MEÂLİ:
109- Senden önce kasabalar halkından kendilerine vahyedip peygamber olarak gönderdiğimiz kimseler de ancak birtakım adamlardı. Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin âkibetinin ne olduğuna bakmıyorlar mı? Âhiret yurdu, elbette (Allah’tan korkup küfür ve şirkten) sakınanlar için çok daha hayırlıdır. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
110- O kadar ki, peygamberler ümitlerini kaybedecek duruma gelip (inkârcıların onları) yalana çıkaracaklarını sandıkları zaman yardımımız onlara gelip yetişti; dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Suçlu günahkâr milletten ise azâp ve şiddetimiz geri çevrilmez.
111- Şanıma and olsun ki, peygamberlerin kıssalarında sağduyu sâhipleri için ibret (ve öğüt)ler vardır. Bu (Kur’ân) uydurulmuş bir söz değildir. Önündeki (kitapları) doğrulayan; imân eden bir millet için her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren hidâyet ve rahmettir.
PEYGAMBERLER ERKEKLERDEN SEÇİLİP GÖNDERİLMİŞTİR
«Senden önce kasabalar halkından kendilerine vahyedilip peygamber olarak gönderdiğimiz kimseler de ancak birtakım adamlardı. »
İlgili âyetin açık anlatımından, peygamberlerin kasabalı olan erkeklerden seçilip gönderildiği anlaşılıyor. Bunun sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: Erkeklerdeki cesaret, dayanma gücü, ileriyi görme, olayların hemen tesiri altında kalmama yetenekleri daha fazla ve belirgindir. Peygamberlik ise, çok meşakkatli, ağır ve o nisbette saldırılara hedef olan bir hizmettir. Kadınların böyle ağır bir yükü kaldırabilecekleri pek düşünülemez.
Bu âyete dayanarak İbn Kesîr Ebû’l-Fidâ İsmâil diyor ki: «Allah, Adem oğullarının kızlarından hiç birine teşri’î anlamda vahiy indirmemiştir. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/496)
Ünlü akaitçi Şeyh Ebû Hasan el-Eş’ârî de diyor ki: «Kadınlardan peygamber gönderilmemiştir, ancak onlardan sıddîka olanlar vardır. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/496) Nitekim Kur’ân’da bu husus şöyle açıklanmıştır: «Meryem oğlu Mesîh, peygamberden başkası değildir. Şüphesiz ki ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de sıddîka (çok doğru ve iffetli) bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. » (Mâide Sûresi: 75)
İlim adamlarından bazısı, İbrahim Peygamber’in eşi Sara’nın, Musa Peygamber’in anasının ve İmran kızı Meryemʹin peygamber olduklarını iddia ederler ve buna illet olarak da meleklerin onlara hitap ettiklerini, onlara Allahʹın bazı emirlerini getirdiklerini gösterirler. Oysa meleğin birine bir haber getirmesi veya ilhâmda bulunması, o kimsenin peygamberliğini kanıtlamaz. Bu hal, Allahʹın onlara olan özel bir iltifat ve lûtfudur ki, istisna teşkil eder. Çünkü Kur’ân onları «nebiyye» diye anmamış, bilâkis Hz. Meryem için «sıddîka» vasfını kullanmıştır. Bilindiği gibi, «sıddîklık» mertebesi, peygamberlik mertebesinden sonra gelir.
İbn Abbas’ın (R. A. ) dediği gibi, meleklerin sözü edilen kadınlara gelmesi, bir teşrif ve taltiftir.
Badiye (çöl) sakinlerinden de peygamber gönderilmemesinin sebebi, onların daha çok hırçın ve kaba tabiatlı olmalarındandır. Peygamberlik ise, edep, terbiye, nezaket, zerafet, incelik ve duyarlık isteyen bir görevdir. Onun için Kur’ânʹda dikkat edildiğinde hep «kura» tabiri kullanılmıştır ki, bu «karye»nin çoğuludur ve ünlü lûgatçı Râğıbʹın tesbitine göre: İnsanların çokça toplanıp bir araya geldikleri meskûn yer demektir. Bu da daha çok şehir ve kasaba anlamına gelir.
