MEÂLİ:
93- De ki: «Rabbim! inkârcıların vaʹdolundukları azâbı bana elbette göstereceksen,
94- Rabbim! beni o zâlim topluluk arasında bulundurma. »
95- Şüphesiz ki (Peygamberim! ) onlara vaʹdettiğimiz azâbı sana göstermeye kudretimiz yeter.
96- Sen o kötülüğü en güzeli ile savıp karşılık ver. Biz onların vasfettiklerini daha iyi biliriz.
97- De ki: «Rabbim! şeytanların vesvese ile dürtüşlerinden sana sığınırım.
98- Ve onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. »
99- 100- Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çâresiz kalıp Allahʹı hatırlar ve) «Rabbim! beni geri çevirin de ola ki terkettiğime karşılık, onu (telâfi için) iyi, yararlı amelde bulunurum» der. Hayır, bu bir sözdür ki (temenni anlamında) söyler. Dirilip (hesap gününe) kaldırılıncaya kadar önlerine bir Berzah (dönmelerine bir engel) vardır.
101- Sûrʹa üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar.
102-103- Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Kimin de terazide tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerine zarar verenlerdir; Cehennemʹde devamlı kalıcılardır.
104- Ateş yüzlerini yakar da dudakları kasılarak dişleri sırıtıp kalır.
İLGİLİ HADÎSLER
Hz. Ömer (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namaz kılıyordu; ancak hangi namaz olduğunu bilmiyorum. Üç defa «Allahu ekber kebîren», üç defa «Ve’l-hamdu lillahi kesîren», üç defa da «Ve sübhaneʹllahi bükreten ve asîlen» dedi ve arkasından şunu ilâve etti: «Ve euzü billahi mine’ş-şeytani min nefhini ve nefesihi ve hemezihi.. » (Ebû Dâvud/salât: 119)
«Allahım! fazla yaşlanmaktan, yıkıntı altında kalmaktan, boğulmaktan, sana sığınırım. Ölüm anında şeytanın beni kapmasından da sana sığınırım. » (Ebû Dâvud/vitir: 32- Nesâî/istiâze: 61- Ahmed: 2/171- 3/427- 4/204)
Ashab-ı Kirâmʹdan birkaç zat şöyle demişlerdir:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz uyurken ve korkulu anlarda şu sözleri söylememizi bize öğretti: «Allahın ismiyle, Allahʹın gazabından, cezasından, kullarının şerrinden, şeytanların vesvese ve dürtüşlerinden, Oʹnun tastamam sözlerine sığınırım. » (Müsned-i Ahmed)
«Fatıma benden bir parçadır. Onu sıkıp öfkelendiren kimse, beni de sıkıp öfkelendirir; onu neşelendiren beni de neşelendirmiş olur. Kıyâmet günü soy-sop bağları kopar, ancak benim soyum, sebepliğim ve hısımlığım kopmaz. » (Buharî/fezâil: 12, 16, 29, nikâh: 109- Müslim/fezâil: 93, 94- Ebû Dâvud/ nikâh: 12- Tirmizî/menakıb: 60- İbn Mâce/nikâh: 56- Ahmed: 4/5, 326)
VAʹDEDİLEN AZAP
«De ki: Rabbim! inkârcıların vaʹdolundukları azâbı bana elbette göstereceksen, Rabbim! beni o zâlim topluluk arasında bulundurma. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e karşı gelip küfür ve, azgınlıkta ısrar eden kavim ve milletlerin eninde-sonunda büyük bir azâba uğratılmaları sünnetullah gereğidir. Mekkeli putperestler hakka karşı gelmekte her türlü ölçüyü aşmışlardı. Başlarına mutlaka bir azabın ineceği beklenmekteydi. Cenâb-ı Hak, böyle bir azap inince, Peygambere, onların arasında bulunmaması hususunda duâ tavsiye etmektedir. Çünkü Enfal Sûresi 32. âyette açıklandığı gibi, «Sen aralarında bulunduğun halde Allah onlara azap edecek değildir. » şeklinde Allah’ın Peygamberine verdiği bir söz vardır. Böylece Enfal Sûresi’ndeki bu âyet, konumuzu oluşturan âyeti açıklamakta ve neticeyi açık biçimde belirtmektedir.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin on üç yıllık Mekke döneminde her şeye rağmen tam uslandırıcı mahiyette bir azâp o belde halkına inmemiştir. Bir ara hüküm süren kıtlık ise, Resûlüllah’ın (A. S. ) duâsı bereketiyle kaldırılmıştır. Medine’ye hicret ettikten sonra ise, Bedir Savaşı’nda müşriklerin liderlerinden çoğunun öldürülmesi, sözü edilen azâbın ilk belirtisi ve sonra da Mekkeʹnin fethedilmesiyle o azâbın tamamlanması gerçekleşmiştir.
