Hud Suresi 116-119. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَلِيلًا مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَا اُتْرِفُوا فِيهِ وَكَانُوا مُجْرِمِينَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ

118.

Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkar kimseler oldular.

Diyanet İşleri

117.

Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helak etmez.

118-119.

(118-119) Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, "Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım" sözü kesinleşti.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

116- Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sâhiplerinin yeryüzün­de fitne ve fesâdı yasaklamaları gerekmiyor muydu? Onlardan kurtardığı­mızın pek azı ancak (bu fazîleti gösterip mücâdele etmişti). O zulmeden­ler ise kendilerine sunulan refahın peşine düştüler, zaten onlar suçlu gü­nahkârlar idiler.

117- Rabbin, halkından, kendilerini (ve çevrelerini) düzeltenler bu­lundukça kasabaları haksız yere yok edecek değildir.

118- Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi. (Görüldüğü gibi) onlar durmadan anlaşmazlık halindeler.

119- Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesnâ. Zaten Rabbin insanları bunun için (bu duygu ve düşüncede) yaratmıştır. Ve Rab­binin şu sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: «And olsun ki, Cehennemʹi ta­mamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım».

İLGİLİ HADÎSLER

«İnsanlar zâlimi gördüklerinde onun elinden tutup (zulmüne) engel ol­mazlarsa, çok sürmez Allah hepsini kendi yanından (göndereceği) bir azâp ile azâplandırır. » (Ebû Dâvud/melahim: 17- Ahmed: 1/5, 7- Tirmizî/fiten: 8, tefsîr: 5, 117)

«Yahudîler gerçekten yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkan ya ayrılmışlardır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bun­ların hepsi ateştedir, ancak bir fırka değil.. »

Bunun üzerine soruldu:

- O bir fırka kimlerdir?

- Benim ve ashabımın yolu üzerinde bulunanlardır, diye cevap ver­di. » (Dâremi/siyer: 75- Tirmizî/imân: 18- İbn Mâce/fiten: 17- Hâkim)

«Cennet ile Cehennem tartışırlar: Cennet, bana ne oluyor da sadece insanların zayıfları, makam ve mevki sahibi olmayanları giriyor! dedi. Ce­hennem de, ben, büyüklük taslayanlar, zorba zâlimler için seçilip tercîh edildim, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Cennetʹe: Sen benim rahmetimsin. Seninle dilediğime merhamet ederim, buyurdu. Cehennemʹe de: Sen benim azabımsın; seninle dilediğimden intikam alırım. Sizden her bi­riniz için dolup taşacağı (kimseler) vardır. Cennetʹe gelince: Onda devam­lı bir fazlalık meydana gelecek, Allah onun fazlalığına oranla Cennetlik meydana getirinceye kadar devam edecek. Cehennemʹe gelince. O, dur­madan, daha da var mı? diyecek ve bu hal, Aziz olan Rab, kudret ayağını onun üzerine koyuncuya kadar devam edecek. İşte o zaman Cehennem, izzetin hakkı için yeter, yeter! diyecek. » (Buhari/tevhîd: 25- Ahmed: 2/507)

AKLI EREN SÖZ SAHİPLERİNİN GÖREVİ

«Siz­den önceki nesillerden akıl ve idrâk sâhiplerinin yeryüzünde fitne ve fesa­dı yasaklamaları gerekmiyor muydu? »

İlgili âyetle, tarihte gelip geçen milletlerden çoğunun azgınlıkları, bozgunculukları; fazîleti bırakıp rezileti seçmeleri, hayat dizginlerini nefis ve İblîsin ellerine vermeleri yüzünden yıkılıp yok edildikleri hatırlatılırken, iç­lerinde aklı eren söz sahiplerinin o gidişe ve tuğyan eden anarşiye karşı susmayı tercih ettiklerine parmak basılıyor ve yaşamakta olan milletler, özellikle İslâm ülkeleri uyarılıyor.

Bir milletin iç yapısında idare edenlerle idare edilenler, aklı eren söz sahipleriyle, kendilerini nefis akıntısına bırakanlar arasındaki mesafe iyice açılır, aradaki irtibat kopar, otorite ve disiplin kalmaz, herkes kendi başı­na buyruk olursa, sahayı bir anda ahlâksız şirretler, vurguncu zorbalar, sömürücü düzenler doldurmaya başlar ve bu hal biraz daha ihmal edilir­se, o ülkenin yıkılması, başka bir millete yem olması kaçınılmaz bir çiz­giye gelip dayanır.

O bakımdan Kurʹân-ı Kerîm, aklı eren söz sahiplerini «Ulû-Bakiyye» tabiriyle anmıştır ki, bu çok anlamlı ve çok düşündürücü bir ifade tarzıdır. Nitekim müfessirlerle lûgatçılar bu tabiri şöyle açıklamışlardır:

a) Dindarlar,

b) Aklı eren söz sahipleri,

c) İyiyi kötüden ayırt edebilenler,

d) İyilik ve fazîleti şiar edinenler,

e) Geçmişin iyi ve yararlı hasletlerini koruyanlar..

Kendilerini sözü edilen düzeye getirenler, fitne ve fesat havası eser­ken, ortalık karışıp anarşi kol gezerken, aile ve toplum büyük bir ahlâkî çalkantı içinde bulunurken susup yerlerinde otururlar da, bize dokunmayan yılan bin yaşasın, şeklinde düşünürlerse, kendileri de aynı suç ve günah­lara katılmış kabul edilirler ve gelecek azâp hepsini kasıp kavurur.

Dinin, aklın ve faydalı örfün, iyi, yararlı kabul ettikleri hususlarla ya­şanmasını sağlamaya, bu üç temel direğin kötü ve zararlı gördükleri şey­leri yasaklamaya çalışanların hemen her devir ve dönemde az oldukları, çoğunun da kendilerine düşeni yapmadıkları görülmüştür. İlgili âyetle bil­hassa bu ortamlara dikkatler çekiliyor. İlim ile işlenmemiş zekâ, ayarı bo­zuk saat gibidir: kâh ileri gider, kâh geri kalır, denildiği gibi. İrfan ile bes­lenmemiş, imân ile güçlendirilmemiş akıl da, yoldaki tehlike işaretlerini görmeyecek kadar şaşkındır.

O halde aile ve toplum üzerinde ahlâkî disiplini sağlayacak güçlerin felce uğradığı, hayasızlığa alkış tutulduğu ve o yüzden sahanın tamamıyla ahlâksız maddecilere, sapık zorbalara terkedildiği bir ülkenin zevali pek yakın sayılır.

Görülüyor ki, Kur’ân, bir ülkenin yıkılmasında bâtıl inançların, put­perestliğin, ahlâksızlığın, anarşinin ve haklara saygısızlığın nazım rol oy­nadığını haber vererek gereken uyarıyı yapıyor.

YALNIZ EKONOMİK GÜÇ YETERLİ MİDİR?

İslâm, her iki hayatı birden kucaklamış, birini diğerine feda etmeye rıza göstermemiştir. «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan O’dur. » meâlindeki âyetle, hayat ve ölümün hikmetlerinden biri üzerinde duruluyor ve insanın dünya­ya getirilmesinin sebep ve hikmetlerinden birine parmak basılıyor: «Kim daha güzel iş ve amelde bulunacak.. » O halde, Allah’a dosdoğru imân eden kimselerin herkesten daha çalışkan, daha verimli ve daha sağlam iş yap­ması gerekmektedir. Biz buna «vâciptir» de diyebiliriz.

Ancak mü’minin yapacağı en güzel iş ve amelin iki yüzü bulunmalıdır: Biri dünyaya, diğeri âhirete yönelik olmalıdır. O zaman ekonomik güç, imân gücüyle birleşip denge ve düzenini bulmuş olur. O denge ve düzenini bu­lunca da toplum ve aile rahat ve huzura kavuşur. Millet sağlam iki kuv­vetin desteğinde hayatiyetini sürdürme şansına erişir.

Bir iş adamının, «Ekonomi azgın ata benzer; üzerinde durmak hüner ister. » dediği gibi, bu azgın atın ağzına hem iyi bir gem gerekir, hem de üzerinde durabilmek için, Allahʹa dosdoğru imânla birlikte birtakım yete­neklere ihtiyaç vardır.

O halde Müslüman ülkelerin ayakta durabilmesi için iki şeye, su ve ha­va kadar ihtiyaçları vardır: Allah’a imân temeli üzerinde yükselen faziletli, ahlâklı nesiller yetiştirmek, sonra da durmadan çalışmak suretiyle büyük bir ekonomik güç oluşturmak..

İşte bu iki güç arasında sağlam bir köprü kurulduğu takdirde, prob­lemler çözülür, dertler ortadan kalkar, sıkıntılar giderilir» ahlâksızlık fren­lenmiş olur.

Kur’ân 116. âyetin son bölümünde, «O zulmedenler ise, kendilerine sunulan refahın peşine düştüler. Zaten onlar suçlu günahkârlar idiler. » buyururken, dindarlık, iyi ahlâk ve faziletten nasibini almayan refahın, di­ğer bir tabirle ekonominin tam bir vurdum duymazlık havası içinde toplu­mu peşinden sürükleyip götüreceğini, maddeyi hedef seçtiği için de ara­daki ahlâk ve fazîlet adına ne varsa hepsini çiğneyip atlayacağını haber veriyor. Bununla, ayakta durabilmek için yalnız maddî refahın hiçbir za­man yeterli olamıyacağına işârette bulunarak müʹminlere en sağlam ve sıhhatli bilgiyi sunuyor

ALLAH DİLESEYDİ İNSANLARI BİR TEK ÜMMET YAPARDI

«Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi. »

Kudreti her şeye yetip hâkim olan ve kâinatın her zerresine nüfuz eden Allah, dileseydi insanların hepsini Tevhît İnancı üzere biraraya geti­rir, bir tek ümmet olma düzeyine eriştirirdi. Ama neden böyle yapmayı di­lemedi? Üzerinde ciddi şekilde durduğumuzda, şu tablo karşımıza çıkar: O takdirde insanlar arasındaki bilgi alış-verişi olmaz; rekabet kalkar, ça­lışma bu kadar azimli ve verimli olmaz ve dünyada şu gördüğümüz ilim, teknik ve bu ikisiyle geliştirilen medeniyet diye fazla bir şeye rastlanmazdı. Herkes bir lokma, bir hırka ile yetinir; sürtüşme, tartışma, didinme, araştır­ma diye bir şey olmazdı. Zira öyle bir ortamda insan oğullarının içlerinde hırs, üstün gelme arzusu bulunmazdı. Bütün bunlar, bugünkü dünyamızda kurulan hayat kanununa ters düşer, dünyanın yaratılması bir bakıma hik­metsiz kalırdı.

Nitekim ilgili âyetin son kısmında, «Onlar durmadan anlaşmazlık ha­lindedirler, » yani ihtilâf edip duruyorlar, buyurularak, dünya hayatında muhtelif ümmetlere ayrılan insanların içlerine yerleştirilen hırs, bencillik, rekabet, üstün gelme arzusundan doğan anlaşmazlığın asıl sebeplerinden biri açıklanmış oluyor. Akıl, idrâk, zekâ, indirilen kitap, gönderilen peygam­ber, insanın mayasında bulunan bu gibi duyguları meşru sınırlar içine al­maya, İlâhî rızaya çevirmeye yöneliktir.

İNSANLAR MELEKLERDEN AYRI VASIFLARDA YARATILMIŞLARDIR

İnsanlar bir tek ümmet halinde, aynı imân ve irfan düzeyinde yaratılıp içleri ve dışları her türlü kir ve pislikten, kötülük ve haksızlıktan tertemiz tutulmuş olsalardı, melekler gibi olmaları gerekecekti. Oysa Cenâb-ı Hak, yeryüzünde melek yaratmayı dilememiş, melekî ve şehevî sıfatlarla dona­tılmış ayrı bir canlı türü meydana getirmeyi ezelde takdîr etmiştir. O ba­kımdan kendinde zıt sıfatları taşıyan insanların bir tek ümmet haline ge­lip kavgasız, gürültüsüz, tartışmasız ve rekabetsiz bir hayat yaşamaları düşünülemez. Kur’ân, insan denilen çok mükemmel canlıdan amacın me­lekler derecesinde olmadığını, yani Allah’ın bu vasıfta bir canlı yaratmayı murat etmediğini belirtiyor. İhtilâfın, rekabetin, hırs ve sınırsız arzuların tehlikeli boyutlara ulaşmaması, aile ve toplumları tedirgin edecek kadar azgınlık göstermemesi için de Cenâb-ı Hak, Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) kadar yüz binin üstünde nebi ve resûl göndermiş, yü­zün üstünde kitap ve sahife indirmiştir. O bakımdan «Ancak Rabbinin mer­hamet ettiği kimseler müstesna» buyurularak, Allahʹın muradının insanları bu çekişmeli hayatta meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik bulunduğuna işâret edilmiştir.

ALLAH’IN ÇİZDİĞİ HAYAT YOLU

Hayatın yolu dikenlerle, fakat onların yanında yer alan güllerle do­ludur. Biri üzer diğeri sevindirir. O halde Allah sevgisiyle başlayıp, imân şerefiyle biten bir hayat, en mutlu hayattır. Dikenler onun için birer uya­rıdır; silkinme ve toparlanmayı ilhâm eder. Güller onun için geçici bir fe­rahlığı, fakat asıl ferahlık ve neşenin yolun sonunda başlayacağını fısıldar.

Dünya hayatında insanın elde edebileceği en büyük nîmet, Allah’ını tanıması ve Oʹna kullukta bulunmaktan zevk duymasıdır. Böylece kısa bir ömür içinde önümüzü aydınlatacak birkaç hakikatı idrâk etmemiz ve bizi karanlığa iten birkaç yanlışı ortadan kaldırmaya muvaffak olmamız, bizi her iki âlemde de mutlu ve bahtiyar kılar.

O halde yolumuzun üzerine konulan güllerden derleyebilmemiz, diğer bir tabirle geçici nîmetlerden yararlanabilmemiz için, hem kendimizi meşru sınırlar içine almak, hem de bir takım külfetlere katlanmak zorundayız.

Böylece hayatın dikenli ve güllü yolunda ilerlerken insanlar genellikle ikiye ayrılırlar: Bir kısmı sadece dünyayı ve taşıdığı nimetleri amaç olarak seçerken yolun nereye kadar uzandığını hesaba katmaz. O yüzden de mad­deyi gaye seçtiğinden, hem yaratılışının hikmetini düşünemez, hem de ga­yesine erişmek için her şeyi kendine mubah sayma gafletine düşer.

Kur’ân, dünya hayatının bize neler verebileceğini, neler veremiyeceğini çok açık hatlarıyla belirtmiştir. Bize düşen, yasak olanlarla, yasak ol­mayanlar arasındaki sınırı bilip hayatımızı ona göre düzene sokmaktır. Hayat bir yarıştır, diyerek bu sınıra iltifat etmeden koşmak, elbette ki in­sanı kurtulması zor bir çukura düşürebilir. Ama hayatı, ruhun ebedî yolcu­luğunda bir aşama olarak gördüğümüz gün, o yarışın gerçek manasını öğ­renmiş oluruz. Bir düşünürün de dediği gibi, «Hayattan yakınanlar, ondan olmayacak şeyler isteyenlerdir. »

Şüphesiz ki, az olan, kısa olan her şey gibi, hayat da kıymetlidir. An­cak bu kısa süreyi tamamlarken karşımıza iki yolun çıkacağını hiçbir za­man unutmamamız gerekir. Yollardan biri Cennet’e, diğeri Cehennemʹe uzanır. Seçme hakkı insanın hür irâdesine bırakılmıştır. Kur’ân, hayata hevesle atılan ve henüz yaratılışın hikmetini kavrayamıyan gençlere bu iki yolun öğretilmesini tavsiye eder. Çocuğun yedi yaşına girince namaz ile emredilmesi, on yaşına girince ibâdete iyice ısınmasının sağlanması bu hikmete dayalıdır.

Konumuzla ilgili 119. âyetle, Cenâb-ı Hak, insanlara olan merhameti gereği karşımıza çıkan iki yolu hatırlatmakta ve doğru olanı telkîn edip bizi serbest bırakmaktadır: «Ve Rabbin sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: And olsun ki, Cehennemʹ) tamamen cinlerden ve insanlardan (olan günah­kâr suçlularla) dolduracağım. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, tarihin birçok dönemlerinde azıp sapıtan millet­leri, daldıkları inkâr ve ahlâksızlık uykusundan, aklı eren söz sahiplerinin uyandırmadıkları konu edildi. O yüzden maddî refahla Allahʹa imân ve iyi ahlâk arasında ciddi hiçbir denge kuramadıkları için kendilerine yazık et­tikleri belirtildi. Sonra da insanların hepsinin bir tek ümmet kılınmadığı üzerinde durularak hikmetine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, gelip geçen bazı milletlerin hayatından anlatılan safhaların, mü’minlerin kalblerini yatıştırmaya yönelik bulunduğu bildirili­yor. Arkasından İlâhî hükmün değişmiyeceği, plânda bir aksamanın olma­yacağı, tarihin gerektiğinde tekerrür edeceği hatırlatılıyor. Eninde sonun­da dönüşün Allah’a olacağı açısından hareketle, insan için en büyük dev­let ve nîmetin Cenâb-ı Hakk’a ibâdet olduğu ve esasen yaratılmasının en önde gelen hikmetinin bundan kaynaklandığı açıklanarak HÛd sûresi nok­talanıyor.