MEÂLİ:
111- Şüphesiz ki Allah, Tevratʹda, İncilʹde ve Kurʹânʹda vaʹdettiği bir hak olarak, karşılığında kendilerine Cennet verilmek üzere müʹminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Allahʹtan daha fazla va’dini yerine getiren kim? O halde yaptığınız bu alım-satımdan dolayı müjdelenip sevinin. İşte bu, selâmete giden büyük bir kurtuluştur.
112- Pişmanlık duyup tevbe edenleri; ibâdete devam edenleri, (Allahʹa) hamd edenleri; (ilim elde etmek; din, ahlâk ve fazîleti yaymak için) seyahat edenleri; rükû’ ve secde edenleri; iyilikle emredenleri, kötülükten menʹedenleri; Allahʹın koymuş olduğu hududu (şer’î hükümleri, dinî sınırları) koruyanları, (evet bu şuurlu) müʹminleri müjdele!
İNİŞ SEBEBİ
İkinci Akabe beyʹâtında Ansardan yetmiş kişi Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e bey’ât etmişlerdi. İçlerinden Abdullah b. Ravaha (R. A. ) imân zevkinin derin heyecanıyla Peygamberimize (A. S. ):
- Ey Allahʹın Peygamberi! Rabbin için ve kendin için dilediğini şart olarak bildir, demişti. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona şöyle buyurmuştu:
- Rabbim için, O’na ibâdet etmenizi ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanızı; kendim için de, canlarınızdan ve mallarınızdan savıp men’ettiğiniz şeyleri benden de savıp men’etmenizi şart olarak bildiriyorum.
Abdullah b. Ravaha (R. A. ):
- Böyle yaptığımız takdirde bizim için ne (gibi İlâhî mükâfat) vardır? diye sorduğunda, Peygamber (A. S. ) şu cevabı vermişti:
- Cennet vardır..
Onlar da itaat ve sevinçlerini belirterek hep birden şöyle demişlerdi:
- Bu alım-satım elbetteki kârlıdır; ne kaldırırız, ne de kaldırılmasını kabul ederiz.
Yukarıdaki âyetler o nedenle indirilmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl - İbn Kesîr - Kurtubî - Âlûsî - Fethülkadîr - İbn Cerîr)
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden soruldu:
- Ya Resûlellah! hangi amel daha üstündür? Cevap verdi:
- Allahʹa ve Peygamberine imân etmek...
- Ondan sonra?
- Allah yolunda savaşmak...
- Ondan sonra?
- Şartlarına uygun helâl mal ile yapılan hac... (Buharî/imân: 18, hac: 4, tevhîd: 48, 56 - Müslim/imân: 135, 136 - Ebû Dâvud/vitir: 12 - Tirmizî/mevakiyt: 13, birr: 2 - Nesâî/zekât: 49, menasik: 4, imân: 1 - İbn Mâce/menasik: 16 - Dâremî/salât: 135, cihâd: 4, rikak: 28 - Ahmed: 2/264, 287, 348, 388, 531 - 3/411 - 4/342 - 6/372, 374, 440)
Bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelerek sordu:
- İnsanların hangisi daha faziletlidir? Cevap verdi:
- Allah yolunda canıyla, malıyla savaşan müʹmin...
- Ondan sonra kim?
- Kuytu bir yerde Allahʹa ibâdet edip insanları kendi şerrinden uzak tutan müʹmin... (Buharî/cihâd: 2 - Müslim/imaret: 122, 123 - Nesâî/cihad: 7 - İbn Mâce/ fiten: 13, zühd: 24 - Ahmed: 3/37)
İbn Abbas (R. A. ) anlatıyor:
- Bir mecliste oturuyorduk, derken Peygamber (A. S. ) Efendimiz çıkageldi ve:
- Size makam ve derece bakımından insanların hayırlısını haber vereyim mi? Diye sordu. Biz de:
- Evet, ya Resûlellah! dedik. Buyurdu ki:
- Ölünceye kadar atının başını Allah yolunda tutan (dizginini elinde tutan) veya o yolda öldürülen adam... Ondan sonra kimin hayırlı olduğunu haber vereyim mi? Biz de:
- Evet ya Resûlellah! dedik. Buyurdu ki:
- Kuytu bir yere çekilip namazını kılan, zekâtını veren, insanlara kötülükte bulunmayı terkeden kimse... Size insanların en kötüsünü haber vereyim mi? Biz de:
- Evet ya Resûlellah! dedik. Buyurdu ki:
- Allah için kendisinden bir şey istendiğinde vermeyen kimse... (Dâremî/cihâd: 6 - Nesâî/zekât: 74 - Taberânî/cihad: 4 - Ahmed: 3/ 37, 41)
