MEÂLİ:
9- Musa ile ilgili haber sana geldi mi?
10- Hani o bir ateş görmüştü de âilesine, «durun demişti, doğrusu bir ateşe gözüm ilişti, ondan size bir kor getireceğimi veya üzerinde bir yol gösterici bulabileceğimi ümit ederim».
11- 12- Musâ ateşe varınca, «Ey Musa! » diye seslenildi: «Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplarını çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vâdi Tûvâ’da bulunuyorsun.
13- Ben seni (peygamberlik için) seçip beğendim. Artık vahyedileni dinle.
14- Şüphesiz ben Allahʹım. Benden başka hiçbir (hakiki) ilâh yoktur. Onun için bana ibâdet et; beni anmak için namaz kıl.
15- Kıyâmet(in kopuş saati) mutlaka gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, onu neredeyse (açıklar gibi oluyorum, ama yine de) gizliyorum.
16- Kıyâmetʹe inanmıyan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gidersin.
İNİŞ SEBEBİ
Mekke’de son yıllarda küfür ve tuğyanda gemi azıya alan müşriklerin Müslümanlara karşı çok çirkin hareketlerde bulunmaları; Hz. Muhammedʹi ve Kurʹân-ı Kerîmʹi alay konusu edinmeleri bardağı taşırmak üzere idi. Allah (C. C. ), Musa Peygamber’in (A. S. ) başından geçen olayların teselli verecek önemli birkaç safhasını hatırlatarak zaferin çok yakın olduğuna işârette bulunarak yukarıdaki âyetleri indirdi.
Öyle ki peygamberliğin bütün ağırlığını, risâletin taşıdığı teklifleri yüklenen ve karşısına çıkan bütün şirretlik ve şiddetlere sabreden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Allah yanında gerçek kurtuluşa ve Makam-ı Mahmûd’a erişmesi söz konusu idi. O bakımdan böyle bir dönemde hem İlâhî vaʹde, hem de teselliye ihtiyacı vardı. (Bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 3/234)
İLGİLİ HADÎSLER
«Sizden biriniz namaz kılmadan uyur veya gaflet ederse, hatırlayınca hemen kılsın. Çünkü Allah, «Beni hatırlamak için namaz kıl» buyuruyor. » (Müslim/mesacid: 316- Taberânî/vükût: 26- Ahmed: 3/184, 216)
«Kim namaz kılmadan uyur veya unutup kılmazsa, onun keffareti, hatırlayınca hemen kılınmasıdır. » (Ebû Dâvud/salât: 11- Nesâî/mevakiyt: 53- İbn Mâce/salât: 10- Dâremî/ salat: 26)
MUSA PEYGAMBERʹİN ATEŞ GÖRMESİ
«Musa ile ilgili haber sana geldi mi? Hani o bir ateş görmüştü de…»
Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in kalbine, büyük ruh Melek Cebrâilʹin İlâhî vahyi getirip manevî bir akım anlamında aktarması için, Peygamber (A. S. ) Efendimizin buna hazır duruma gelmesi gerekiyordu. Fiziksel yapısının kaldıramıyacağı, ruhunun da müthiş sarsıntı geçireceği vahiy olayına bu iki yapısını da mütehammil duruma getirebilmesi rüya ile başladı. Altı aylık bir mânevî eğitimden ve ruhî gelişmeden sonra, bedenin kısmen, ya da tamamen gerektiğinde ruha dönüşmesi imkân dahiline girdi ve sonra Melek Cebrâîl indi. Çünkü büyük ruhun hitabı ancak ruh ve ona bağlı kalbe olabilir. İlâhî vahyin lâhutî ağırlığını yine o âlemden gelen ve bedeni kendi tesir alanına sokan ruh kaldırabilir.
Bundan dolayı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e vahyin başlaması ilk altı ayda rüya yoluyla olmuş ve böylece O eğitilerek Allah kelâmını alıp taşıyabilme düzeyine getirilmiştir.
Musa Peygambere gelince: Büyük ruh Melek Cebrâîl ona ilk dönemde inmedi. Bunun için Peygamberimiz hakkında uygulanan ilk hazırlık da söz konusu olmadı. Cenâb-ı Hakk’ın hitabı önce surette tecelli etti. Ateş gibi görünen bu tecellinin nuru yeşil ağacı bütünüyle sardı. Böylece Musa Peygamberʹle inen vahiy arasında Melek Cebrâîl değil, ağaç denilen sûret ve onda tecelli eden nur bulunuyordu. O bakımdan vahiy, suretten surete intikal ile gerçekleşti. Gelen sesi Musa Peygamber duyu organıyla işitti. Bu sebeple surette tecelli eden vahyin hafiflemesi gerçekleşti ve fazla bir ağırlık, ruhu sarsan, bedeni hareketsiz kılan durum ortaya çıkmadı. Çünkü nûr, nar (ateş) görünümünde tezahür etti ve vahiy o suretten diğer ikinci suret olan Musa Peygamber’e intikal sağladı.
