: 38)
Nitekim, 3000 kişilik düşman askeri Medine yakınlarında Uhud dağı eteklerine gelip savaşa hazırlanırken Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bir danışma kuruluna baş vurduğu, diğer bir deyimle bir kurmay heyeti meydana getirdiği, görüşme sonunda çoğunluğun görüşüne uyduğu az yukarıda belirtilmişti.
Resûlüllâh bu davranışıyla, hem Kur’ânʹın emirlerini kusursuz takip ettiğini, hem kendisinden sonra Müslümanların başına geçecek olan lider ve kumandanlara model ve örnek bırakmak istediğini ortaya koyuyordu.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aynı fazîleti Bedir savaşında da göstermişti. Kuyudan uzak bir yerde karargah kurup savaşa hazırlanmayı plânlarken az-çok harp sanatını bilen tecrübeli kişiler bunu pek uygun görmemiş ve: «Ya Resûlellah! uygulamak istediğiniz bu plân İlâhî emre mi dayanıyor, yoksa sizin kişisel görüşünüz müdür? » diye sormuşlardı. O da: «Benim kişisel anlayış ve görüşümdür» deyince, «O halde kuyudan uzak kalırsak, düşman bize bir yudum su vermez, perişan oluruz. Müsaade buyurun da kuyuya çok yakın bir yerde mevzilenelim,» önerisini sunmuşlar, ʹResûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu düşünceyi uygun bularak derhal kuyuya yakın bir yere askeri yerleştirip mevzilenmişti.
LİDERİN DİĞER BAZI ÖZELLİKLERİ
Liderlik, ya da baş olma yolu açıktır; ama bu yolun üzerinde binbir mihnet ve sayılmıyacak kadar engeller vardır. Bunları kusursuzca aşabilmek şüphesiz ki kafa ve yetenek ister; bilgi ve beceri ister; kitle psikolojisini bilmek ve çevreyi iyi değerlendirme ölçüsü ister; cesaret ve sabır ister; aklı yerinde kullanmayı, fırsatı zamanında değerlendirmeyi gerektirir.
İslâm ve onun kutsal kitabı Kur’ân bu konuda yeterli vasıf, ölçü ve yetenekleri öngörmüştür. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de liderliğin bütün vasıflarını kendinde kusursuz biçim ve anlamda toplayarak tebliğ sahnesine çıkmıştır.
Daha önce bu vasıf ve meziyetlere yer vermiş, bazı açıklamalarda bulunmuştuk. Burada ise konumuzu oluşturan âyet ve hadîslerin ışığı ve tarihî olaylarla bağlantıları doğrultusunda liderin diğer bazı vasıflarını sıralıyoruz:
a) Çevresindeki insanlara değer verir.
b) Kendini onlardan biri sayarak sıcak fakat ölçülü ilgisini devam ettirir.
c) Canı kadar onları korumaya çalışır; milletinin derdiyle yakından- ilgilenir.
d) Sıkıntıya düşenlere, darda kalanlara merhamet elini uzatır.
e) Bazı yanlış, ya da ölçüsüz söz ve davranışları hoş görür, fakat vakar ve şerefini her zaman korumasını bilir.
f) Önemli işlerde, memleket ve milletle ilgili meselelerde kurduğu danışma kuruluyla temas kurar; müsbet görüş ve düşüncelere saygılı olur. Çoğunluğun aldığı kararlara hürmetle uymasını bilir.
g) Karar verilip bir işe azmettiğinde artık dönmez; Allah’a güvenip dayanır. Fakat hep sabırlı ve temkinli hareket eder.
h) Çok düşünür, az konuşur. Ağzından çıkan her kelime ve cümleye, taşıdığı mânaya ve vereceği sonuca çok ama çok dikkat eder.
i) Çevresindeki ikiyüzlü, dalkavuk ve çıkarcılara pek yüz vermez; zamanla onları kendinden uzaklaştırıp daha dürüst ve mert insanları işbaşına getirmeyi prensip edinir.
j) Cesur, bilgili ve kararlı kişileri lâyık oldukları makamlara getirmekte tereddüt etmez. İşi daima ehline vermeyi bir vecîbe kabul eder.
k) Elde ettiği başarı, ya da zaferi iş başındaki bütün elemanlarla paylaşır; daha çok kendinden yana bir pay ayırmaz.
l) Her başarı elde ettikçe tevazuu artar; kuvvet ve kudreti Allah’a irca’ ederek O’nun huzurunda secdeye kapanıp göz yaşı akıtır.