«Sizden birinizin Allah yolundaki yeri, evindeki yetmiş yıllık (nâfile) namazından daha üstündür. Allahʹın sizi bağışlayıp Cennetʹine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda savaşın. Kim Allah yolunda, deveden iki süt sağımı arasındaki zaman veya süt sağımında eli kaldırıp tekrar meme üzerine koyacak kadar geçen bir zaman parçası içinde savaşırsa, Cennet ona vâcip olur. » (Tirmizî/menakıb: 1 - Dâremî/mukaddeme: 8 - el-Hâkim kendi Sahîhʹinde)
«Şüphesiz ki Cennette yüz derece vardır ki, Allah onları Allah yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır. Her iki derecesi arası gökle yer arası kadardır. » (İbn Mâce/mukaddeme: 11 - Ahmed: 2/335, 339)
«Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirip gidersin. Buna gücü yetmezse, diliyle değiştirip gidersin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle (tiksinip giderme yollarını araştırsın) ki bu, imânın en zayıfıdır. » (Tirmizî/fiten: 11 - Müslim/imân: 78 - Nesâî/imân: 17 - Ebû Dâvud/ salât: 242, melâhim: 17 - İbn Mâce/fiten: 20 - Ahmed: 3/20, 49)
«Yeryüzünde bir haddin (şerʹî bir hükmün) yerine getirilmesi, yeryüzünde yaşayanlar için kırk gece yağmur yağmasından daha hayırlıdır. » (Nesâî/sarık: 7 - İbn Mâce/hüdûd: 3 - Ahmed: 2/362, 402)
TEVRAT’TA, İNCİL’DE VE KUR’ÂN’DA VA’DEDİLEN HAK
«Şüphesiz ki Allah, Tevratʹta, İncil’de ve Kurʹânʹda vaʹdettiği bir hak olarak, karşılığında kendilerine Cennet verilmek üzere müʹminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. »
İlgili âyetle, Allah yolunda cihadın önemi ve lüzumu belirtilirken, canlarıyla, mallarıyla bu yola baş koyanlar için her üç kutsal kitapta da Cennetin va’dedildiği açıklanıyor. Ne var ki, ilk nüshası kaybolan ve Musa (A. S. )dan çok sonra elde, köşe ve bucakta kalan parçaları bir araya getirilerek kitap haline sokulan Tevrat’ın M. Ö. III. yüzyıla doğru en azından değişik ifadelerle İbrânice yazılı üç ayrı nüshasının bulunduğu dikkate alınınca ve İncilʹin de İsa Peygamber’den (A. S. ) yarım asra yakın bir zaman sonra havâriler tarafından hadîs mahiyetinde Ondan işittiklerini farklı ifadelerle kaleme alıp yazdıkları düşünülecek olursa, birçok ilâhî hükümlerin zayi’ edildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Bugün elimizdeki Tevrat ve İncil nüshalarında Kur’ânʹda açıklandığı şekilde cihâd konusuna rastlamak çok zor; ancak buna işâret eden kalıntılarını tesbit mümkündür.
Tevratʹta deniliyor ki:
«Atalarının Allah’ı Rabbin sana va’dettiği gibi, süt ve bal akan diyarda ziyadesiyle çoğalasınız. »
«Dinle ey İsrâil! Allahımız Rab, bir olan Rabdır ve Allahʹın rabbı bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. » (Tevrat/Tesniye: 6/1-4)
«Sana karşı ayaklanan düşmanlarını, Rab senin önünde kıracak; sana karşı bir yoldan çıkacaklar ve senin önünde yedi yoldan koşacaklar. Ambarlarında ve elini attığın şeyde Rab senin üzerinde bereketi emredecektir ve Allahʹın Rab sana vermekte olduğu memlekette seni bereketli kılacaktır. Eğer Rabbin emirlerini tutarsan ve Onun yolunda yürürsen, Rab sana and ettiği gibi, kendisi için mukaddes kavım olarak seni durduracaktır. » (Tevrat/Tesniye: 28/7-9)
Anlaşıldığı gibi, malla, canla Allah yolunda savaşa işâret ediliyor. Ancak karşılığında dünya nimetleri, dünya cennetleri va’dediliyor. Kur’ân ilgili âyetlerle bu yanlışı düzeltip tashîh ediyor.
İncil’de deniliyor ki:
«Genç adam, İsaʹya dedi: «Bütün bu şeyleri tuttum, daha ne eksiğim var? İsa ona dedi: Eğer kâmil olmak istersen, git nen varsa sat ve fakirlere ver, göklerde hazinen olacaktır ve gel benim ardımca yürü. » (İncil/Matta: 19/21-22)
Görüldüğü gibi, İncilʹde «nen varsa (Allah yolunda) sat diye bir emir bulunuyor ki bu, bir bakıma Allah yolunda canıyla, malıyla cihâd etmeğe işârettir. Göklerin hazinesi ile de Cennet’e hem işâret ediliyor, hem de va’dediliyor. Kur’ân-ı Kerîmʹde İncil’in bu belgesi tashîh edilerek İlâhî emrin değiştirilmedik şekli açıklanıyor.
