Bakara Suresi 110. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

110.

Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

110 - Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne gibi bir hayr gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız; şüphesiz ki Allah işlediklerinizi çok iyi görüp bilir.

İLGİLİ HADÎSLER

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz eshabına sordu:

«Hanginizin, vârisine ait malı, öz malından kendisine daha sevimlidir? »

Eshab-ı kiram cevap verdi:

«Ey Allah’ın Resûlü! Bizden hiç birimizin vârisinin malı öz malından kendisine daha sevimli değildir. »

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

«Hayır, hepinizin de vârisinin malı, onun öz malından kendisine daha sevimlidir. Çünkü: Senin malın ancak önden (Allah için) gönderdiğindir. Vârisin malı ise, geriye bıraktığındır. » (Buharî - Nesâî: Abdullah bin Ömer (R. A. )dan).

Müfessir Kurtubî’nin tesbîtine göre:

İkinci Halîfe Hazret-i Ömer (R. A. ), Bakiy’ kabristanına gelerek onla­ra şöyle seslendi:

- Ey kabir ehli! Bizim yanımızdaki haberler şunlardır: Dul kalan ka­rılarınız evlendiler, evlerinize başkaları yerleşip oturdu, mallarınız ise vâ­risler arasında bölündü..

Bunun üzerine Ömer’e (R. A. ) şöyle ilhâm geliyor:

- Ey Hattabʹın oğlu! Bizim yanımızdaki haberler de şunlardır: Şüp­hesiz ki (Allah için) harcadığımızdan dolayı kâr sağlamışızdır. Geriye bı­raktığımız mal ve servette ise zarar etmişizdir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 73 / Mısır baskı: 1967-1387.).

Bir başka hadîste de buyuruluyor ki:

«Kul öldüğü zaman, halk geriye ne bıraktı? diye sorar. Melekler de önden ne gönderdi? derler. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 73 / Mısır baskı: 1967-1387).

İLMÎ YÖNÜ

Maddeyle mâna, bedenle ruh, fizikle metafizik arasında denge kurmak...

Bugün artık modern psikologlara göre de metafizik zaruridir. Çün­kü insan sadece organik tekâmülün neticesi değildir. Öyle olsaydı tekerrür edecek, fakat tekâmül etmiyecekti. O halde şuursuz bir tekâmül müm­kün değildir. Şuur kendini kontrol ettiği, metafiziğe yöneldiği zaman ide­ale doğrulmuş kuvvetler bulur. Böylece varlık âleminin mekanizmadan ibâret olmadığını anlar.

Fakat şuurun ideale doğrulmuş kuvvetlerden yardım almasının yolu nedir ve bu kuvvetlerden neleri kasdediyoruz? Önce ifâde edelim ki me­tafiziği olduğu gibi sadece şuurla anlamak ya da kavramak ve bu hu­susta imân derecesinde sağlam bir inanç elde etmek çok zordur. Çünkü insan aklının sahası sınırlıdır. Metafizik ise sınırsızdır. Bu bakımdan onun kapısını şuura açacak, gerçeklerini işleyecek, mânalarını dokuyacak ilâhî beyanlara ihtiyaç vardır. İşte bunun içindir ki dinin lüzumu belirginleşir ve ibâdetten maksadın ne olduğu meydana çıkmış olur.

O halde gerçek tekâmülün bu kuvvetin şuura el uzatmasıyla, ona doğrultusunu belli etmesiyle gerçekleşebileceğini söyliyebiliriz. Meselâ •: Allah’ın varlığına ve birliğine imân, tekâmülün anahtarıdır. O’na ibâdet bu tekâmülün hedefidir. O halde Allah’a inanmıyan kimse, ilim ve tek­nikte ne kadar ilerlerse ilerlesin o tekâmülün asıl anahtarını bulamamış­tır. İbâdet etmiyen kimse de tekâmülü hedefine götürmemiştir. Bunun için Allah (C. C. ) imân edenlere tekâmülün hedefini sık sık hatırlatarak: «Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne gibi bir hayır gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız. » buyuruyor.

İslâm her vesileyle fizikle metafizik arasında dengeyi kurar ve bu açıdan beşer hayatını en uygun bir şekilde tanzîm eder.

AHLÂKÎ YÖNÜ

Yirminci asrın son yarısında feza yarışına başlıyan milletler gerek ekonomik organizasyonlarda, gerekse endüstri kuruluşlarında büyük bir enerji ve gayret sarfetmektedirler. Dışarıya, yani insanın dış dünyasına karşı kullandığı bunca enerjinin onda birini iç dünyasını, düşünce ve te­mayüllerini berraklaştırmaya, imân ve yüksek ahlâk ile beslemeye kul­lanmış olsalardı, insan nesli daha iyi günlere doğru güven içinde adım atacak, dünyayı saran materyalizm fırtınası durmaya mecbur olacaktı.