SAVAŞTA VERİLEN EMİRLERE AYNEN UYMAK
Savaş psikolojisi ayrı bir konudur. Durumu bir bütün olarak gözönünde bulundurup etraflıca düşünmeyi gerektirir. Silah sesleri ve barut kokusu etrafa yayılmadan önceki duygu ile sonraki duygu ve ruh haleti arasında çok fark vardır. Özellikle böyle anlarda insan mantığı işlemez, kafası çalışmaz olur. Sadece duygular hâkimdir.
Bu ve benzeri nedenlerle savaş plânını hazırlayıp gereken önlemleri alan ve stratejik noktaları tesbit edip gözönünde bulunduran kumanda heyetinin karar ve emirlerine harfiyen uymak şarttır. Herkes kendi bildiğine göre savaşmaya kalkışacak olursa yenilgiye uğramanın bütün yolları açılmış demektir.
Nitekim Uhud Savaşında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bütün önlemleri alıp stratejik noktaları tesbit edip ve kilit noktalara gereken kuvvetleri yerleştirdikten sonra şu üç emri vermiş ve ikinci bir emir vermedikçe mutlaka bunlara uyulmasını sıkıca tenbih etmişti:
1. Ben emir vermedikçe sakın savaşı başlatmayın.
2. Okçulara: Galib de gelsek, mağlûb da olsak, kuşlar cesedlerimizin üzerinde de dolaşsa bulunduğunuz yeri terketmiyeceksiniz. Ben emir verinceye kadar bekliyeceksiniz.
3. Düşman bozguna uğrayıp çekildiğinde onları tâkip etmiyeceksiniz ve ortada kalan ganimete el uzatmayıp olduğu gibi bırakacaksınız.
Birinci emre aynen uyulmuş ve kısa zamanda İslâm ordusu kendisinden dört misli fazla olan düşmana karşı üstünlük sağlamış, onlara yirmiden fazla kayıp verdirmişti. Çok sürmeden düşmanın sağ ve sol kanatları geri çekilmek zorunda bırakılmış ve zaferin ilk adımı böylece atılmıştı. Düşmanın ric’atini gören İslâm mücahidleri başlarındaki kumandan Abdullah bin Cübeyr’in bütün uyarılarına ve direnmesine rağmen verilen emre uymayarak hem düşmanı takibe koyulmuş, hem bulundukları yeri bırakıp ganimete koşmuşlardı. Düşmanın sağ kanadına kumanda eden Hâlid bin Velîd bu fırsatı kaçırmıyarak okçuların terkettiği geçiti aşarak İslâm ordusunu arkadan kuşatıp iki ateş arasına almış ve böylece kazanılmak üzere olan büyük bir zafer tehlikeye düşmüştü. Resûlüllah’ın yüksek morali, kahramanlık ve cesareti, Allahʹa olan yüksek güveni akıl ve mantık ölçüleri içinde tam faaliyet halinde bulunduğundan bir süre sonra dağılan mücahitleri bir araya toplamaya ve yeniden bir savaş durumu almaya imkân hazırlamıştır. Ama ne yazık ki olan olmuş, mutlak bir zafer ilk hızını kaybetmekle kalmamış neredeyse elim bir hezimete dönme tehlikesiyle ucuca gelmişti. Sebep, emre itaatsizlik..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetler, Peygamber (A. S. ) Efendimizin Uhud Savaşı için askerî düzene koyduğundan ve bu arada müʹminlerden iki grubun kalbinde korku ve endişenin başgöstermesi üzerine Bedir Savaşı’nda Allah’ın onlara yardım elini uzattığını hatırlayarak savaşmaya azmettiklerinden bahsedildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hem Uhud, hem Bedir Savaşlarında kuvvetler arasındaki dengesizlik ve mü’minlerin savaş için son imkân sınırına kadar hazırlanıp geldiklerinde Allah’ın onları meleklerle desteklediği hatırlatılıyor ve bunu sırf müjde olsun, mü’minlerin kalbi iyice yatışsın diye yaptığı belirtiliyor.