MEÂLİ:
116- Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sâhiplerinin yeryüzünde fitne ve fesâdı yasaklamaları gerekmiyor muydu? Onlardan kurtardığımızın pek azı ancak (bu fazîleti gösterip mücâdele etmişti). O zulmedenler ise kendilerine sunulan refahın peşine düştüler, zaten onlar suçlu günahkârlar idiler.
117- Rabbin, halkından, kendilerini (ve çevrelerini) düzeltenler bulundukça kasabaları haksız yere yok edecek değildir.
118- Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi. (Görüldüğü gibi) onlar durmadan anlaşmazlık halindeler.
119- Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesnâ. Zaten Rabbin insanları bunun için (bu duygu ve düşüncede) yaratmıştır. Ve Rabbinin şu sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: «And olsun ki, Cehennemʹi tamamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım».
İLGİLİ HADÎSLER
«İnsanlar zâlimi gördüklerinde onun elinden tutup (zulmüne) engel olmazlarsa, çok sürmez Allah hepsini kendi yanından (göndereceği) bir azâp ile azâplandırır. » (Ebû Dâvud/melahim: 17- Ahmed: 1/5, 7- Tirmizî/fiten: 8, tefsîr: 5, 117)
«Yahudîler gerçekten yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkan ya ayrılmışlardır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hepsi ateştedir, ancak bir fırka değil.. »
Bunun üzerine soruldu:
- O bir fırka kimlerdir?
- Benim ve ashabımın yolu üzerinde bulunanlardır, diye cevap verdi. » (Dâremi/siyer: 75- Tirmizî/imân: 18- İbn Mâce/fiten: 17- Hâkim)
«Cennet ile Cehennem tartışırlar: Cennet, bana ne oluyor da sadece insanların zayıfları, makam ve mevki sahibi olmayanları giriyor! dedi. Cehennem de, ben, büyüklük taslayanlar, zorba zâlimler için seçilip tercîh edildim, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Cennetʹe: Sen benim rahmetimsin. Seninle dilediğime merhamet ederim, buyurdu. Cehennemʹe de: Sen benim azabımsın; seninle dilediğimden intikam alırım. Sizden her biriniz için dolup taşacağı (kimseler) vardır. Cennetʹe gelince: Onda devamlı bir fazlalık meydana gelecek, Allah onun fazlalığına oranla Cennetlik meydana getirinceye kadar devam edecek. Cehennemʹe gelince. O, durmadan, daha da var mı? diyecek ve bu hal, Aziz olan Rab, kudret ayağını onun üzerine koyuncuya kadar devam edecek. İşte o zaman Cehennem, izzetin hakkı için yeter, yeter! diyecek. » (Buhari/tevhîd: 25- Ahmed: 2/507)
AKLI EREN SÖZ SAHİPLERİNİN GÖREVİ
«Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sâhiplerinin yeryüzünde fitne ve fesadı yasaklamaları gerekmiyor muydu? »
İlgili âyetle, tarihte gelip geçen milletlerden çoğunun azgınlıkları, bozgunculukları; fazîleti bırakıp rezileti seçmeleri, hayat dizginlerini nefis ve İblîsin ellerine vermeleri yüzünden yıkılıp yok edildikleri hatırlatılırken, içlerinde aklı eren söz sahiplerinin o gidişe ve tuğyan eden anarşiye karşı susmayı tercih ettiklerine parmak basılıyor ve yaşamakta olan milletler, özellikle İslâm ülkeleri uyarılıyor.
Bir milletin iç yapısında idare edenlerle idare edilenler, aklı eren söz sahipleriyle, kendilerini nefis akıntısına bırakanlar arasındaki mesafe iyice açılır, aradaki irtibat kopar, otorite ve disiplin kalmaz, herkes kendi başına buyruk olursa, sahayı bir anda ahlâksız şirretler, vurguncu zorbalar, sömürücü düzenler doldurmaya başlar ve bu hal biraz daha ihmal edilirse, o ülkenin yıkılması, başka bir millete yem olması kaçınılmaz bir çizgiye gelip dayanır.