O halde tek taraflı gelişmenin kurtarıcı olmadığı artık bilinmeli ve ona göre kurtuluş çareleri aranmalıdır. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet-i kerîmede beşer enerjisinin iki taraflı gelişme yollarında kullanılmasına işaret edilmekte, milletler arasındaki münasebetin ancak bu ahlâk ile dü­zene gireceği belirtilmektedir.

Kötülüğe karşılık kötülük; kin ve hasede karşılık kin ve hased güt­mek tek taraflı gelişmenin neticesidir. İslâm dini bunu en ma’kul şekilde yasaklar. Atalarımızın dediği gibi, «kan, kan ile değil su ile temiz­lenir. »

Tarih boyunca enerjilerinin çoğunu dışarıya karşı kullanıp iç yapısı­nı ihmal eden ve bu seBeple diğer milletler için bir çeşit huzursuzluk kaynağı haline gelen Yahudilerin kafa ve gönüllerde şüphe fırtınaları meydana getiren, huzur ve sükûnu bozan kin ve hased dalgalarına kar­şı fazilet mücadelesini sağlam bir iman, yüksek bir irfanla uygulamak, iki taraflı gelişmenin şaşmaz yoludur. O halde beşer enerjisinin bir kısmını onun iç âleminin ıslâhına çevirmek için iki şeye ihtiyaç vardır: İman ve irfan. Bu ikisini mutlak saadete giden bir vasıta kabul edecek olursak, namaz, zekât ve diğer iyilikler bu vasıtanın yakıtıdır.

İşte Kur’ân-ı kerîm’de bu yakıttan bahsediliyor. Çünkü iman ve irfan aracı bu yakıtlarla çalışacak olursa insan enerjisi iki taraflı gelişmeye sarfedilmiş olur; bu, sadece kin ve haset gibi kötü vasıfları silmek ya da zararsız hale getirmekle kalmaz, ayni zamanda dünyada da, âhirette de mutlu yaşamanın sırrını öğretir.

Yahudîler bu hususta da Tevrat’ın ve sonraları Kur’ân’ın sunduğu benzeri yakıtlara iltifat etmedikleri için fazîlet ve irfan yolunu kaybedip Allahʹın gazabına çarpıldılar.

SOSYAL YÖNÜ

Namaz ruh sağlığının ve düşünce terbiyesinin; zekât ve sadaka sos­yal yapının; Allah hoşnutluğuna erişebilmek için önden gönderilen hayr ve iyiliğin ve bir bakıma millî varlığın te’minatıdır. Tarihimizde yapılan bunca hayır müesseseleri, cami ve kervansaraylar, hamam ve kimsesiz­ler yurdu, sebil ve kanallar ve bütünüyle vakıf te’sisleri, millî varlığımızı bugüne kadar devam ettiren sağlam belgeler ve çürümez temellerdir.

Buna karşılık mukaddes mefhumların, manevî değerlerin, millî has­letlerin rağbet görmediği cemiyetlerde ruhî denge bozulur, sosyal yapı temelinden sarsılır, millî varlık bir masal ve efsaneden ibaret kalır. Mad­de ön plâna alınır, değer ölçüleri sadece para olarak belirlenir. Şahsın yarar ve çıkarı gaye kabul edilir. İrfan dumura uğrar. Millî bünyenin te­meline anarşizm iner. Durum böyle olunca bir hayat ve geçim mücade­lesi başlar. Mide ve şehvet kaygusu bütün fertleri sarar; ilim, ahlâk, fazî­let, hayr ve iyilik, âhiret ve hesap manasız kelimelerden ibaret kalır.

İşte böyle olan cemiyetlerde ilim ve teknik bütün güç ve hızıyla in­sanlığı imhâ etme yolunda ve maksadında kullanılır. «Sen yaşama, ben yaşayayım; ben doyayım, sen acından öl! » fikri dimağlara kök salar. Ya­hudilerin tarih boyunca bütün zekâ ve yeteneklerini bu yolda kullanma­larının tek sebebi işte budur. Kendi millî varlıklarının devamı ve mutlulu­ğu uğruna her şeyi mubah gören, her vasıtayı meşru’ sayan bir millet olmuştur.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, İslâm devletini, iman nîmetini Müslü­manlara lutfederken Yahudilerin asıl içyüzünü ve bunun sebeplerini de hatırlatıyor ve hemen sonra hoşgörülü olmayı, kin ve hasedden uzak kal­mayı emrediyor. Bunun tek ilâç ve reçetesini de namaz ve zekât gibi ibadetlere bağlıyor.

