MEÂLİ:
8- Şüphesiz ki biz, seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı bir peygamber olarak gönderdik.
9- Ki, (siz insanlar) Allahʹa ve peygamberine imân edesiniz; Onu (O peygamberi) destekleyip yardımcı olasınız; Ona saygı gösteresiniz ve sabah-akşam Allah’ı tesbîh edesiniz.
10- Ey Peygamber! Şüphesiz ki sana beyʹat edenler ancak Allahʹa beyʹat etmiş olurlar. Allahʹın eli (kudret ve rahmeti) onların ellerinin üstündedir. Artık kim verdiği sözü bozarsa, ancak kendi aleyhine bozar. Kim de Allahʹa karşı verdiği sözü yerine getirirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.
11- Bedevilerden (savaşa ve sefere katılmayıp) geri kalanlar ise, «bizi mallarımız ve dilemiz oyaladı. Bizim için bağışlanma dile» diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: «Eğer Allah sizi bir zarara uğratmayı dilerse veya size bir yarar sağlamak isterse, Oʹna karşı kim bir şey yapmaya güç bulabilir? Elbette Allah yaptıklarınızdan haberlidir.
12- Hayır, siz Peygamberle mü’minlerin, âilelerine bir daha dönemiyeceklerini sanmıştınız. Bu, kalplerinizde size çok câzip görünmüştü de kötü zanda bulunmuştunuz ve yok olmaya yüz tutan bir kavim olmuştunuz.
İLGİLİ HADÎSLER
Yezîd b. Ubeyd (R. A. ) anlatıyor:
- Ashab-ı Kirâmʹdan Seleme b. Ekvaʹa sordum: «Ne üzerine Hz. Peygamber’e beyʹat ettiniz? » Bunun üzerine bana şu cevabı verdi: «Ölüm üzerine.. » (Yani Allah ve Rasûlünün yolunda canımız dahil her fedakârlığı yapmaktan kaçınmıyacağımıza dair kesin söz verdik. ) (Buharî/cihâd: 110)
Maʹkal b. Yesâr (R. A. ) diyor ki:
- «Hudeybiyeʹde ağaç altında Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz insanlarla beyʹatleşirken, (yani beraberinde olan müʹminler Oʹna beyʹat ederken) ben de Hz. Peygamber’in başına doğru sarkan dalı tutup yukarıya kaldırmış bulunuyordum. Bizler o gün 1400 kişi idik. Ölüm üzerine değil, düşmana arkamızı çevirip kaçmamak üzere bey’at ettik. » (Tirmizî/siyer: 34- Müslim/imaret: 68, 76- Nesâî/bî’ât: 7- Dâremî/siyer: 17- Ahmed: 3/292, 355, 381, 396- 5/25)
İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:
- «Hudeybiye günü Hz. Peygamber (A. S. ) ile birlikte olan insanlar ağacın gölgesinde dağınık şekilde bulunuyorlardı. Bir ara insanlar Hz. Peygamberʹin (A. S. ) çevresinde toplanıverdiler. Babam bana: «Abdullah! Bir bak da o insanlar neden Peygamberʹin (A. S. ) çevresinde halka oluşturuyorlar? » Gittim, gördüm ki Peygamber (A. S. ) Efendimize beyʹât ediyorlardı. Babama döndüm ve gördüklerimi anlattım. O da kalkıp Peygamberʹe (A. S. ) gitti ve beyʹat etti. » (Sahîh-i Buharî: İbn Ömer (R. A. ) dan)
«Kim kılıcını Allah yolunda kınından çekip sıyırırsa, o, cidden Allahʹa bey’at etmiş olur. » (İbn Ebî Hâtim- İbn Kesîr: 4/185)
HAK ŞÂHİDİ
«Şüphesiz ki biz, seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı bir peygamber olarak gönderdik ki, (siz insanlar) Allahʹa ve Peygamberine imân edesiniz.. »
İnsan, aklını varlıktaki düzen ve dengeye çevirip, kâinatın meydana getirilmesinin hikmetini ve hayatın başlangıcının esrarını, niçin yaratılıp dünyaya getirildiğini öğrenmek ister. Duygu ve düşüncesi, ölümsüz mutlu bir hayatı arzular; nefsi sınırsız hürriyet içinde gününü gün etmek eğilimindedir.
Ama yalnız akıl kendi başına kâinatın var kılınışının hikmetini, onu yaratıp oluşturan Cenâb-ı Hakkʹı ve Oʹnun kemal sıfatlarını tesbit edip anlamaya yeterli değildir. Belki bunlardan bir kısmını kalın çizgileriyle anlayabilir, fakat gerçek yönü ve anlamıyla iç yüzüne nüfuz edemez. O bakımdan akla, gerçeği haber veren bir Hak Şâhid’ine ihtiyaç ve gerek vardır. Düşünme yeteneği de bu konuda fazla şansa sahip değildir.