Zira şehirli veya kasabalılar daha medenî, daha görgülü ve temkinlidirler. Olayları kendi geniş kültürleriyle daha iyi değerlendirebilirler.
PEYGAMBERLERİN ÇİLESİ
«O kadar ki, peygamberler ümitlerini kaybedecek duruma gelip (inkârcıların onları) yalana çıkaracaklarını sandıkları zaman yardımımız onlara gelip yetişir. »
Gönderilen her peygamber, medenî, asil ve erkek idi. Hepsi de ağır hücumlara, çirkin saldırılara, azgınlık ve taşkınlıklara hedef olmuşlardır. Ama sabır, Allah’a güvenip dayanma ve kuvvetli ümit onları sonunda başarıya eriştirmiştir. Ancak bu başarının çok farklı şekilde tezahür ettiğini biliyoruz. Nuh Peygamber’in başarısı, yaptığı gemiye iman edenleri alıp kâfirleri, inmek üzere olan İlâhî emirle başbaşa bırakması ve böylece o kesimde yeniden filizlenecek nesillere en ibretli belgeleri bırakmasıdır. İbrâhim Peygamber’in başarısı, Nemrut’un iddialarını çürütmesi, getirdiği kuvvetli delil ve belgelerle onu susturması ve zulme uğratılan bir peygamberi zulüm ateşinin yakmayacağını kesin biçimde ortaya koyması, sonra da Şam ve Hicaz dolaylarında Tevhît İnancı doğrultusunda Hanîf dinini yayarak Allah’a secde eden bir ümmet oluşturmasıdır. Lût Peygamberin başarısı, homoseksüel olan ve her türlü gayret ve uyarılara rağmen bir türlü doğru yolu, iyi ahlâk ve fazîleti seçmeyen ahlâksız bir kavmi görevli iki melekle başbaşa bırakıp ailesinden imân edenleri ve kendisine inanıp bağlanan kimseleri alıp şehri terketmesi olmuştur. Musa Peygamberʹin başarısı, Fir’avn’ı mu’cize ve açık belgelerle susturması ve sonra da İsrâil oğulları’nı alıp Mısır’dan çıkması, arkasından kendilerini takibe çıkan Fir’avn ve askerlerinin Kızıldenizʹde boğulmaları, aynı zamanda Sina çölünü aşıp İsrâil oğulları’nı Filistin topraklarına yerleştirmesi olmuştur.
O halde her peygamberin başarısı, birtakım çilelerden geçtikten, saldırılara uğradıktan, kaba ve cahil kimselerle mücadeleden sonra gerçekleşebilmiştir. Bu bakımdan çileyi yalnız Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz değil, her peygamber kendi derece ve muhitine, yaptığı teblîğ ve sürdürdüğü irşat seviyesine göre çekmiştir. Kur’ân konuyu bu açıdan değerlendirirken, inananların da, inkârcıların da yeryüzünde gezip dolaşmalarını, Hakk’ı ret ve inkâr ederek yeryüzünde fitne çıkaran, haksızlıkta bulunan kavim ve milletlerin yıkılıp yok olmalarını, çoğuna ait ayakta duran kalıntıları görüp ibret ve öğüt almalarını telkîn ediyor.
Tarihî olayları, olayların dayandığı sebepleri, milletlerin yıkılış ve siliniş nedenlerini araştırmayanlar, hem yaşadıkları dönemi, hem de geleceklerini aydınlığa kavuşturamazlar. Çoğu o yüzden hakkı ve gerçeği göremiyen körler, rahmet sesini işitmeyen sağırlar olarak şu dünyadan gelip geçerler. Kur’ân-ı Kerîm yeri geldikçe şu uyarıyı sık sık tekrarlar: «Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki milletlerin sonlarının ne olduğuna bakmıyorlar mı? »
PEYGAMBERLER ÜMİTSİZLİĞE DÜŞERLER Mİ?
«O kadar ki, peygamberler ümitlerini kaybedecek duruma gelirler.. »
Peygamberler genellikle İlâhî vahiy ile desteklendikleri ve bilgilerinin kaynağı vahiy olduğu için pek ümitsizliğe düşmez, sabırları tükenmez, azimleri kırılmaz. Ama onlara imân edip uyan fakirler, köleler ve diğer insanlar, karakterleri, duygusallıkları gereği hem biraz aceleci olurlar, hem de va’dedilen azabın biraz geciktiğini görünce sabırsızlanır ve bazan da ümitsizliğe kapılır gibi bir hal alırlar. Peygamberlerin başarısızlığa uğrayıp ümitlerini kaybedecek duruma gelmeleri ise, daha çok Hakkʹa dâvet ettikleri toplum ve kavimlerin inatçı ve ısrarlı tutumlarıyla yakından ilgilidir. Ayrıca kendilerine inanıp uyan müʹminlerin dine hizmet hususunda ortaya koydukları gayret, azim ve irâde nisbeti oldukça önemli rol oynar. İnkârcı sapıkların, maddeci azgınların kendi aleyhlerine va’dedilen azâbın gecikmesiyle tutumları, alaylı tavırları daha da değişir. Söylenen sözlerin birer aldatmaca olduğunu düşünerek peygamberleri yalanlamaya kalkışırlar ve bu atmosfer içinde peygamberlerin bir kısmında az da olsa bir zan havası oluşmaya başlar da çok geçmeden kendilerini toparlayıp Allahʹın va’dinin geç de olsa mutlaka yerine geleceğini kesinlikle bildiklerinden o zan havasından kendilerini uzak tutmaya yönelirler. Böyle bir zan havasının oluşmasının bazı sakıncaları olmakla beraber, faydaları da söz konusudur; öyle ki, Allah’ın yardımının gelmekte olduğunun ilk belirtisi ve hükmünün ineceğinin en kuvvetli habercisidir. Derken çok geçmeden hem Allahʹın yardımı iner, hem de müşrikler hakkında hükmü tecelli eder.
Nitekim bu konu Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemizden sorulduğunda, o şöyle demiştir: «Allah korusun!. Allah neyi peygamberine va’detmişse, Peygamber ölmeden önce o vaʹdîn mutlaka yerine geleceğine inanmış ve onun öyle olacağını kesinlikle bilmiştir. Ama sıkıntı ve belâ Peygamberin peşini bırakmamıştır; o kadar ki mü’minler kendi aralarında peygamberi yalanlama havasına girmekten endişe duymaya başlamışlardır. İşte âyetin yorumu budur.. » (Geniş bilgi için bak: Lübabu’t-te’vil: 3/47)
Bütün bunlar Mekkeʹde çetin mücadele verip sıkılan ve göğüsleri daralan müʹminlere kurtuluş ve başarıya erişmenin yakın olduğunun sinyalleridir. Tıpkı Hz. Yusuf’un (A. S. ) zindanda geçen yılları ve sonra da Allahʹın yardımının ona teveccüh etmesi gibi..
Kur’ân bütün bu uyarı ve telkinleri, haber ve müjdeleri verdikten sonra insan aklına sesleniyor, aklı hissin tesirinden kurtarmayı amaçlıyor ve: «Artık aklınızı kullanmaz mısınız? » diyor.
PEYGAMBERLERİN KISSALARINDA ÖĞÜTLER VE İBRETLER VARDIR
«Şanıma and olsun ki, peygamberlerin kıssalarında sağduyu sâhipleri için ibret (ve öğüt)ler vardır. »
Bu konuyu daha önce Yusuf (A. S. ) kıssasının tefsirinde açıkladığımız için burada sadece kıssalardaki öğüt ve ibretlerden bazı pasajları özetliyerek vermeyi uygun bulduk:
1- Tarihî olayları, tarih felsefesi perspektifiyle incelemek, şüphesiz çok daha faydalı ve sağlıklı olur. Hayatımızın akışını düzende tutmamız için daha fazla önümüzü aydınlatır.
2- Gelip geçen milletlerin hayatını, yükseliş, duraklama ve çöküş sebeplerini araştırıp değerlendirmek, insana çok şeyler öğretir ve bir kıstas anlamında olayları daha iyi değerlendirmemize yardımcı olur.
3- Büyük davaların büyük himmetler, ardı-arkası kesilmeyen mücadeleler istediğini ilhâm eder.
4- Nîmet ne kadar büyük ve kutsal olursa, külfetinin o nisbette ağır olacağı hususunda bizi aydınlatır.
5- Aklını, idrâkini Allah’a olan dosdoğru imanıyla birleştirip dayanma gücünü ortaya koyanların başarıya erişeceklerine muhakkak nazarıyla bakmamızı müjdeler.
6- Hakkʹı bilerek savunanların, hak uğruna kendilerini vakfedip birlik ve beraberlik ruhu içinde savaşanların üstün geleceğinde şüphe edilmemesini telkîn eder.
7- Mü’minler, bütün imkân ve enerjilerini, beceri ve yeteneklerini ortaya koyup Allah ile aralarındaki imkân ve irâde sınırına gelmedikçe, Allah’ın kendilerine hemen yardım etmiyeceğini hatırlatır.
KURʹÂN UYDURMA BİR SÖZ DEĞİLDİR
«Bu (Kurʹân) uydurulmuş bir söz değildir. »
Kur’ân, dost ve düşmanın şehadetiyle, insan kafasının ürünü değildir. Onu hiçbir şâir ve edip uydurup ortaya koymamıştır ve bu hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü Kur’ân’daki üslûp, akış, fesahat, belâğat, âyetler arasındaki zincirleme ahenk, çok yönlü hükümler taşıması, ilim adamına yardımcı olmak üzere temel bilgiler getirmesi, ilme ışık tutmak üzere ana fikirler vermesi o kadar kusursuz ve mükemmeldir ki, insan gücünü aşmakta, akıllara durgunluk vermekte, en uzman edip ve şâirleri hayran bırakmakta, çok yönlü ilim adamlarını büyülemektedir. O bakımdan Kur’ân insan sözü olamaz. Asırları geride bıraktığı halde eskimemiş, bilâkis tazeliğini korumuş, cilâsı artmıştır. İnsan kaleminden çıkan hiçbir eser böyle bir mazhariyete erişememiştir.
Gelişmekte olan ilim dev adımlarla ilerlerken, sağlam netice elde ettiği hiçbir konuda Kur’ân’a ters düşmemiştir. Oysa ilmî araştırma ve buluşlar henüz uykuda iken Kurʹân on dört asır önce birçok temel bilgiler, ana fikirler getirerek insanların hem yollarını aydınlatmış, hem de akıl ve zekâlarını harekete geçirerek gereken malzemeyi vermiştir. Buna birkaç misal verecek olursak, güneşin kendi enerjisini kendisinin üretip yaydığını, ayın ise güneşten ışık alıp yansıttığını gösterebiliriz. Kurʹân bu gerçeği çok kısa ve anlamlı iki cümleyle açıklarken güneşi ziya, ayı nur olarak belirtiyor: «Güneş’i ziya (ışık ve enerji), Ay’ı nûr (aydınlık) yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ayʹa konaklar takdîr eden Oʹdur. » (Yunus Sûresi: 5) Sonra Kur’ân göklerle yerin önceleri tek bir parça halinde bulunduğunu haber vererek araştırıcılara ip ucu veriyor: «İnkârcılar, göklerin ve yerin bitişik (tek parça) olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?! » (Enbiyâ Sûresi: 30)
Bu misalleri çoğaltmak mümkün... Ama burada verdiğimiz bir iki misal konuyu yeterince aydınlatmaktadır. Ayrıca tefsirimizde münasebet düştükçe bu hususlar yeterince açıklanmıştır.
Böylece Kur’ân’ın uydurma bir söz olmadığı kesinlik kazanıyor ve her türlü şüpheleri giderecek kudrette bulunduğu ortaya çıkıyor. Kur’ân’ın bir başka özelliği ve İlâhî beyân hüviyeti taşıdığının delili, kendisinden önceki kutsal kitapları kabul etmesi ve onlarda, insan elinin bilgisizce dokunmasıyla meydana gelen yanlışları tashîh etmesidir. Musa, Lût ve Yusuf (salât-ü selâm hepsine olsun) kıssalarında olduğu gibi..
KUR’ÂN HER ŞEYİ AÇIKLAR MI?
«(Kur’ân), iman eden bir millet için her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren hidâyet ve rahmettir. » İlgili âyetle, Kur’ân’ın inanan her milletin dünya ve âhireti için yararlı, yol gösterici, eğitici ve çok lüzumlu konuların temel bilgisini öğretici olduğu açıklanıyor. Aynı zamanda Kur’ân’ın, Allahʹın varlığını, kemal sıfatlarını, kudretinin her şeyi kapsayıp kuşattığını, akıl ve zekâya, idrâk ve anlayışa ışık tutarak ve malzeme vererek anlattığı yansıtılır. İnsan haklarını en uygun ve özendirici şekilde koruduğu belirtilir. Helâl ve haram sınırlarını belirlediğine işaret edilir.. Hukukun hem ana kurallarına yer verdiğine hem de meselelere çözüm getirdiğine atıf yapılır. Kur’ân bu özellikleriyle, dünya ile âhiretin birbirlerini tamamladığını en doyurucu şekilde kalp ve kafalara işlerken duygu ve düşünceleri bu kavramlar doğrultusunda yönlendirir. İnsan unsuruna en üstün değeri verir; kâinatta her şeyin insan için, insanın da Allah için yaratıldığını vurgularken onun plândaki yerini belirlemiş olur. Ahlâkî konuda, aile ve toplumu huzura kavuşturacak, kardeşlik duygularını geliştirecek, fazîlet dolu bir ömür sürmeye özendirecek en uygun ve en mükemmel esas ve prensipleri beraberinde taşır. İlme, ilim adamına lâyık oldukları yeri ve değeri cömertçe verir ve her vesileyle insanları ilme teşvîk eder.
Kur’ân, bunca zengin muhtevasıyla birlikte fizik ve fizik ötesinden en doğru ve doyurucu bilgileri vererek Allah ile kulları arasındaki engelleri bir bir kaldırır. İnsana sonsuz mutluluk vaʹdeden İlâhî haberleri bütün safiyet ve tazeliğiyle nakleder. Hayatın ve ölümün anlam ve hikmetini en doyurucu şekilde anlatır.
Kur’ân’a, belirtilen hususlar açısından bakıp bir değerlendirme yaptığımızda, onun insan için çok lüzumlu ve hayatî önemi hâiz konuları açıkladığını, bunun dışında kalan konuları, meseleleri, problemleri ve birçok konuların detayını insanların bulup araştırmasına, inceleyip sonuç çıkarmasına bıraktığını görürüz.
Unutmamak gerekir ki, Kur’ân bir fizik, bir kimya, ya da astronomi veya tıb ve anatomi kitabı değildir. Bu konularda istenilen her bilgiyi onda aramak anlamsızdır. Kur’ân insan hayatını düzen ve dengede tutan, en doğru yolu gösteren, toplum yapısında adâletin sağlanması için her türlü bilgi ve malzemeyi veren, dünya ve âhirete ait bilgileri sunan, ahlâk ve fazîletle ilgili yeterli kurallar koyan ve aydınlatıcı hükümler taşıyan; tek kelimeyle insana insanca yaşama yollarını öğreten bir rehberdir.
İşte ilgili âyette «imân eden bir millet için her şeyi açıklayan» bir kitap olduğu belirtilirken, onun bu özellikleri söz konusudur. Aynı zamanda açıkladığı şeylerden yararlanabilmek için imânın lüzumuna parmak basılmaktadır.
Yusuf sûresine, «Elif- Lâm- Râ. Bunlar çok açık ve açıklayıcı kitabın âyetleridir. » sözüyle başlanarak Kurʹân’ın çok önemli ve hayatî konuları açıkladığı belirtildi ve yine bu kitabın «İman eden bir millet için her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren hidâyet ve rahmet» olduğu bildirilerek sûre noktalandı.
Yusuf Sûresinin tefsîrini tamamlamayı bize müyesser kılan Allah’a hamd-u senâlar; bu konuda da bize ışık tutan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun. Yüce Rabbim bizi, bu sûreden öğüt ve ibret, feyiz ve rahmet alarak hayatını ona göre düzene sokan bahtiyar kullarından eylesin! Âmîn!..