Bernaba İncil’inde ise, Cennetten net bir ifadeyle söz edilir. (İncil Bernaba: 25/34 - 96/10 - 97/11)
SAVAŞTA ÖLMEK DEĞİL, ÖLDÜRMEK
«Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. »
Her ne kadar bazı yerlerde (vav) harfi mutlak cemi’ için gelirse de, bazı yerlerde bunun aksine cümlenin gelişinden tertip ifade ettiği görülür. İlgili âyetteki (vav) bunlardan biridir.
Kurʹân’ın bu ve benzeri yerlerindeki açık anlatımından, savaşlarda körükörüne ölmenin değil, ölmeden öldürmenin temel kaide olduğu anlaşılıyor. Ancak öldürmekten önce Allah yolunda savaşmanın taşıdığı yüksek hikmete bakılınca, az kan dökerek çok iş başarmaya ve böylece sonuca varmaya işâret edildiğinde şüphe yoktur. Çünkü «Allah yolunda savaşırlar» cümlesi, girişilen savaşın İlâhî rızaya, Oʹnun isminin yüceltilmesine yönelik bulunduğunu, keyfi adam öldürmenin, şehirleri, medeniyetleri yok etmenin; kadın, yaşlı, çocuk ve savaşa katılmayan din adamlarını öldürmenin bu amaca ters düştüğünü ilhâm etmektedir.
O nedenle Kurʹân’da bir konuyla ilgili âyet tefsîr edilirken, kelime dizisine, cümlenin yer alışına, o konuyla ilgili diğer âyetlere ve mevcut hadîslere, sonra da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Hulefâ-i Râşidîn dönemlerindeki tarihî olaylara ve uygulamalara bakmak gerekir. Nitekim Peygamber (A. S. ) Efendimizin savaşlarda uyguladığı plân ve verdiği talimat tamamen bu ölçülere göre cereyan etmiştir. Böylece O’nun sünneti, âyetleri bize daha iyi açıklamakta ve İlâhî muradı daha doğru anlamamıza yardımcı olmaktadır.
ÖNCE CAN
Kişi, imân nuruyla iç âlemini iyice aydınlatıp küfür, nifak ve günah karanlıklarını giderdikten sonra Allah yolunda malını harcaması şöyle dursun, önce canını vermeyi düşünür. Bu düşünce imân derecesine yükselince bütün varlığını o uğurda harcamak ikinci plânda kalan bir fedakârlık olur. Canını vermek ise, onun başta gelen arzusu sayılır.
İşte Kur’ân imânın bu asil tezahürünü ortaya koyuyor; «Allah, mü’minlerin canlarını, mallarını satın almıştır... » diyor da, «Allah, müʹminlerden mallarını, canlarını satın almıştır», demiyor.
İNSANI RABBINA YÜKSELTİP YAKLAŞTIRAN BASAMAKLAR
İnsanı Allahʹa yaklaştıran basamaklar sayılmayacak kadar çoktur. Herkes imân, irfan, takvâ ve sâlih ameli nisbetinde bu basamaklarda yükselir. Her şeyden önce de Allahʹın hidâyet ve inâyetine mazhar olmak söz konusudur.
Ancak anlamamızı kolaylaştırmak için Allah ve Resûlü, mü’minler için yedi basamak üzerinde daha çok durmuşlar ve onları mü’minlerin amel-i sâlih ve takvâlarına göre şöyle sıralamışlardır:
1- Hakk’ı idrâk edip Oʹna gönülden imân etmenin, yönelip teslîm olmanın ilk basamağı, günah ve kötülüklerden ciddi pişmanlık duyup tevbe etmektir.
2- Tevbeden sonra samimiyet ve ciddiyetin ölçü ve mânası, ibâdetle gerçekleşir. O bakımdan ibâdet ikinci basamağı oluşturur.
3- Bu düzeye gelen, yani küfür, nifak ve günahtan ne varsa hepsini imân, tevbe ve istiğfarla kazıyıp ibâdet ile yıkadıktan sonra, kişiye, hidâyet ve inâyetinin bu rahmet kapısını açan Allah’a hamd etmek gerekir. Böylesine bir hamd, üçüncü basamağı meydana getirir.