O bakımdan Kurʹân-ı Kerîm, aklı eren söz sahiplerini «Ulû-Bakiyye» tabiriyle anmıştır ki, bu çok anlamlı ve çok düşündürücü bir ifade tarzıdır. Nitekim müfessirlerle lûgatçılar bu tabiri şöyle açıklamışlardır:
a) Dindarlar,
b) Aklı eren söz sahipleri,
c) İyiyi kötüden ayırt edebilenler,
d) İyilik ve fazîleti şiar edinenler,
e) Geçmişin iyi ve yararlı hasletlerini koruyanlar..
Kendilerini sözü edilen düzeye getirenler, fitne ve fesat havası eserken, ortalık karışıp anarşi kol gezerken, aile ve toplum büyük bir ahlâkî çalkantı içinde bulunurken susup yerlerinde otururlar da, bize dokunmayan yılan bin yaşasın, şeklinde düşünürlerse, kendileri de aynı suç ve günahlara katılmış kabul edilirler ve gelecek azâp hepsini kasıp kavurur.
Dinin, aklın ve faydalı örfün, iyi, yararlı kabul ettikleri hususlarla yaşanmasını sağlamaya, bu üç temel direğin kötü ve zararlı gördükleri şeyleri yasaklamaya çalışanların hemen her devir ve dönemde az oldukları, çoğunun da kendilerine düşeni yapmadıkları görülmüştür. İlgili âyetle bilhassa bu ortamlara dikkatler çekiliyor. İlim ile işlenmemiş zekâ, ayarı bozuk saat gibidir: kâh ileri gider, kâh geri kalır, denildiği gibi. İrfan ile beslenmemiş, imân ile güçlendirilmemiş akıl da, yoldaki tehlike işaretlerini görmeyecek kadar şaşkındır.
O halde aile ve toplum üzerinde ahlâkî disiplini sağlayacak güçlerin felce uğradığı, hayasızlığa alkış tutulduğu ve o yüzden sahanın tamamıyla ahlâksız maddecilere, sapık zorbalara terkedildiği bir ülkenin zevali pek yakın sayılır.
Görülüyor ki, Kur’ân, bir ülkenin yıkılmasında bâtıl inançların, putperestliğin, ahlâksızlığın, anarşinin ve haklara saygısızlığın nazım rol oynadığını haber vererek gereken uyarıyı yapıyor.
YALNIZ EKONOMİK GÜÇ YETERLİ MİDİR?
İslâm, her iki hayatı birden kucaklamış, birini diğerine feda etmeye rıza göstermemiştir. «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan O’dur. » meâlindeki âyetle, hayat ve ölümün hikmetlerinden biri üzerinde duruluyor ve insanın dünyaya getirilmesinin sebep ve hikmetlerinden birine parmak basılıyor: «Kim daha güzel iş ve amelde bulunacak.. » O halde, Allah’a dosdoğru imân eden kimselerin herkesten daha çalışkan, daha verimli ve daha sağlam iş yapması gerekmektedir. Biz buna «vâciptir» de diyebiliriz.
Ancak mü’minin yapacağı en güzel iş ve amelin iki yüzü bulunmalıdır: Biri dünyaya, diğeri âhirete yönelik olmalıdır. O zaman ekonomik güç, imân gücüyle birleşip denge ve düzenini bulmuş olur. O denge ve düzenini bulunca da toplum ve aile rahat ve huzura kavuşur. Millet sağlam iki kuvvetin desteğinde hayatiyetini sürdürme şansına erişir.
Bir iş adamının, «Ekonomi azgın ata benzer; üzerinde durmak hüner ister. » dediği gibi, bu azgın atın ağzına hem iyi bir gem gerekir, hem de üzerinde durabilmek için, Allahʹa dosdoğru imânla birlikte birtakım yeteneklere ihtiyaç vardır.
O halde Müslüman ülkelerin ayakta durabilmesi için iki şeye, su ve hava kadar ihtiyaçları vardır: Allah’a imân temeli üzerinde yükselen faziletli, ahlâklı nesiller yetiştirmek, sonra da durmadan çalışmak suretiyle büyük bir ekonomik güç oluşturmak..
İşte bu iki güç arasında sağlam bir köprü kurulduğu takdirde, problemler çözülür, dertler ortadan kalkar, sıkıntılar giderilir» ahlâksızlık frenlenmiş olur.