O bakımdan ikinci hayatı hikmet ve safhalarıyla, Yüce Kudreti bütün kemal sıfatlarıyla, hayatın mana ve hikmetini bütün yönleriyle haber verip açıklayacak bir Hak Müjdecisi’ne ihtiyaç söz konusudur.
Nefis kendi başına buyruk olup sonu gelmeyen bir arzu ve ihtirasla meşru hiçbir sınır tanımadan İblîs’in peşine takılıp meçhule doğru sürüklenip gider. Öylece o, insanı hılkatından kaynaklanan azizlik makamından indirir de gayesizliğe doğru çekip götürür.
Bunun için nefsi frenliyecek, arzularını doğruya ve meşru çizgiye çevirecek, hakka doğru yönlendirecek bir Hak Uyarıcısı’na lüzum vardır.
Gerçek bu olunca, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in (A. S. ), sözünü ettiğimiz lüzumlu üç vasıfla donatılarak gönderildiğini haber vermektedir. Böylece O, Allahʹın rahmet olarak gönderdiği son peygamberdir; Hakkʹın varlığının ve birliğinin şâhididir ve bu hakikate delâlet eden belgelerin tanıtıcısıdır. İnsanı mutlu yarınlara hazırlayan ve İlâhî rahmetin genişliğini haber veren müjdecidir. Nefis ve şehvetin tuğyanını belli bir çizgide tutacak, doğuracakları felâketi gözler önüne serecek ve insanları Allah’ın tecelli etmekte olan adâletiyle, Âhiret Âlemin’de herkesi hesaba çekip yaptıklarına karşılık vereceğine dair beyânlarıyla korkutan bir uyarıcıdır.
İNSANLARIN HAK ŞÂHİDİʹNİN YANINDAKİ GÖREVLERİ
Hz. Muhammed’in (A. S. ), insanları hakka çevirip doğruya yönlendirmede üç önemli vasfı üzerinde durularak, gönderilmesindeki hikmet açıklandığına göre, Onun yanında insanların nasıl yer alması gerektiğini ve ne gibi hizmetlerle yükümlü tutulduklarını bilmeye ihtiyaç vardır.
Cenâb-ı Hak bunu dokuzuncu âyetle beş madde halinde özetlemektedir:
1- Allah’a dosdoğru imân.
Bu, hayatın hedefini, insan olarak yaratılmanın hikmetini, varlık âleminin gerçek kaynağını belirler. Allahsız bir kâinat düşünmek; plânsız, proğramsız, mimarsız ve ustasız bir sarayın veya elektronik cihazın varlığını iddia etmek kadar saçmadır. Zira göklerde ve yerde kurulu her sistemde mutlak bir denge ve düzen varsa, bu her yönüyle bir düzenleyicinin varlığına şehadet etmekte ve Ondan yana açık belge olarak kendini takdim etmektedir.
2- Peygambere imân.
Bu, beşer aklının Allah’ı kemal sıfatlarıyla, hayatı amaç ve hikmetiyle, Âhiret Âlemini bütün incelik ve yönlendirici safhalarıyla anlamaya yeterli olmadığının açık belgesidir. O bakımdan peygambere imân, Allahʹa imanı tamamlayan esaslardan biri olarak kabul edilmiştir.
3, 4, 5- Peygamber (A. S. ) yüklendiği şerefli hizmeti, hiçbir maddî karşılık, kişisel çıkar beklemeden yerine getirir. O, her söz ve hareketiyle insanlığın kurtuluşunu düşünerek onları mutlu yarınlara çağırır. O halde böylesine asil bir hizmeti, canı pahasına da olsa sürdüren bir zata üstün saygı duymak; her zaman Onun kadrini yüceltip Onu rehber ve önder seçmek gerekir.
İnsanı dünyada huzurlu, güvenli; ahlâklı, fazîletli bir hayat ortamına getiren; onu sonsuz saadete lâyık bir düzeye ulaştırmak için her türlü yetenek ve imkânını kullanan Hz. Peygamber (A. S. ), Allah’tan sonra her türlü sevgi ve saygıya çok daha lâyıktır. Ona salât-ü selâm getirmekle emrolunmamızın veya bu yoldaki tavsiyenin sebep ve hikmeti gayet açıktır.
Bizi insan olarak yaratıp aydınlığa eriştiren ve sonra da Hz. Muhammed’e (A. S. ) ümmet kılıp lütuf ve ihsanını esirgemiyen Cenâb-ı Hak da en güzel övgülere çok daha lâyık bulunduğundan, sabah-akşam Oʹnu anmamız, tesbîh ve tahmîdde bulunmamız ve Onu her türlü noksan sıfatlardan tenzîh etmemiz gerekmiyor mu? Onun için yedinci âyetin son bölümünde bu emir ve tavsiye hatırlatılmaktadır.