TASAVVUFÎ YÖNÜ

(Şüphesiz ki Allah işlediklerinizi gereği gibi bilir. )

Varlık âleminde meydana gelen bir olay, hafızalardan silinse bile kaybolmaz. İnsanların işlediği şeyler ve kafalarından geçen düşünceler üç yerde tesbît edilir: Biri, insanın kendi dimağında ve ruhunda, buna Şuur da diyebiliriz. Diğeri, koruyucu meleklerle, iyilik ve kötülükleri ya­zan melekler tarafından kaydedilir. Üçüncüsü ise, Allah’ın keyfiyeti bilin­miyen Levh-i mahfuz adlı anadefterine kaydedilir. O halde beşer ruhu ve onun dimağı bir nev’i Allah’ın, olayların kaydedilmeye yarayan defte­ridir. İlâhî ilim ve irade varlık âleminin her zerresine nüfuz etmiştir. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar dahil her şey O’nun ilim ve ira­desiyle mutlak bir irtibat halindedir. Ruhumuzun bedenin bütün hücre­lerinden haberdar olması bile buna bir misal olamaz. Çünkü ölen hüc­relerden ve onların yerine gelen yeni hücrelerden ruhun haberi olmaz O bakımdan İlâhî ilmin nüfuz ve te’siri misal kabul etmez. O her şeyi ge­reği gibi bilendir.

Denildiği gibi herkesin amel kitabı kendi iç âlemindedir. O ne eksik, ne de fazla kaydeder. Bir bant gibi akseden sesi olduğu gibi tesbît eder.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıda geçen âyetlerle, kin ve hased gibi iki manevî hastalığın ha­kikatleri nasıl örttüğünü, bu yüzden beşerî münasebetlerde derin uçu­rumların meydana geldiğini; hak ve adâlet üzere olan mü’minlerin bu uçu­rumu kapamak için af ve müsamaha ile hareket etmelerinin lüzumunu beyan eden Cenâb-ı Hakk (C. C. ), buna ilâveten iki güzel vasfın tatbikat­ta feyizli örneklerini vermeleri için mü’minlere namaz ve zekât ibadet­lerini yerine getirmelerini emretmiştir. Çünkü namaz ile zekât insanı hissî davranışlarda bulunmaktan, madde ile mâna arasındaki dengeyi boz­maktan alıkoyar. Beşerî münasebetlerde en sağlam köprünün kurulma­sını sağlar.

Aşağıdaki âyetlerle de bâtılda ısrar eden ve aslında semâvî din ola­rak ayni esasta birleşen Yahudilerle Hıristiyanların, dinlerin tekâmül sey­rini, aşırı taassupları yüzünden dikkate almadıkları, sadece İslâmiyete karşı değil birbirlerine karşı da hayırhah davranmadıkları, hasmane bir takım metotlara baş vurdukları ifâde ediliyor. Ve bundan sonra bütün dindarlar için hak olan müşterek tekyol gösteriliyor: Kim bütün varlı­ğıyla kendini İlâhî buyruklara verir, tam bir teslimiyet içinde gerçek iyi­liğin basamaklarında yükselirse onlar için Rabları katında büyük mükâ­fatlar vaʹdediliyor.

Ayrıca âyetler arasındaki münasebeti diğer bir açıdan inceliyecek olursak şu gerçek ile karşılaşırız:

Yahudilerle Hıristiyanlar Kur’ân’ın göz kamaştırıcı lâhutî füyuzatı, Hazret-i Muhammed (A. S. )ın havsalaya sığmayan yüksek başarısı ve terbiyedeki üstün ve o nisbette işlek metodu karşısında şaşırıp imân ede­cekleri yerde inkâra, saygı duyacakları yerde hayasızca yalan ve iftiraya başladılar. Bir taraftan İslâmʹın şan ve izzetini küçük düşürmek için her çareye baş vururken kendilerini en mes’ud bir millet olarak tanıtmaya, kurtuluşun sadece kendi dinlerine uymakta olduğunu yaldızlı cümlelerle iddiaya heveslendiler.

Ünlü Fransız düşünür ve tarih felsefecisi Gustave le bon, Hıristi­yanların aşırı taassuplarını ve bu yüzden dünyayı nasıl kana boyadıkla­rını, medeniyete emsal kabul etmiyen ölçüde hizmet etmiş bir ümmeti yok etmek için nasıl bayağılaştıklarını ifâde ederken diyor ki:

«Barbar bir âlem, tebcil hatırası tarihe şan ve şeref veren yüksek bir medeniyeti tahribe koşuyordu. Bu kin ve gazab selinin önüne mede­niyet ve İslâmiyet namına TÜRKLER çıktılar. »

İşte yükselmiş ilim ve fazîleti, şerefli bir medeniyeti yıkmaya azme­den bu zavallı ehl-i kitap topluluğu kendini Allahʹın çocukları ve O’nun en yakın dostları olarak tanıtıyor ve bu gayret içinde hakikatı gizlemeye çalışıyorlardı. Mâide suresinde buna temasla buyuruluyor ki: «Yahudi ve Hıristiyanlar, «Biz Allahʹın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyle ise neden Allah günahlarınız sebebiyle size azâb ediyor? » (Mâide sûresi âyet: 18).

Onların bu kısır anlayış ve hased dolu tutum ve iddialarını tasvir eden Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: