Tevbe Suresi 117-119. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

117.

Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

Diyanet İşleri

118.

Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah'(ın azabın)dan yine O'na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

119.

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

117- And olsun ki, mü’minlerden bir kısmının kalbleri kaymak üze­re iken Allah, Peygamberi (münâfıklara izin verdiğinden dolayı affettiği gibi) sıkıntılı anda ona uyan Muhacirlerle Ansârʹı tevbeye muvaffak kıl­dıktan sonra tövbelerini kabul buyurdu. Şüphesiz ki O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

118- Ve geriye kalan o üç kişinin de, bütün genişliğiyle beraber (öy­lesine bunalmışlardı ki) yeryüzü onlara dar gelip, vicdanları için için on­ları sıkıp durduktan ve Allahʹtan başka sığınacak bir (kapı) bulunmadığını kesinlikle anladıktan sonra eski hallerine dönmeleri için onları tevbeye, muvaffak kıldı. Şüphesiz ki Allah tevbeleri çokça kabul edendir ve O çok merhametlidir.

119- Ey imân edenler! Allah’tan korkup (kötülüklerden) sakının ve doğrularla beraber olun.

İLGİLİ HADÎSLER

«Doğruluğa gerekli olun; çünkü doğruluk iyiliğe götürür, iyilik ise Cen­net’e ulaştırır. Adam hep doğru söyler ve doğruluğu seçip benimser de Al­lah yanında «doğru» diye yazılır. Yalandan kaçının; zira yalan ahlâksızlı­ğa götürür, ahlâksızlık ise (Cehennem) ateşine çekip götürür. Adam dur­madan yalan söyleye, söyleye ve yalanı benimseye, benimseye Allah ya­nında «yalancı» diye yazılır. » (Müslim/birr: 103, 104, 105- Buharî/edeb: 69- Ebû Dâvud/edeb: 80- Tirmizî/birr: 46- İbn Mâce/mukaddeme: 7, duâ: 5- Dâremî/rikak: 7- Taberânî/kelâm: 16- Ahmed: 1/3, 5, 7, 8, 9, 11, 384, 405, 432)

«Kim yalan söylemeyi ve yalan ile amel etmeyi bırakmazsa, Cenâb-ı Hakk’ın o kimsenin (oruç tutup) yeme ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yok­tur. » (Buharî: 4/902)

PEYGAMBERʹİN (A. S. ) TEVBESİ

«And olsun ki, Peygamberi affetti.. »

Meâlindeki âyetin açık anlatımından, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in tevbesinin kabul edildiği anlaşılıyor. Nitekim İbn Abbas (R. A. ) bu tevbe­nin, «Allah seni affetsin veya affetti, neden onlara izin verdin? » meâlin­deki 43. âyetle ilgili olduğunu söylemiştir. Ancak bu bir günah ve hatâdan dolayı değil, daha yararlı ve daha uygun olanı terketme sebebiyledir. Zi­ra tevbe, mutlaka günahtan dolayı yapılmaz, daha az ibâdetten daha ço­ğuna yönelmek, az zikirden çok zikre önem vermek gibi hususlarda kü­çük bir ihmal veya aksatmadan dolayı tevbe edilerek Allah’a karşı mah­viyet ve teslimiyeti içten dışa aksettirme niyetini yansıtır.

İlim adamlarımızdan bir kısmı, Muhacirin ve Ansar’ın tevbelerinin ka­bul edildiği açıklanırken, onlara bir şeref ve bir İlâhî iltifatta bulunmak için, onlarla birlikte Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in tevbesinin de kabul buyurulduğu belirtilmiştir, diyerek Ashab-ı Kirâmʹın şanına lâyık bir yo­rumda bulunmuşlardır. Nitekim Peygamber’e (A. S: ) şeref, itibar ve iltifat sunmak için Enfal sûresi 41. âyette, «Bilin ki (savaşta) elde ettiğiniz gani­metin beşte biri Allah içindir; Peygamber’e, yakınlarına, yetimlere, yoksul­lara ve yolda kalmışlara aittir. » buyurulmuştur.

MUHACİRİN VE ANSARʹIN TEVBELERİNİN KABULÜ

«Sıkıntılı anda Ona uyan Muhacirʹlerle Ansar’ı tevbeye muvaffak kıldıktan sonra tevbelerini kabul buyurdu. »

Bilindiği gibi, Tebûk seferi çok sıcak bir mevsime rastlamıştı. Yeterli gıda maddesi de yoktu. Küflenmiş hurma, kokuşmuş içyağı, güvelenmiş arpa unundan bile açlığı giderecek miktarda mevcut değildi. Üstelik Huneyn savaşından ve Tâif kuşatmasından da yeni dönülmüştü. Mücahitler henüz yorgunluklarını atmış değillerdi. Bir yandan da münafıkların moral bozucu propagandaları sürüp gitmekteydi. Bütün bu olumsuz ortam ve se­bepleri düşündüğümüzde durumun ne kadar nazik olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Münafıkların çoğu bu sefere katılmadı; bir kısmı ise, istemiyerek, sırf zevahiri kurtarmak için katıldı. Böylece o çok sıkıntılı anlarda Muhacirin ve Ansar’dan bir kısmının da kalbleri kaymaya hazır duruma geldi. Son anda Allah yardım etti de kendilerini bu kaymadan kurtarabildiler. Onla­rın pişmanlık duyup üzülmeleri, tevbeye muvaffak kılınmalarının belirtisi oldu. O sebeple Allah onların tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü Allah müʹminlere çok merhametli ve çok şefkatlidir; yeter ki, onlar niyetlerini hâlis kılıp kalblerinin az da olsa kaymasından pişmanlık duysunlar..

Bu olay bize, bazı hallerde insanın nefsanî arzularının ağır basabile­ceğini, o yüzden kalblerin az veya çok Allah yolunda hizmetten geri kalıp başka bir cihete meyledebileceğini, ancak böyle anlarda tehlikeyi sezip pişmanlık duymanın İlâhî rahmetin tecellisine vesîle olabileceğini hem ha­tırlatıyor, hem de öğretiyor.

GERİYE KALAN ÜÇ KİŞİ

«Ve geriye kalan o üç kişinin »

Onlardan biri, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle beraber başta Bedir ol­mak üzere bütün savaşlara katılan ve İkinci Akabe beyʹatında İslâmʹa gir­miş bulunan Kâb b. Mâlik (R. A. ) idi. Diğer ikisi ise, Bedir savaşına katılan bahtiyarlardan Mürare b. Rebi’â el-Ansarî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfîʹdir.

Tebûk seferine çok sıcak, kurak bir mevsimde, Kur’ân’ın tabiriyle sı­kıntılı anda veya dönemde çıkıldığı için imanlarında ve dindarlıklarında sa­mimi olan Kâb, Mürare ve Hilâl gibi müʹminler de gevşeklik gösterip se­fere katılmamışlardı. Katılmayan münafıkların ise, seksenin üstünde oldu­ğu söylenir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Tebûk seferinden şanla, şerefle dönünce sözü edilenlerden çoğu sefere katılmayıp geride kalmalarını hak lı sebeplere dayandırmak için birtakım yalanlar uydurdular, sonra da işin vehametini idrâk ederek pişmanlık duydular, tevbe ve istiğfarda bulunup Allah’tan bağışlanma dilediler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de olayın za­hirine göre hükmederek onları daha fazla kınamayıp affetti. Geriye kalan üç kişi ise, doğruyu söyleyerek hiçbir mazeretlerinin bulunmadığını, sade­ce bir yılgınlık, gevşeklik ve isteksizlik neticesi sefere katılmadıklarını açık bir dille anlattılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunlara, «Gidiniz Allahʹın emri gelinceye kadar evinizde bekleyiniz! » buyurdu ve Müslümanların, on­lar hakkında İlâhî emir gelinceye kadar, kendileriyle ilişki kurmamalarını tavsiye etti. Aradan elli gün gibi uzun bir süre geçtikten sonra 118. âyet indi ve böylece tevbelerinin kabul buyurulduğu açıklandı.

İslâm tarihinde bu önemli olay, gerçek mü’minlerle, içi nifak ve şikak dolu olan münafıkları birbirlerinden ayırt eden bir kıstas oldu. Herke­sin kaç kırât olduğu ortaya çıktı. Dost-düşman birbirinden farkedilir du­ruma geldi. O bakımdan gerek tefsîr, gerekse siyer kitaplarında Tebûk se­ferine çok geniş yer verilmiş ve olay bütün teferruatıyla nakledilmiştir. Biz sadece özetini vermeye çalıştık.

Alacağımız ders ve ibret:

Din, her zaman fert ve toplumun çelik zırhıdır. Ahlâk ve fazîlet, sabır ve ferağat bu zırhın halkalarını oluşturur. Yeterince din kültürü almamış, kalb ve vicdanını kutsal değerlerle donatmamış fert ve toplumlar, çok sür­mez kendi kendilerini tasfiye ederler. Tebûk seferine çıkıldığı zaman, bu düzeyde olanlar kendilerini gerçek mü’minlerden tecrit edip bir bakıma tasfiyeye tabi tuttular. Onun için ekonomik yönden sıkıntı içinde olan toplum ve milletler yaşayabilmiştir, fakat din, ahlâk ve fazîletten, her türlü kutsal değerlerden yoksun milletler fazla yaşayamamıştır. Çünkü kendi­lerini her türlü kötülük ve zararlı şeylerden koruyan çelik zırhı kuşanmamışlardır. Mekke de 13 yıl ölüm-kalım mücadelesi verip her türlü açlık, işkence ve sıkıntıya göğüs germesini bilen bir avuç Müslümanın çok geç­meden çeyrek asır içinde dünyanın en güçlü devletini oluşturdukları en tatmin edici misallerin başında gelir. Giyindikleri çelik zırh, her türlü tazyika mukavemet edebilmiştir.

BİR BAŞKA SINAV

Yukarıda isimlerini belirttiğimiz üç kişi uzun bir süre ilgisiz kendi hal­lerine bırakılınca, olaydan haberdar edilen Gassan meliki, Kâb b. Mâlikʹe şu meâlde bir mektup yazıyor:

«Ey Ansar’ın ileri gelenlerinden Kâb b. Mâlik! Bize kadar ulaşan ha­berlere göre, senin yakın arkadaşın Muhammed, sana çok eza ve cefa ediyormuş. Oysa Allah seni zillet ve meskenet yurdunda ve bir kenara iti­lecek bir yerde (ülkede) yaratmamıştır. Bize gel, sana gereken bütün ilgi ve saygıyı gösterelim!. »

Kâb b. Mâlik (R. A. ) bu mektubu alınca, «Bu da ayrı bir belâ ve imti­han!. » diyerek onu yırtıp ocağa attı. Allah ve Peygamberine olan samimi imânını bu gibi geçici makam ve şöhrete tercihte bir an olsun tereddüt etmedi. Onun için başına gelen sıkıntıyı, karşısına çıkan çetin sınavı ba­şarıyla neticelendirdi ve sonunda ilâhî gufran ve rahmete mazhar kılına­rak tevbesi kabul edildi.

Bu olay bize çok önemli bir hususu telkîn ediyor: Bazı istisnalar dı­şında hiçbir nîmet külfetsiz değildir; kaldı ki o nîmet imân cevheri ve Âhiret mutluluğu olursa.. O bakımdan Allahʹa dosdoğru imân eden mü’minlerin karşısına birtakım zorluklar çıkabilir, üzerlerine sıkıntılar çökebilir, başlarına belâ ve musîbetler gelebilir. Bütün bunlar birer sınav, birer de­neme mahiyetinde tezahür ederler. Elde edilen veya erişilen nîmetin kül­fetsiz, sınavsız, karşılıksız olmadığını kalb ve kafalara neşter vururcasına işlerler. İmân ve irfanını her türlü geçici zevk ve heveslerin, makam ve şöhretlerin üstünde tutup olaylar karşısında sabr-u-sebat gösteren mü’minlerdir ki, tarihin birçok dönemlerinde bağlı bulundukları toplum ve mil­let için rahmet olmuşlar ve isimleri anılmaya lâyık görülmüşlerdir.

OLAYIN ASKERÎ VE SOSYAL YÖNÜ

Olayın toplum üzerindeki olumlu tesirleri ve elde edilen sonuçları ne­lerdir? İlk bakışta, sadece üç kişiyle ilgili bir tesir halkası gibi görünüyor­sa da aslında psikolojik yönden İslâm Devletiʹnin sınırları içinde bulunan bütün müslümanları ve gayr-i müslim vatandaşları tam bir disiplin altında tutacak, yalan ve yapmacık söz ve davranışlarla Allahʹı aldatmanın müm­kün olmayacağını isbatlayacak; İslâmiyet’in doğruluk ve samimiyetten baş­kasını kabul etmeyeceğini ortaya koyacak; memleketin ve İslâm’ın gele­ceğini belirleyecek savaşın önemine bir defa daha dikkatleri çekecek; di­nin, ahlâkın ve ülkenin selâmeti için savaşmıyanların İslâmʹda yeri olma­dığını ilân edecek çok kapsamlı bir hadisedir. Nitekim Tebük seferine ka­tılmayan münafıklarla ve birkaç mü’minle ilgili Kurʹânʹın geniş açıklama­da bulunmasının ve Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin kararlı, ciddi ve va­kur tutumunun, sözü edilen müsbet sonuçları doğurduğunu dost ve düş­man kabul etmektedir.

Olayın başka yararları:

a) Büyük davalar, büyük gayretler, sabırlı çalışmalar ister.

b) Dünya ve Âhiret mutluluğunu va’deden İslâmiyet, mutlak fedakâr­lık bekler.

c) Kur’ânʹa göre, askerlik kutsal bir görevdir ve birçok hikmetleri içer­mektedir. Her müʹminin bu şerefli vazifeyi gönül rahatlığı, kalb yatışkanlığıyla yerine getirmesi şarttır.

d) Düşman büyük bir tehlike arzediyorsa, bunu önceden tesbit edip gereken bütün tedbirleri almak vaciptir. En küçük bir ihmal, büyük bir gü­nah doğurabilir.

e) Allahʹa, Peygamberʹe ve Âhiret’e dosdoğru imân eden müʹminlerin savaş ve ölümden korkmadığını isbatlamak çok lüzumludur. Çünkü böy­le bir atmosferin oluşturulması düşmanın moralini bozar.

İMAN VE DOĞRULUK

«Ey imân edenler! Allahʹtan kor­kup (kötülüklerden) sakının ve doğrularla beraber olun. »

İlgili âyetle münafıkların yalancı oldukları ve bazı müʹminlerin de du­rumlarını kurtarmak için yalan söyledikleri açıklandıktan ve İslâmʹın in­san unsuruyla ilgili asıl amacı belirlendikten sonra, bütün mü’minlere iki önemli husus emredilerek konu noktalanıyor:

a) Allah’tan korkup her türlü yalan, dalkavukluk, yapmacık söz ve davranışlardan sakınmak,

b) Ve ancak doğrularla beraber olmak..

İmân hiçbir zaman nifaka yer vermez; doğruluk hiçbir zaman yanlışla ve yalancılıkla arkadaşlık etmez. Kendini olduğundan başka göstermeye çalışanlar sadece budalalıklarını ortaya koymuş olurlar. O bakımdan ni­fak, imanın iflâsının; yalan, doğruluğu kaybetmenin görüntüsü sayılır.

Âyette birkaç incelik daha söz konusudur:

- Doğruluğun kaynağı hakiki imândır.

- İman, Allah korkusunun değişmiyen kapısıdır.

- Allah korkusu ise, iyi, doğru, yararlı ve faziletli olmanın değişmez terazisidir.

- Münafıkta hakiki imân bulunmadığı için o hep yalancıdır, ikiyüzlü ve sahtedir; dalkavuk ve riyakârdır. İmanı zayıf olanlar ise, bazan yalana meylederler, bazan kötülük işlerler; sonra da pişmanlık duyup dönüş yap­mak için mücadele verirler.

Nitekim Enfâl sûresinin baş kısmında hakiki müʹminlerin, Allah’ın hu­zurunda ve indirdiği âyetleri karşısında nasıl derin bir ilgi duydukları, ken­dilerine has iki sıfatla açıklanmış ve onu izleyen âyetler ise, o müʹminlerin diğer güzel vasıflarını belirterek hepsini sağlam imân doğrultusunda bütünleştirmiştir. Tevbe sûresindeki 119. âyet ise, mü’minlerin o vasıflarını iki değer ölçüsüne ircaʹ edip bir özet halinde gönüllere işlemektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Tebûk seferine katılmayan münafıklarla bazı mü’minler konu edinildi. Sırf uyuşukluk ve isteksizliklerinden dolayı sefere iştirak etmiyen ve sonra derin bir pişmanlık duyup tevbe edenlerin affe­dildiği açıklandı. Sonra da imânın iki önemli semeresi üzerinde duruldu: Takvâ ve doğruluk.

Aşağıdaki âyetlerle itibarlı, şerefli, hür ve müstakil bir devlet olma hüviyetiyle ortaya çıkan İslâm Devletiʹnin temeli en sağlam şekilde atılır­ken ve kötü niyetli düşmanlarının gözü korkutulurken Medine halkına ve çevresindeki bedevilere savaşa katılmamanın hiç yakışmıyacağı belirtiliyor. Çünkü kurulan bu kutsal devletin ilk nîmet ve şerefinin onlara ait olacağı­na işâret edilerek iyi düşünmeleri isteniliyor. Allah yolunda atacakları her adımdan, aşacakları her vadiden dolayı kendilerine büyük mükâfat ve se­vâp verileceği müjdeleniyor. Sonra da düşman savaş için seferber olunca, mü’minlerin de topyekûn savaşa çıkmaları, ancak ülkenin ilim ve irfa­nına hizmet eden ilim adamlarının bundan istisna edilmeleri bildiriliyor.