PEYGAMBER’E (A. S. ) BEY’AT, ALLAH’A BEY’ATTİR
«(Ey Peygamber! ) Şüphesiz ki sana bey’at (bîât) edenler, ancak Allahʹa beyʹât etmiş olurlar.. »
Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Allah adına konuşur ve ancak Oʹnun adına beyʹât alır ve O’nun adına hükmeder. Peygamberʹe (A. S. ) itaât nasıl Allahʹa itaât ise, Ona bey’ât de dolayısıyla Allahʹa bey’attir.
Aynı zamanda Peygamber’e (A. S. ) uymanın, Onun gösterdiği şekilde bir hayat düzeni kurup sürdürmenin bütün faydası, Ona uyup itaât edene aittir. Çünkü bu husustaki İlâhî plân ve proğram sadece insan oğlunun mutluluğuna yönelik bir hikmet taşımaktadır.
Onun için İslâm Tarihinʹe «Bey’âtüʹr-Ridvân» adıyla geçen bu söz vermenin feyizli sonuçlarına işâret edilirken, sözünü yerine getirmeyip döneklik edenlerin kendi aleyhlerine onu bozduklarına dikkat çekilmektedir. Zira hakikî imân, Allahʹa ve Peygamberine mutlak teslîmiyeti gerektirir.
MÜNAFIKLARIN ÖZÜR BEYAN EDECEKLERİ HABER VERİLİYOR
«Bedevilerden (savaşa ve sefere katılmayıp) geri kalanlar ise, «bizi mallarımız ve âilemiz oyaladı. Bizim için bağışlanma dile» diyecekler.. »
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Fetih Sûresi, Hudeybiye dönüşü yolda inmiştir. Zafer anahtarını ellerine geçiren müʹminler şan ve şerefle Medine’ye dönerken, bu yolculuğunda Hz. Peygambere (A. S. ) arkadaşlık etmiyen münafıklar, âdeta şaşkına döndüler. Zira onlar, Peygamberʹin (A. S. ) ve arkadaşlarının sâlimen dönemiyeceklerini düşünüyorlardı. Durum aksine tezahür edince, kendilerini temize çıkarmak ve üzerlerindeki şüpheli bakışlardan kurtulmak için, Hz. Peygamber (A. S. ) Medineʹye döner dönmez, mal ve çocuklarının meşguliyetinden dolayı bu sefere katılamadıklarını belirterek özür beyân edeceklerini kendi aralarında kararlaştırdılar. Cenâb-ı Hak, bu ikiyüzlü döneklerin neler düşündüklerini, Hz. Peygamber (A. S. ) henüz Medineʹye dönmeden kendisine haber vererek, ona göre münafıklara karşı tavır almasına işarette bulundu.
A’RÂB (ÇÖLDE YAŞAYANLAR)
A’râb: çoğul şeklinde tekil veya tekili olmayan çoğul olarak, şehir ve kasaba dışında bâdiye ve benzeri yerlerde yaşayan Araplar hakkında kullanılmaktadır. Bunlara «bedevî» de denir.
A’râb’ın çoğulu ise, «aârîb» gelir.
Hz. Peygamber (A. S. ) Umre niyetiyle Mekke’ye hareket ederken İslâm’ı din olarak kabul edenlerin beraberinde bulunmasını arzu etmiş ve çevre kabilelere haber göndermişti. Amaç, Mekkeli müşriklere, Müslümanların çoğalıp birlik içinde vurucu bir kuvvet oluşturduklarını göstermek ve böylece onların cesaret ve moralini bozup İslâm âleyhinde bulunmalarının kendilerine felâketten başka bir şey getirmiyeceğine inandırmaktı.
Birçok kavim ve kabileler Hz. Peygamberʹe (A. S. ) olumlu cevap verirken, Gıfar, Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Eşcaʹ ve ed-Deyl kabileleri o çok şerefli sefere katılmamışlar ve silahsız olarak Mekkeʹye gidenlerin Kureyş Kabilesi tarafından imha edileceklerini sanmak suretiyle Hz. Peygamberi (A. S. ) kötü zan altında tutmuşlardı.
10 ve 11. âyetler onların bu düşünce ve tutumlarını tasvîr etmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) üç önemli vasfı üzerinde durulurken, mü’minlere düşen görev beş madde halinde özetlendi. Sonra da bedevîlerden döneklik yapanların tutumu kınandı ve tavırları tasvîr edilerek açıklayıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru inanmayanlar tehdit ediliyor ve Allahʹın mutlak hükümran bulunduğu belirtilerek, inkârcılar uyarılıyor. Sonra da münafıkların gayr-i ciddi davranışları konu edilerek, onlara güvenmenin yanıltıcı olacağına dikkatler çekiliyor ve ileride onların çetin bir sınavdan daha geçirilecekleri haber veriliyor.