4- Bundan sonra genişleyen mânevî ufka dalıp, Allah’ın kudretini, gelip geçen ve yok olup silinen kavim ve milletlerin kalıntılarını; yaşamakta olan kavim ve milletlerin hangi doğrultuda hayatlarını harcadıklarını görüp anlamak; bilgi ve görgüyü artırmak gerekir. O sebeple seyahat dördüncü basamak olarak gösterilir. Gerçi (essâihûne) lafzını «oruç tutanlar» diye tefsîr edenler de olmuşsa da, ikinci basamağı teşkîl eden ibâdet dikkate alınırsa, birincilerin yorum ve tefsîrinin daha isâbetli olduğu ortaya çıkar.
5- Her yerde Allah’ın yüce huzurunda tevâzu, mahviyet ve teslimiyeti yansıtan rükû ve secdede bulunmak; rükû ve secde edenlerle birlikte cemaat ruhunu geliştirip bu teslimiyeti göstermek, beşinci basamağı gerçekleştirir.
6- Toplumun selâmetine yönelip, akla, sağlam örfe ve dine uygun olanı eğitim yoluyla kalb ve kafalara işlemek; vaaz ve hitabetle tavsiye etmek; bunlara ters düşen şeyleri yine eğitim yoluyla men’etmeye çalışmak; sadece tezkiye-i nefs ile yetinmeyip Allah’ın kullarını doğru yola irşât etmek, iyilerin çoğalmasına çalışıp mevcut sahayı kötülerden temizlemek gerekir. Bu, bütün inceliğiyle altıncı basamağı oluşturur.
7- Uyulması farz ve vâcip olan İlâhî emirleri, hükümleri hem kendi nefsimizde, hem de toplum yapısında koruyup, adâlet ve fazîlet meşâlesini sürekli olarak elde bulundurmak suretiyle çevremizi aydınlatmamız farzdır. O bakımdan mü’minde belirgin hale gelen bu sıfatların uygulama alanında görülmesi yedinci basamağı teşkil eder.
Kurʹân-ı Kerîm bu yedi basamağı yedi sıfat halinde şöyle beyân buyuruyor:
- Pişmanlık duyup tevbe edenleri,
- İbâdete devam edenleri,
- (Allahʹa) hamd edenleri,
- (İlim elde etmek; meşru kazanç sağlamak; din, ahlâk ve fazîleti yaymak için) seyahat edenleri veya (nefsini terbiye etmek için oruç tutanları).
- İyilikle emredenleri,
- Kötülükten menʹedenleri,
- Allahʹın koymuş olduğu hududu (şer’î hükümleri, dinî sınırları) koruyanları, (evet bu şuurlu) mü’minleri müjdele!.
Görüldüğü gibi, basamakları, diğer bir tabirle hakikî imândan kaynaklanan güzel sıfatlar tam bir plân ve proğram içinde sıralanmış ve bu sırayla birbirini tamamlamıştır. Böylece kâmil insan, hakiki müʹmin, gerçek insan yetiştirmenin formülü verilmiş, yöntemi ortaya konmuştur.
Artık bu basamak ve derecelerde yükselen bir müʹminin dünya ve âhireti iyiliğe yöneldiğinden, hayır ve mutlulukla müjdeleniyor; Allah’ın hidâyet ve inâyetinin daha çok kimlere yöneldiği ve yöneleceği belirtiliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki iki âyetle imân cevherinin paha biçilmezliğine işâret edildi. Mal ve canlarını Allah yoluna vakfeden gerçek mü’minlere hazırlanan ve her yönüyle saadet vaʹdeden Cennetʹten söz edildi. Allah yolunda bu iki varlığıyla cihâd edenlerin, bir bakıma Allah ile alım-satımda bulundukları ve sağladığı kârın büyüklüğü çok vecîz bir üslûpla işlendi. Sonra da hakikî imânın tabii ürünleri kabul edilen yedi önemli sıfat sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, kendini imân ve irfan düzeyine getirmeyip Allahʹa ortak koşma bataklığına düşüren müşrikler, dönüş yapıp tevbe etmeden ölürlerse, onlar için Allahʹtan bağışlanma istenmiyeceği, dolayısıyla cenaze namazlarının kılınmayacağı belirtiliyor. Sonra da İbrahim Peygamber’in (A. S. ) müşrik kalan babası için bir ara Allah’tan bağışlanma dilemesinin, duâ etmesinin sadece ona yaptığı bir vaʹdden ötürü olduğu hatırlatılıyor. Sonra da babasının bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca da ondan temelli uzak durduğu ve artık istiğfarda bulunmadığı haber veriliyor.
Son iki âyetle de Allah doğru yola ilettikten sonra, sakınmaları gereken hususları mü’minlere açıklamadıkça onları saptırmayacağına dikkat çekiliyor ve böylece İlâhî sünnetin önemli bir kısmı açıklanıyor.