Kamer Suresi 9-40. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ فَدَعَا رَبَّهُ اَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ فَفَتَحْنَا اَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَ وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ تَجْرِي بِاَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ تَنْزِعُ النَّاسَ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ فَقَالُوا اَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ اِنَّٓا اِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذٰلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

12.

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.

Diyanet İşleri

10.

O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.

11.

Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

12.

Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

13.

Biz Nuh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.

14.

Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.

15.

Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?

16.

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

17.

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

18.

Ad kavmi de (Hud'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!

19.

Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.

20.

İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

21.

Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!

22.

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

23-24.

(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."

25.

"Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."

26.

Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!

27.

(Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."

28.

"Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."

29.

Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.

30.

Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!

31.

Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.

32.

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

33.

Lut kavmi de uyarıcıları yalanladı.

34-35.

(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.

36.

Andolsun, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

37.

Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

38.

Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.

39.

"Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

40.

Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

9- Bunlardan önce Nûh kavmi, Nûhʹu yalanladı; kulumuzu yalanla­dılar da «delidir» dediler ve (o kadar üzerine vardılar ki, Nûh dâvetinden) vazgeçirildi.

10- O da Rabbına yalvarıp, «yenilgiye uğradım, bana yardım et! » di­ye duâ etti.

11- Bunun üzerine göğün kapılarını sağnak halinde boşanan su ile açıverdik.

12- Yerden de göz göz sular fışkırttık. Böylece sular, mukadder olan bir hükmün gerçekleşmesi üzerine birleşti.

13- Biz, Nuh’u tahtalar ve çivilerle yapılı gemiye yükledik.

14- Nankörlük ve inkâr edilen kimseye (Nûhʹa) bir mükâfat olmak üzere verdiğimiz gemi, gözetim ve denetimimiz altında yüzüp yol alıyordu.

15- And olsun ki biz, o gemiyi bir âyet (açık belge ve tarihî bir ib­ret) olarak bıraktık. Acaba öğüt ve ibret alan var mıdır?

16- Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (bir görün)?

17- And olsun ki biz, Kurʹânʹı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt ve ibret alan var mıdır?

18- Âd da (peygamberlerini) yalanladı. Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (bir görün)?

19- Biz, gerçekten onların üzerine, uğursuzluğu devam eden bir gün­de ortalığı alt-üst eden şiddetli bir rüzgâr gönderdik ki,

20- 21- İnsanları bulundukları yerden söküp atıyordu da her biri san­ki kökünden devrilen birer hurma kütüğüne benziyordu. Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (bir görün)?

22- And olsun ki biz, Kur’ân’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt ve ibret alan var mıdır?

23- Semûd kavmi de (yapılan) uyarıları yalanladı.

24- «Bizden bir adama mı uyacağız? O takdirde biz, sapıklık, sıkıntı ve delilik içinde kalırız.

25- Aramızdan kitap ona mı verilmiş?! Hayır O, çok yalancı şımarı­ğın biridir» dediler.

26- Yarın kimlerin çok yalancı şımarıklar olduğunu bileceklerdir.

27- Şüphesiz ki, onları çetin bir sınavdan geçirmek için o dişi deveyi gönderdik ve (Sâlih Peygamberʹe) «sen onları gözetle ve sabırlı ol!

28- Suyun aralarında belli bir sıraya göre taksim edildiğini haber ver.. Herbiri su alış sırasına hazır bulunsun. » (dedik).

29- Bu uyarıya rağmen (bir azgın gözü dönmüşe) arkadaşları seslen­diler; o da silahını kullanarak deveyi düşürüp kesti!

30- Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (bir görün)?

31- Hakikat biz, üzerlerine bir tek haykırış salıverdik, onlar da, da­var ağılındaki kuru ot gibi oldular.

32- And olsun ki, biz Kurʹânʹı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt ve ibret alan var mıdır?

33- Lût kavmi de yapılan uyarıları yalanladı.