O bakımdan Mekkeʹde son yıllarda saldırı ve hezeyandan bunalan mü’minlerin biraz daha dişlerini sıkmaları ve kötülüğe iyilikle karşılık vermeleri tavsiye edilmiştir. Şüphesiz ki bu tavsiye geçici anlamda düşünülmemelidir. Zira İslâm’ın dâvet, irşat ve teblîğ metodu bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Ancak şiddete başvurup haksız yere kan akıtmak isteyen düşmana karşı, şartlar ve imkânlar elverdiği takdirde şiddet kullanmak farzdır; yani böyle durumlarda cihâd gereklidir.
KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE KARŞILIK
«Sen o kötülüğü en güzeli ile savıp karşılık ver. Biz onların vasfettiklerini daha iyi biliriz. »
Peygamber’in (A. S. ) ahlâkı, İslâm ahlâkının değişmeyen model ve örneğidir. Kötülüğü önce iyilikle karşılamak, şüphesiz ki onun azgınlığa dönüşmesini, daha tehlikeli çizgiye gelmesini önlemeğe, aynı zamanda kalplerdeki kin ve düşmanlığı hafifletmeye yönelik bir metottur. O bakımdan İslâm Hukukunda «Zarar kendi misliyle giderilmez», «İki şerden en hafif olanı seçilir», «İslâmʹda ne zarar vermek vardır, ne de zarara karşılık zarar vermek vardır» gibi genel hükümler yer almıştır.
Ancak kötülüğe iyilikle karşılık, hiçbir yarar sağlamaz da karşısındakinin büsbütün şımarmasına, daha da azgınlaşmasına sebep olursa, o takdirde iki yol vardır: Şartlar ve imkânlar elverdiği takdirde şerri def’etmek için kuvvete başvurulur. Değilse sabredilir ve böylece Allah’ın takdîr ve hükmü beklenilir. Nitekim Mekke devrinde Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in, azgınlığa dönüşen şer ve tuğyanı durdurmak için kuvvete başvuracak imkânı yoktu. O bakımdan ilâhî takdîri sabırla bekleyip teblîğ görevini sürdürmeye devam etti. Medine döneminde, onu kuvvetle savma imkânları doğunca, iyilik ve sabır netice vermeyince, savaş zarurî olmuştur.
ŞEYTANIN VESVESE VE DÜRTÜŞLERİ
«De ki: Rabbim! şeytanların vesvese ile dürtüşlerinden sana sığınırım. Ve onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. »
Bu, hem cinlerden, hem de insanlardan olan şeytanlar ile yorumlanmıştır. Her iki ayrı cinsin de kalp ve kafalara fısıldadıkları vesvese ve yaptıkları dürtüşlerden Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Zira her ne kadar âyette hitap Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e yapılmışsa da, emir umumidir.
Böyle durumlarda Allahʹa sığınmanın iki ayrı yararı söz konusudur. Biri, yegâne kudret sâhibi Allah’a yönelmek suretiyle O’nun tecelli edecek yardımına mazhar olmaktır. Diğeri ise, bu gibi kötü telkin ve fısıldamalara karşı hep uyanık bulunmaktır.
Şeytanın vesvese ve dürtüşleri, zıtların sürtüşmesini hızlandırmaya, hayata canlılık vermeye ve insanlara bir bakıma hareket kazandırmaya yönelik bir hikmeti beraberinde taşımaktadır. Ancak bu hikmeti dikkate almadan aralıksız gelen vesvese sinyallerinin tesir alanına girip, karşıt güç olan imân, ahlâk ve fazîlet duygularını aklın desteğinde harekete geçirmeyi düşünmemek veya ihmal etmek, dengeyi bir anda bozar. Böylece insanın kötülük tarafı ağır basmaya başlar. İşte konumuzu oluşturan âyetle, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere mü’minlere istiâzenin tavsiye edilmesi, içimizdeki dengenin bozulup dışımızdaki kötülüklere yol açmaması içindir. Nitekim bu inceliğe Nahl Sûresiʹnde açıklık getirilerek şöyle buyurulmaktadır: «Şüphesiz ki şeytanın, imân edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur. » (Geniş bilgi için bak: Hicir Sûresi: 42, Nahl Sûresi: 99, İsrâ Sûresi: 65. âyetlerin tefsiri)
ÖLDÜKTEN SONRAKİ PİŞMANLIK VE BERZAH ÂLEMİ
«Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çaresiz kalıp Allah’ı hatırlar ve) «Rabbim! beni geri çevir de ola ki terkettiğime karşılık onu (telâfi için) iyi-yararlı amelde bulunurum» der. »
Ruh, süresi dolunca bedeni ve bedendeki nefis havasını terkedip serbest kalır ve Berzah Âlemiʹnde gerçeği bütün açıklığıyla anlamaya başlar. Orada artık şeytanın vesvese ve dürtüşleri yoktur. O nedenle İlâhî kudretin yüceliğini daha iyi görüp kavrama imkânına erişir. Derin bir pişmanlık içinde, imân doğrultusunda iyi-yararlı amellerde bulunmak üzere dünyaya geri döndürülmeyi temenni eder. Ne var ki, İlâhî kanun gereği bu mümkün olmaz ve o bakımdan dilek ve temenniler de olumlu hiçbir sonuç vermez. Zira arada bir engel vardır. Ona «Berzah» denilir.
Tasavvuf ehli, keşif ve müşahede yoluyla Berzah’ın dünya İle âhiret arasında, ruhların kıyâmete kadar eyleştiği ayrı bir âlem olduğunu ve yedi tabakadan oluşup ruhların derecelerine göre yer aldığını belirtirler.
Berzah, sözlük olarak: «engel» ve «perde» demektir. Bu engel, Tabiîn’den Dahhak ve Mücahid’e göre, ölümle yeniden dirilip kalkma arasındadır. İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, Dünya ile Âhiret arasındadır. Nitekim İmam Şa’bî’nin yanında birisi, «falân adam öldü, artık âhiret ehlinden oldu» deyince, Şa’bî’nin ona: «Hayır, henüz âhiret ehlinden olmadı, Berzah ehlinden oldu» diyerek uyarıda bulunduğu rivâyet edilmektedir. (Tefsîr-i Kurtubî: 12/150)
SOY-SOP BAĞININ KOPMASI
«Sûr’a üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar. »
Sûrʹa birinci defa üfürülünce, varlık âleminde canlı adına bir şey kalmaz, hepsi ölür, ancak Allahʹın diledikleri müstesnâ.. İkinci defa üfürülünce Berzah âleminde beklemekte olan ruhlar, hazırlanan bedenlerine gelip yerleşirler ve öylece ikinci hayata kalkış başlamış olur. Artık o âlemde soy-sop bağları kopar; anne öz evlâdından, kardeş kardeşten, dostlar birbirlerinden uzaklaşırlar, aralarındaki akrabalık bağları çözülür. Öylece herkes kendi amel ve niyetiyle başbaşa kalır. Biri diğerine, «sen kimsin? », «sen dostum değil miydin? » diye sormaz.
Bunun sebebi açıktır:
Hısımlık bağları merhamet ve şefkatle birleşerek dünya hayatında insanın içine yerleştirilmiş fıtrî bir duygudur ki, neslin devamını sağlar. Âhirette ise, nesli devam ettirme kanunu yoktur; o sebeple hısımlar arasındaki ilgi ve irtibat da kendiliğinden kalkmış olur. Nitekim Abese Sûresi’nin 34. âyetinde bu konuya şöyle açıklık getirilmiştir: «O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. Onlardan her kişinin (o gün) kendine yetecek derdi ve meşguliyeti vardır. » (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 254. âyetin tefsiri)
Saffat Sûresi 27-30 âyette: «Toplayıp sürün mahşer yerine o zulmedenleri, eşlerini, benzerlerini, yandaşlarını ve Allahʹtan başka taptıklarını, hepsini Cehennemʹin yoluna koyun. Ve onları (belli bir noktada durdurup alıkoyun), çünkü onlar mutlaka sorguya çekileceklerdir. Ve onlara «size ne oldu da birbirinize yardım edemiyorsunuz? » (denilir. ) Hayır, onlar bugün (ister istemez) teslimiyet içindedirler. Birbirlerine yönelip soruşturmaya başlarlar: Siz bize sağ taraftan (dinî açıdan) geliyordunuz derler. (Diğerleri), yok sizler aslında inanmamıştınız. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız olmadı, ama siz azıp sapıtan bir millettiniz derler. » şeklindeki sorma ve konuşmalar, kabirden kalkıldığı anın verdiği şaşkınlığın ilk belirtilerinden biridir. Ondan sonra ancak Allahʹın karşılaştırıp konuşturacağı kimseler dışında kimse kimseden bir şey sormaya pek fırsat bulamayacak, her kişi kendi nefsiyle meşgul olacaktır.