Kur’ân 116. âyetin son bölümünde, «O zulmedenler ise, kendilerine sunulan refahın peşine düştüler. Zaten onlar suçlu günahkârlar idiler. » buyururken, dindarlık, iyi ahlâk ve faziletten nasibini almayan refahın, diğer bir tabirle ekonominin tam bir vurdum duymazlık havası içinde toplumu peşinden sürükleyip götüreceğini, maddeyi hedef seçtiği için de aradaki ahlâk ve fazîlet adına ne varsa hepsini çiğneyip atlayacağını haber veriyor. Bununla, ayakta durabilmek için yalnız maddî refahın hiçbir zaman yeterli olamıyacağına işârette bulunarak müʹminlere en sağlam ve sıhhatli bilgiyi sunuyor
ALLAH DİLESEYDİ İNSANLARI BİR TEK ÜMMET YAPARDI
«Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi. »
Kudreti her şeye yetip hâkim olan ve kâinatın her zerresine nüfuz eden Allah, dileseydi insanların hepsini Tevhît İnancı üzere biraraya getirir, bir tek ümmet olma düzeyine eriştirirdi. Ama neden böyle yapmayı dilemedi? Üzerinde ciddi şekilde durduğumuzda, şu tablo karşımıza çıkar: O takdirde insanlar arasındaki bilgi alış-verişi olmaz; rekabet kalkar, çalışma bu kadar azimli ve verimli olmaz ve dünyada şu gördüğümüz ilim, teknik ve bu ikisiyle geliştirilen medeniyet diye fazla bir şeye rastlanmazdı. Herkes bir lokma, bir hırka ile yetinir; sürtüşme, tartışma, didinme, araştırma diye bir şey olmazdı. Zira öyle bir ortamda insan oğullarının içlerinde hırs, üstün gelme arzusu bulunmazdı. Bütün bunlar, bugünkü dünyamızda kurulan hayat kanununa ters düşer, dünyanın yaratılması bir bakıma hikmetsiz kalırdı.
Nitekim ilgili âyetin son kısmında, «Onlar durmadan anlaşmazlık halindedirler, » yani ihtilâf edip duruyorlar, buyurularak, dünya hayatında muhtelif ümmetlere ayrılan insanların içlerine yerleştirilen hırs, bencillik, rekabet, üstün gelme arzusundan doğan anlaşmazlığın asıl sebeplerinden biri açıklanmış oluyor. Akıl, idrâk, zekâ, indirilen kitap, gönderilen peygamber, insanın mayasında bulunan bu gibi duyguları meşru sınırlar içine almaya, İlâhî rızaya çevirmeye yöneliktir.
İNSANLAR MELEKLERDEN AYRI VASIFLARDA YARATILMIŞLARDIR
İnsanlar bir tek ümmet halinde, aynı imân ve irfan düzeyinde yaratılıp içleri ve dışları her türlü kir ve pislikten, kötülük ve haksızlıktan tertemiz tutulmuş olsalardı, melekler gibi olmaları gerekecekti. Oysa Cenâb-ı Hak, yeryüzünde melek yaratmayı dilememiş, melekî ve şehevî sıfatlarla donatılmış ayrı bir canlı türü meydana getirmeyi ezelde takdîr etmiştir. O bakımdan kendinde zıt sıfatları taşıyan insanların bir tek ümmet haline gelip kavgasız, gürültüsüz, tartışmasız ve rekabetsiz bir hayat yaşamaları düşünülemez. Kur’ân, insan denilen çok mükemmel canlıdan amacın melekler derecesinde olmadığını, yani Allah’ın bu vasıfta bir canlı yaratmayı murat etmediğini belirtiyor. İhtilâfın, rekabetin, hırs ve sınırsız arzuların tehlikeli boyutlara ulaşmaması, aile ve toplumları tedirgin edecek kadar azgınlık göstermemesi için de Cenâb-ı Hak, Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) kadar yüz binin üstünde nebi ve resûl göndermiş, yüzün üstünde kitap ve sahife indirmiştir. O bakımdan «Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesna» buyurularak, Allahʹın muradının insanları bu çekişmeli hayatta meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik bulunduğuna işâret edilmiştir.
ALLAH’IN ÇİZDİĞİ HAYAT YOLU
Hayatın yolu dikenlerle, fakat onların yanında yer alan güllerle doludur. Biri üzer diğeri sevindirir. O halde Allah sevgisiyle başlayıp, imân şerefiyle biten bir hayat, en mutlu hayattır. Dikenler onun için birer uyarıdır; silkinme ve toparlanmayı ilhâm eder. Güller onun için geçici bir ferahlığı, fakat asıl ferahlık ve neşenin yolun sonunda başlayacağını fısıldar.