34- 35- Bunun için biz, üzerlerine taş (yağdıran bir yanardağ belâsı) gönderdik; ancak Lût âilesini katımızdan bir nîmet olarak seher vakti kur­tardık. İşte şükredeni biz böyle mükâfatlandırırız.

36- Ve and olsun ki, Lût, onları bizim şiddetli tutup kahretmemize karşı uyardı; ama onlar, bu uyarılarda şüphe edip inâtlarını sürdürdüler.

37- And olsun ki onlar (o ahlâksız cinsel sapıklar), Lûtʹun konukları­na sataşmak için devamlı Oʹna gidip geldiler. Bu yüzden onların gözlerini silme kör ettik de «tadın azâbımı ve uyarılarımı! » (dedik).

38- 39- And olsun ki, bir sabah devam eden bir azâp onlara geliver­di. «Tadın azâbımı ve uyarılarımı! » (dedik).

40- And olsun ki biz, Kurʹânʹı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt ve ibret alan var mıdır?

NUH KAVMİNİN HAKKI YALANLAMASI

«Bunlardan önce Nuh kavmi, Nuh’u yalanladı; kulumuzu yalanladılar da «delidir» dediler ve (o ka­dar üzerine vardılar ki, Nuh dâvetinden) vaz geçirildi. »

Kalpleri uyandırmak, kafaları aydınlatmak için Ay’ın ikiye bölünme mu’cizesi ve inkârcıların o olaya «sihir» demeleri açıklandıktan sonra, daha önce gelip geçen inkârcı azgın kavimlerin kıssalarından uyarıcı, yön­lendirici ve ibretli safhalara geçildi.

Nuh Peygamberʹin (A. S. ) uzun yıllar devam eden teblîğ, irşat ve uya­rısı bir bakıma istenilen olumlu sonucu vermemiştir. Üstelik kavmi o bü­yük peygamberi yalancı saymakla da kalmamışlar, onu ölümle tehdît edip irşâd görevinden alıkoyacak kadar ileri gitmişlerdi. (Bilgi için bak: Şuârâ Sûresi: 116. âyetin tefsiri.)

Mekkeli’ler de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin teblîğini yalanlayıp Ona «deli» ve «büyücü» diyecek kadar ileri gitmişlerdi. Sonra da Ona imân edenlere saldırıp işkence ve haksızlıkta bulunmuşlar ve Hz. Peygamber’in (A. S. ) vücudunu ortadan kaldırmayı tasarlamışlardı.

Nuh (A. S. ), denediği bütün yol ve metotlardan olumlu sonuç alama­yınca, kavminin doğru yolu seçmesinden ümidini kesmiş ve aldığı vahiy gereği, onların imân etmiyeceklerini öğrenmiş idi. (Bilgi için bak: Hûd Sûresi: 36. âyetin tefsiri) Bu durumda Allah’ın yardımını istemekten başka çaresi kalmamış ve o sebeple inkârcı azgınla­rın yok edilmesini Allahʹtan dilemişti. (Bilgi için bak: Nahl Sûresi: 26. âyetin tefsiri)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, Mekkeli’lerden ümit kesmemiş, İlâhî hükmün ıslâh edip yönlendirici mahiyette ineceğine kendini inandırmış­tı. Zaten konuyla alâkalı âyetlerin anlatımından ve yapılan işâretlerden de bu husus anlaşılıyordu. Nitekim sonuç muslihane oldu; Mekkeli müş­riklerin çoğu İslâm’ı din olarak seçmek suretiyle geçmişlerinin üzerine sünger çekmiş oldular.

GÖĞÜN KAPILARININ AÇILMASI

«Bunun üzerine göğün kapılarını sağnak halinde boşanan su ile açıverdik. »

Sağnak halinde ve halkın deyimiyle «testiden boşanırcasına» yağmur yağdı. O bakımdan göğün kapılarının açılması, temsîlî ve mecazîdir ve yağan yağmurun âdetin üstünde boşanırcasına inmesi demektir. Yeryüzü de o sırada birçok kaynaklarıyla harekete geçirilmiş; derken sular birle­şip önüne geçilmez bir tufan halini almıştır.