MUSA PEYGAMBERʹİN AYAKKAPLARINI ÇIKARMASI
«Musa ateşe varınca, «Ey Musa! diye seslenildi: Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplarını çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vâdi Tûvâʹda bulunuyorsun. »
İlâhî vahiy Tûvâ vâdisinde surete yönelip tecelli edince, vahye refakat eden sayısı belirsiz melekler bu vâdiyi doldurmuş bulunuyordu. Özellikle İlâhî buyruğu yerine getirmekle görevli olup işleri yöneten «Müdebbirat» adlı melekler, vâdiyi bereketlendirmiş bulunuyorlardı. O halde kutsallığa, feyiz ve berekete nâil olan vâdi topraklarında, İlâhî vahyin tecellisi karşısında ayakkapları çıkarmak edeptendi. Tâki beden toprakla temas kurup oradaki ilâhî feyiz ve akımı kalbe ve kafaya iletme imkânına daha çok erişsin.
Bu kutsal vâdide peygamberlik görevi Musaʹya (A. S. ) verildi. Bütün vücudu gelen sese kulak oldu. Dikkati tek noktada toplandı. Gelen ses kulaktan kalbe intikal edip ruhu sardı.
O nedenledir ki, kutsal Kâbe’de yalınayak bir vaziyette tavaf yapılır.
OLAYIN SEYRİ VE NEDENİ
Musa Peygamber’in soğuk bir mevsimde ehlini alıp Medyenʹden yola çıkması, hem sebepsiz, hem de rastgele değildir. Aldığı ilham üzerine Medyen’i terkedip Mısırʹa İsrâil oğulları’na gitmesi gerekiyordu. Bilindiği gibi, daha önce Mısır’da yanlışlıkla bir adam öldürmesi ve ortalığın onun aleyhine iyice karışması sebebiyle, yine kalbine doğan ilham üzerine Mısırʹı terkedip Medyen’e gitmiş ve orada Şuayb Peygamberʹin kızıyla evlenmişti. On yıla yakın Medyen’de kalıp Şuayb Peygamberʹin rahle-i tedrisinde de iyice yetiştikten sonra onu bekleyen daha önemli ve büyük hizmetler bulunuyordu. Her şeyden önce azıp sapıtan, İsrâil oğullarına ikinci, hattâ üçüncü sınıf vatandaş muamelesini reva gören, bu da yetmiyormuş gibi, kendini ilâhlaştıran Firʹavn’ı doğru yola dâvet etmek ve özellikle İsrâil oğullarını o zulüm ve işkenceden kurtarmak gerekiyordu. İşte Musa Peygamber’in ailesiyle birlikte Medyenʹden çıkmasının ve bu arada Tûvâ vâdisinden geçerken İlâhî hitaba mazhar olmasının sebep ve hikmetlerinden biri de budur.
MUSA PEYGAMBERʹE İLK İNEN EMİR
Peygamberlik göreviyle birlikte Musa’ya (A. S. ) iki emir verilmiş bulunuyordu:
1- Allahʹın varlığını ve birliğini; Oʹndan başka ilâh olmadığını, bunun için ancak Oʹnun ibâdete lâyık olduğunu teblîğ etmek,
2- Allah’ı sık sık hatırlayıp anması için de namaz kılmasının gerekli olduğunu bilmek ve uygulamak..
Şüphesiz bu çok önemli bir başlangıçtır. Birden fazla tanrılara tapıldığı bir çağda Allah’ın varlığının ve birliğinin taşıdığı derin mana ve hükmün gönüllere işlenmesi ve Allah ile kulları arasında en işlek yol olan, aynı zamanda kulu İlâhî terbiye düzeyinde tutup iç disiplinine kavuşturan, insan hayatını bütünüyle düzenleyip fazîlet ve hakseverlik düzeyine getiren «namaz» denilen kutsal ibâdetin yerine getirilmesi; hak dinlerin temel felsefesini oluşturur. Bunun için Benî Teym kabilesinden gelip namazsız bir İslâmiyet arzu ettiklerini bildiren heyete, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Namazsız din yoktur ve olmaz» buyurmuştur.
KIYÂMET AÇIKLANIR GİBİ OLUYOR
«Kıyâmet’in kopuş saati elbette gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye onu neredeyse (açıklar gibi oluyorum, ama yine de) gizliyorum. »
Bilindiği gibi, Kur’ân tarih üzerinde değil, cereyan eden olaylar üzerinde durur. Önemli, ibretli safhaları ve olayları yansıtır. Gelecekle ilgili bazı çok önemli olaylara dikkatleri çeker ve aynı zamanda birtakım belirtilerden haber vermek suretiyle daha uyanık ve daha hazırlıklı olmamızı sağlar. Bütün bunlarla beraber «Şu tarihte meydana gelecek» veya «Şu olay şu tarihte meydana gelmiştir» demez. Çünkü bazı konularda, özellikle gelecekle ilgili önemli olaylar hakkında kesin tarih ortaya koymak insanların çalışma azmini kırar; hele yakın bir tarihse, tansiyonları yükseltip birçok insanları tedirgin edebilir.
Bir de unutmamak gerekir ki, Kur’ân bir tarih kitabı değildir. O bütünüyle insan hayatının her parçasına yönelen ve İlâhî nizamı beraberinde getiren Allahʹın insanlara son mesajıdır.
Onun için Kurʹân ve Sünnet’te kıyâmetin mutlaka kopacağı, kurulu düzenin bozulup yeni bir düzene gireceği açıklanmakta ve bunun yaklaştığını bize haber verir mahiyette çok yönlü alâmetlerden söz edilmektedir. Bununla, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, her müʹminin her gün kendini kıyâmete hazır duruma getirmesini tenbîh etmekte ve dünyası ile âhireti arasında sağlam bir köprü kurmasını hatırlatmaktadır. Zira bazı alâmetlerin çıkması, onun yakın olduğuna işârettir. Ölümünün geldiğini bilen kimse nasıl ona teslîmiyet gösterip hazırlanırsa, kıyâmetin geleceğinin yakın olduğunu idrâk eden de yavaş yavaş ona hazırlanmak ve inecek İlâhî hükme başeğmek zorundadır; aynı zamanda bu inanç son derece yönlendiricidir.
İlgili âyetle bu inceliğe dikkatler çekilerek, herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, neredeyse kıyâmeti açıklar gibi oluyoruz, ama yine de gizliyoruz, buyurularak çıkan alâmetleri gözden geçirmemiz isteniliyor.
KIYÂMETE İNANMAYANLAR
«Kıyâmete inanmayan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gidersin. »
Kıyâmete inanmanın üç yolu vardır:
1- Hiçbir delil ve belge aramadan, Allahʹa dosdoğru imân edenler, Allah kendi kitabında bu olaydan haber verdiği için ona inanırlar. Bunlar delilsiz bir sonuca ulaştıkları için, kendilerini şüpheye düşürecek başka bir delil de aramazlar. Yaşlı kadınlardan bir kısmının kayıtsız, şartsız, delilsiz ve belgesiz Allahʹa ve âhirete inanmaları bu cümledendir.
2- Naklî delillere dayanıp Allah’a ve âhirete imân edenler vardır. Onlar daha çok dindar bir âile ve çevre arasında doğup büyüyen ve az da olsa dinî eğitim gören kişilerdir. Aile ve çevrenin onları dinî potada eritip şekillendirmesiyle bilimsel bir delil aramadan Kitap ve Sünnet’in verdiği bilgilere ve haberlere kesinlikle inanırlar.
3- Daha çok aklî ve ilmî araştırmayı naklî delillerle karşılaştırıp olumlu sonuçlar çıkararak aklın ve ilmin ışığında Allah’a ve âhirete imân ederler.
Bunların hepsi de sağlıklı olmakla beraber, daha çok makbul olanı, üçüncü grubun imânıdır ki, aklî ve ilmî buluşları naklî delillerle birleştirip olumlu sonuç elde ederler. Çünkü akıl ve ilim İslâm’ın hayatıdır. Kurʹân aklı harekete geçiren, bilimsel araştırmalara ışık tutan, ana fikir ve temel bilgi veren bir kitaptır.
Bu üç grubun dışında kalıp aksi istikamette nefsinin buyruğu altına giren, aklını nefsine uydu yapan maddeciler, bütün güçleriyle kıyâmeti inkâr ederler. Zira bizatihi kıyâmet kavramı onların hayvanî duygularına ters düşmektedir. O bakımdan hem kendilerini böyle bir inançtan uzak tutarlar, hem de başkalarını alıkoymaya çalışırlar. Çoğu bunu bir görev sayar.
Kur’ân bu hususta uyarıda bulunarak buyuruyor ki: «Kıyâmete inanmayan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gidersin. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi teselli mahiyetinde Musa Peygamber’in kıssasından birkaç önemli safha anlatıldı ve arkasından kıyâmetin mutlaka kopacağı, aynı zamanda bu olayın sanıldığı kadar uzak olmadığı belirtilerek, dünyada çözülmeyen birçok meselelerin ve ihtilâfların orada çözülüp neticeye bağlanacağına işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, yine Musa Peygamber kıssasına dönülüyor ve mü’minleri aydınlatan, yönlendiren birçok safhaları nakledilerek konu genişletiliyor.