Dünya hayatında insanın elde edebileceği en büyük nîmet, Allah’ını tanıması ve Oʹna kullukta bulunmaktan zevk duymasıdır. Böylece kısa bir ömür içinde önümüzü aydınlatacak birkaç hakikatı idrâk etmemiz ve bizi karanlığa iten birkaç yanlışı ortadan kaldırmaya muvaffak olmamız, bizi her iki âlemde de mutlu ve bahtiyar kılar.
O halde yolumuzun üzerine konulan güllerden derleyebilmemiz, diğer bir tabirle geçici nîmetlerden yararlanabilmemiz için, hem kendimizi meşru sınırlar içine almak, hem de bir takım külfetlere katlanmak zorundayız.
Böylece hayatın dikenli ve güllü yolunda ilerlerken insanlar genellikle ikiye ayrılırlar: Bir kısmı sadece dünyayı ve taşıdığı nimetleri amaç olarak seçerken yolun nereye kadar uzandığını hesaba katmaz. O yüzden de maddeyi gaye seçtiğinden, hem yaratılışının hikmetini düşünemez, hem de gayesine erişmek için her şeyi kendine mubah sayma gafletine düşer.
Kur’ân, dünya hayatının bize neler verebileceğini, neler veremiyeceğini çok açık hatlarıyla belirtmiştir. Bize düşen, yasak olanlarla, yasak olmayanlar arasındaki sınırı bilip hayatımızı ona göre düzene sokmaktır. Hayat bir yarıştır, diyerek bu sınıra iltifat etmeden koşmak, elbette ki insanı kurtulması zor bir çukura düşürebilir. Ama hayatı, ruhun ebedî yolculuğunda bir aşama olarak gördüğümüz gün, o yarışın gerçek manasını öğrenmiş oluruz. Bir düşünürün de dediği gibi, «Hayattan yakınanlar, ondan olmayacak şeyler isteyenlerdir. »
Şüphesiz ki, az olan, kısa olan her şey gibi, hayat da kıymetlidir. Ancak bu kısa süreyi tamamlarken karşımıza iki yolun çıkacağını hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Yollardan biri Cennet’e, diğeri Cehennemʹe uzanır. Seçme hakkı insanın hür irâdesine bırakılmıştır. Kur’ân, hayata hevesle atılan ve henüz yaratılışın hikmetini kavrayamıyan gençlere bu iki yolun öğretilmesini tavsiye eder. Çocuğun yedi yaşına girince namaz ile emredilmesi, on yaşına girince ibâdete iyice ısınmasının sağlanması bu hikmete dayalıdır.
Konumuzla ilgili 119. âyetle, Cenâb-ı Hak, insanlara olan merhameti gereği karşımıza çıkan iki yolu hatırlatmakta ve doğru olanı telkîn edip bizi serbest bırakmaktadır: «Ve Rabbin sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: And olsun ki, Cehennemʹ) tamamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, tarihin birçok dönemlerinde azıp sapıtan milletleri, daldıkları inkâr ve ahlâksızlık uykusundan, aklı eren söz sahiplerinin uyandırmadıkları konu edildi. O yüzden maddî refahla Allahʹa imân ve iyi ahlâk arasında ciddi hiçbir denge kuramadıkları için kendilerine yazık ettikleri belirtildi. Sonra da insanların hepsinin bir tek ümmet kılınmadığı üzerinde durularak hikmetine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, gelip geçen bazı milletlerin hayatından anlatılan safhaların, mü’minlerin kalblerini yatıştırmaya yönelik bulunduğu bildiriliyor. Arkasından İlâhî hükmün değişmiyeceği, plânda bir aksamanın olmayacağı, tarihin gerektiğinde tekerrür edeceği hatırlatılıyor. Eninde sonunda dönüşün Allah’a olacağı açısından hareketle, insan için en büyük devlet ve nîmetin Cenâb-ı Hakk’a ibâdet olduğu ve esasen yaratılmasının en önde gelen hikmetinin bundan kaynaklandığı açıklanarak HÛd sûresi noktalanıyor.