Şüphesiz bu olay, ezelde İlâhî ilim ve takdirle plânlanan bir uygu­lamadır ki değişmesi veya hatâ yapması söz konusu değildir. Zira Allahʹın ilmi ve takdîri mümkün değil yanılmaz.

GEMİNİN ANA MALZEMESİ

«Biz, Nuhʹu tahtalar ve çivilerle yapılı ge­miye yükledik. »

Burada gemi yapımında iki ana malzemeden söz edilmektedir. Biri «levhalar», diğeri «disar»ın çoğulu «düsûr»dur.

«Levha»nın çoğulu olan «elvâh», levha haline getirilmiş madenî veya ahşap madde demektir. O bakımdan biz âyetin meâlinde buna karşılık «tahta levhalar» sözünü kullandık. Bununla beraber, demir madeninin tari­hinin çok gerilere uzandığına bakılırsa o levhaların madenî olması da dü­şünülebilir.

Düsûr: Ahşap ve madenî çivilere, perçinlere denildiği gibi, geminin göğüs kısmına da denildiği vakidir. Zira «desere» fiilinin masdarı olan «ders» göğüsleyip savmak anlamına gelir. Ayrıca kenetleyip bağlama işin­de kullanılan halata da delâlet ettiği bilinmektedir. Aynı zamanda geminin tahtalarını birbirine kenetleyen halat mânasına geldiği de tesbit edilen manalarından biridir. Nitekim Sıhah-i Cevherîʹde, tekili «disar» olan «dü­sûr», geminin levhalarını birbirine sıkıştırıp kenetleyen urgan olarak açık­lanmıştır.

Böylece Nuh (A. S. )ın yaptığı geminin ahşap veya madenî levhalardan ve bu levhaları birbirine bağlayıp sıkıştıran çivilerden veya perçin ve ka­lınca urgandan yapıldığı; suyu yarıp rahatlıkla seyretmesini sağlayan kuş göğsüne benzer bir göğüsten oluştuğu ortaya çıkıyor.

GEMİNİN TARİHÎ BİR BELGE OLARAK BIRAKILMASI

«And olsun ki biz o gemiyi bir âyet (açık belge ve tarihî ibret) olarak bıraktık.. »

Nuh (A. S. )ın İlâhî gözetim altında inşa ettiği geminin, Ondan sonra­kilere ibret ve öğüt olsun diye bırakıldığı açıklanmaktadır. Ancak günü­müze kadar çürümeyip kaldığı pek söylenemez. Bazı senedi olmayan rivâyetlere göre: Cenâb-ı Hakkʹın bu gemiyi uzun yıllar ve asırlar Irak ve Suriye sınırı yakınında Cizreʹnin kuzeydoğusunda yer alan Cudi Dağıʹnda veya Dicle ve Fırat vâdisinde, yani Yukarı Mezopotamya’da koruduğu söy­lenmektedir.

Müfessir Kurtubî ile Müfessir el-Merağî de buna yakın rivâyete yer vermiş ve el-Cezira’da Bakırdâ adlı yerde korunduğuna değinmişlerdir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 17/133- Tefsîr-i Merâğî: 27/84)

Ama günümüze kadar gerek Ararat (Ağrı) dağında, gerekse Cudi Dağı’nda ve sözü edilen kesimde bütün araştırmalara rağmen olumlu bir so­nuç elde edilememiştir. Bununla beraber bir gün fosilleşmiş şekline rastlanılabilir. Zira böyle bir geminin inşa edildiği hem Tevrat’ta, hem Kurʹânʹ­da, hem Barnabas İncilʹinde, hem de Hadîslerde açıklanmıştır. O bakım­dan olay ve gemi hakkında her hangi bir şüphenin yeri ve anlamı yoktur.

Hûd ve Ankebût sûrelerinde de bu tarihî olaya geniş yer verilerek aydınlatıcı bilgiler ortaya konmuştur. Ancak Ankebût Sûresi 15. âyette gemiden söz edilirken, «onu bir ibret ve belge kıldık» buyurulurken, konumuzu oluşturan âyette ise, «And olsun ki biz onu âyet (açık belge ve tari­hî bir ibret) olarak bıraktık» buyurulmakta ve böylece Ankebût Sûresiʹndeki âyet biraz daha açıklanmaktadır.

Buna rağmen öğüt alan var mıdır? Cenâb-ı Hak, 15. âyetin son bö­lümüyle, insanların nankörce tutumuna ve eşyaya ibretle bakmadıklarına değinmekte ve «Acaba öğüt ve ibret alan var mıdır? » buyurmak sure­tiyle öğüt alanların pek az olduğuna işâret etmektedir.

ÂD KAVMİ’NİN HÛD PEYGAMBERİ YALANLAMASI

«Âd da (peygamberlerini) yalandı. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (bir görün). »

Nûh Kavmi’nden sonra Âd Kavmi, kendilerinden önce inkârcı azgın­ları, putperest inatçıları kahreden tufan olayından öğüt ve ibret almadı­lar. Kendilerine yol gösterip uyarıcı olarak gönderilen Hûd Peygamberʹe (A. S. ) iltifat etmediler ve yaptığı teblîğatı yalanlayıp hakkı, bütün güç­leriyle ve inatlarıyla red ve inkâr ettiler. Böylece estirilen İlâhî hidâyet ve rahmet havasına karşı gönül ve vicdan kapılarını kapadılar; zulüm, tuğ­yan, saldırı, haklara tecavüz ve ahlâksızlıkta çok ileri gittiler; derken İlâ­hî hüküm indi. Azabı gerektiren sebepler harekete geçirildi; Öyleki önün­de durulmaz şiddetli kasırga, uğursuz saydıkları bir günde onları birer hurma kütüğü gibi yerden yere çarpıp yok etti. Fizikî kuvvetlerine mağrur olan bu kavim, Allah’ın sınırsız kudretini anlayamadılar ve sünnetullah ge­reği hüküm inince artık anlamalarının bir yararı olmadığını az-çok farkettilerse de bu onlar için kurtarıcı bir dönüş kabul edilemezdi. Zira İlâhî ka­nun ve hükümler değişmez. Vakti gelince onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.

Hâ-Mîm Secde Sûresinde ve el-Hakka Sûresinʹde bu kasırganın yedi gece, sekiz gün devam ettiği açıklanmaktadır. O halde onların uğursuz saydıkları gün diye çevrisini yaptığımız «yevmi nahs»den maksad, 24 sa­atlik bir zaman parçası değil, yedi, sekiz günü kapsayan geniş bir zaman kavramıdır. Zira «yevm» kavramının üç manaya delâlet ettiği bilinmekte­dir ki, belirttiğimiz mana onlardan biridir.

Mekkeli müşrikler de inkâr ve azgınlıkta ileri gittiklerinden, sıkıntılı günler onları beklemekte idi. Yakın gelecekte kasırga misâli gelecek olan İslâm ordusunun satveti önünde kudret ve saltanatlarını kaybedeceklerdi. Kur’ân özellikle Âd Kavmiʹnin yıkılıp yok edilmesini uyarıcı bir misal olarak hatırlatmakta ve inkârcıların hakka dönmelerinde kendilerinden yana bü­yük yararların söz konusu olduğuna işâret etmektedir.

İNSANLAR ÖĞÜT VE İBRET ALSINLAR DİYE KUR’ÂN KOLAYLAŞTIRILMIŞTIR

«And olsun ki biz, Kurʹânʹı öğüt ve ibret almak için kolaylaştırdık. Öğüt ve ibret alan var mıdır? »

Kur’ân-ı Kerîm, öylesine bir kelime dizisine ve cümle konumuna; lâfız ve mâna zincirine; akıcılık ve çekicilik uslûbuna sâhiptir ki, beşer gücünü aşmakta ve bir benzerinin ortaya konulmasının mümkün olmadığını her âye­tiyle ilân etmektedir. Aynı zamanda berraklık ve ahengiyle; letafet ve ince­liğiyle; kalplere ve kafalara neşter vurmasıyla; duygu ve düşünceleri yön­lendirmesiyle; vicdanları serinletmesiyle gönüllerde taht kurma kudretini taşımakta; hafızalarda arşivlenmeye geniş imkân veren bütün özellikleri beraberinde getirmektedir.

Bu hikmete dayalı olarak on beş asırdan beri Onu ezberleyip hafıza­sına nakşedenler birbirini izlemekte; tek harf ve kelimesine bir halel getir­meden Onu kalplerinde koruyanların sayısını tesbit etmenin imkânsızlığı her çağda kendini göstermektedir.

Dünya tarihinde hiçbir kitap böyle bir mazhariyete erişememiş; hiçbir eser bu kadar kolay ezberlenememiştir. Çünkü o, insan sözü değil, bütü­nüyle Allah kelâmıdır.

SEMÛD KAVMİ VE SÂLİH (A. S. )

«Semûd Kavmi de (yapılan) uyarıları yalanladılar. «Bizden bir adama mı uyacağız? O takdirde biz sapıklık, sıkıntı ve delilik içinde kalırız» dediler.. »

Arap Yarımadası’nda Hicr yöresinde yaşayan Semûd Kavmi, hakka karşı gelip İlâhî buyrukları teblîğ ile görevli Sâlih Peygamberi dört maddey­le suçladılar ve böylece onu hâşâ tam bir yalancı ve düzenbaz olarak ilân ettiler:

1- Bizden bir adama uyacağız, öyle mi?

2- Böyle bir adama uyarsak hem sapıtır, hem de aklımızı yitirmiş oluruz.

3- Aramızda kala kala semavî buyruk buna mı indirilmiş?!

4- Hayır o, çok yalancı şımarığın biridir.

Bu suçlamalar, küçümsemeler Semûd Kavmiʹne çok pahalıya mal ol­du. Faturasını çok ağır ödediler. Bir haykırışla tuz buz olup yeryüzünden silindiler.

Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammed’i (A. S. ) benzeri sözlerle, farklı ifadelerle suçluyor ve teblîğ ettiği İlâhî buyrukları sert şekilde red ve in­kâr ediyorlardı. Öyle ki, hiçbir belge ve muʹcizeye inanmıyor; olanca güç­leriyle bâtılı savunuyorlardı.

Semûd Kavmi’nin kulaklarının zarını patlatan, kalplerini yerinden oy­natan o müthiş haykırışın bir benzeri, Mekkeliʹlere de yönelebilirdi. Nite­kim çok geçmeden Hz. Muhammed (A. S. ) Melek Cebrâilʹin desteğinde on binin üstünde mücahid bir orduyla Mekke vâdisini çınlattı. Allahu Ekber sesi müşriklerin hem kalp, hem de kafa kulaklarının zarını patlatıp yürek­lerini hoplattı ve kısa bir süre içinde küfür ve azgınlığı baş aşağı getirip putperestliğe son verdi. Ne var ki, Mekkeli müşriklerin çoğu imân edecek­lerinden dolayı Cenâb-ı Hak onları yok etmedi.

Bu tablo her çağda ortaya çıkabilir. Yeter ki mü’minler «Tevhîd İnan­cı» odağında kenetlenmiş olsunlar.

DEVE MU’CİZESİ

«Şüphesiz ki onları çetin bir sınavdan geçirmek için o dişi deveyi gönderdik ve (Sâlih Peygambere) «sen onları gözetle ve sabırlı ol! » (dedik).

Semûd Kavmi’nin azgınlık ve şirretlikleri bardağı taşırınca, İlâhî hük­mün inmesi mukadder oldu. Son olarak «deve mu’cizesi» istediler. Arzuları doğrultusunda bir dişi deve mu’cizesi tecelli etmesine rağmen, sözlerinde durmadılar ve deveyi devirip öldürdüler. İçtiği sudan fazla süt veren mu’cize anlamındaki devenin zuhuru da tesir etmeyince, her şey bir anda olup bitti.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin ortaya koyduğu, başta Kur’ân olmak üzere birçok âyet ve muʹcizelere «sihir» diyen Mekkeli müşriklere mühlet verildi. Zira yakın gelecekte çoğu imân edip İslâm dairesine girecekti. Semûd Kavmi’nin önlerinde böylesine açık bir hidâyet kapısı yoktu; kalpleri tamamen kararıp haktan uzaklaşmışlardı. O bakımdan çer-çöp olup git­tiler.

LÛT (A. S. ) VE SODOMLU’LAR

«Lût Kavmi de yapılan uyarıları yalanladılar. Bunun için biz, üzerlerine taş (yağmuru yağdıran bir püskürük) gönderdik. Ancak Lût ailesini katımızdan bir nîmet olarak seher vakti kurtardık.. »

Dünya tarihinde benzerine pek az rastlanan bir hayasızlığı kendi ara­larında yaygınlaştırıp ona meşrûilik kazandıran Lût Kavmi, yapılan bütün uyarı ve tehditlere kulaklarını tıkadılar. Ülkelerine uğrayan yabancılara bi­le cinsel sapıklık doğrultusunda saldıracak kadar gözleri kararmış, kalp­leri körelmişti. İnsan suretine girip Lût Peygamber’e (A. S. ) gelen görevli meleklere bile sarkıntılık yapmaya yeltendiler. Eşi dışında kalan Lût âilesinin, İlâhî nîmete lâyık görülüp Sodomʹu seher vaktine doğru terketmeleri emrerildi. Arkasından gelen melekler tabii sebepleri harekete geçirmek sure­tiyle yanar dağdan lavlar ve püskürükler yükselmeye başladı. Kısa bir süre içinde şehri belirsiz hale getirdi.

Mekkeli müşriklerin hayâsızlığı daha başka idi. Onlar inkârlarını inatla, inatlarını gurur ve tuğyanla birleştirip ardı-arkası kesilmeyen haksızlıklar sergilediler. Yakın gelecekte kahir ekseriyeti imân edeceğinden, Cenâb-ı Hak onları helâk etmedi. Mekkeʹnin fethedilmesiyle putperestliğe ve azgın­lığa son verildi.

Kur’ân, bütün bu kıssaları ve olayları kolaylaştırıp ibretli ve öğütlü safhalarıyla anlatmak suretiyle duygu ve düşünceleri yönlendirmektedir.

LÛT PEYGAMBER’İN (A. S. ) KONUKLARINA SATAŞMAK İSTEYENLER

İnsan suretine girip Lût Peygambere gelen meleklere sataşmak isteyen kâfir sapıkların gözleri silme kör olmuştur. Zira meleklere kötü niyetle do­kunmak mümkün değildir. Nurdan yaratılan o şerefli varlıklar, bütünüyle hayat ve enerji kaynağıdırlar. İlâhî izin ve inayetle dokundukları yerde ha­yat ve sağlık başlar; ilâhî gazapla dokundukları yerde hayat söner.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, imânla inkâr arasında sürüp gelen mücadele ko­nu edildi. Mekke’de çok sıkıntılı günler geçiren müʹminler teselli edilerek, İlâhî gazaba çarptırılan dört azgın milletin âkibeti üzerinde durularak uya­rıcı, ibret verici safhalarına değinildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî uyarılara kalplerinin penceresini açmayan Fir’avn ve ailesinin tutumu üzerinde duruluyor ve İlâhî kudretin kahredici pençesiyle nasıl yok edildikleri anlatılıyor. Sonra da yaşamakta olan inkâr­cı sapıklar uyarılarak, tarihî olayları iyice sebep ve hikmetleriyle inceleme­leri dolaylı şekilde telkin edilerek hatırlatılıyor.