TARTILARI AĞIR GELENLER
«Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.. »
Kıyâmet günü, İlâhî adâlet bütün haşmetiyle tecelli edecek, kılı kırk yararcasına haklar tesbit edilecek, amellerin karşılığı belirlenecektir.
Adâlet Terazisi’nin mahiyeti bizce bilinmemektedir. Kur’ân ve hadîsteki anlatım bizim anlayış ve kavrayışımızı kolaylaştırmaya yöneliktir. O güne ve İlâhî azamete has bir tartı gerçekleşecek, ama keyfiyeti nasıl olacak bilemeyiz. O halde «mü’min olarak amellerin terazide tartılacağına inanırız, ama keyfiyetini bilemeyiz» der ve başka yorumda bulunmayız.
Şüphesiz Cenâb-ı Hak, mutlak âdildir, hiç kimseye zulmetmez. O zulmü hem kendine, hem bizim aramızda haram kılmıştır. Artık terazide iyilikleri ağır gelenler kurtuluşa ve saadete erişecek; kötülükleri ağır gelenler ise, Kurʹânʹın tabiriyle «kendilerine zarar verenlerdir, Cehennemʹde devamlı kalıcılardır. »
Böylece gerçekler ortaya çıkacak, haklı-haksız birbirinden ayırtedilecek; hiçbir şey gizli, kapalı kalmayacaktır.
«İyiliği ağır gelenler» tabiri bize şu inceliği öğretmektedir: Peygamberler dışında diğer bütün insanlar tamamıyla kötülük ve günahtan kurtulamazlar; herkesin kendine göre birtakım iyilik ve kötülükleri, sevap ve günahları olabilir. Çünkü insanın hilkati, bütünüyle günah ve kötülükten sıyrılmaya müsait bir özellikte değildir. Nefis ve şeytan kötülüğe itici kuvvetler olarak durmadan faaliyet halindedirler. Akılla birleşen imân, meleklerin de ilham desteğiyle bunlarla devamlı mücadele durumunda bulunuyor. O bakımdan insan için en başarılı nokta, kötülüğü imkân nisbetinde azaltmak, iyiliği ve sevabı çoğaltmaktır. Kıyâmet gününde de kurtuluşa erenler, kendilerini bu noktaya getirmesini bilip becerenlerdir.
CEZA AMELİN CİNSİNDENDİR
«Ateş yüzlerini yakar da dudakları kasılarak dişleri sırıtıp kalır. »
Bilindiği gibi, insanı en çok günaha sürükleyen organ, dilimizdir. Ona hâkim olduğumuz, irâdemizi kullanarak onu iyi ve yararlı yönde kullandığımız nisbette mutlu oluruz. Küfür ve kinlerini bazan içlerinde tutup gizleyenler; bazan da tutamıyarak dillerine dökenler, her iki âlemde de kendilerine yazık ederler. Kalbini küfür, kin, haset ve düşmanlıktan temizleyip dilini imân ve aklının emrine verenler ise, kurtuluşa erenlerdir.
İlgili âyetle, birinci şıkka temas ediliyor: Dünyada diline hâkim olmayıp onu inkâra, kine, azgınlığa, kötülüğe ve hasede alet edenlerin göreceği azâbın şekli belirleniyor. Böylece cezanın amelin cinsinden olduğu bir defa daha anlaşılmış oluyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İslâmiyetin toplum yapısında kötülere karşı nasıl bir metot uygulayacağı, kötülükleri iyilikle karşılayıp onları azgınlığa ve şiddete dönüştürmeye fırsat vermeyeceği belirtildi.
Bu konuda da şeytanın vesvesesinden, dürtüşlerinden Allah’a sığınılması tavsiye edilerek asıl amaç ve hedef belirlendi. İnkârcıların öldükten sonra gerçeği anlayacakları ve o yüzden dünyaya geri dönmek isteyecekleri konu edilerek, ölmeden önce dönüş yapmanın gereği üzerinde duruldu. Sonra da Âhiret âleminde soy bağının kopacağı ve herkesin kendi amel ve niyetiyle başbaşa kalacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların âhiret âleminde karşılaşacak ları ibretli bir tablo gözler önüne konuluyor. İnkârcıların şirretliklerine karşı sabreden mü’minlere verilecek mükâfatların o nisbette yüz güldürücü olacağına işâret ediliyor. Sonra da insanların amaçsız, hikmetsiz yaratılmadığı ifade edilerek hilkatin hikmetini düşünüp anlamamız isteniliyor. Ve Tevhîd İnancı’nın zedelenmemesi için, Allahʹın ortağı bulunmadığı hatırlatılarak, Oʹndan başkasına tapanların hesabının Allah yanında tutulduğuna dikkatler çekiliyor ve sûre Allahʹın gufran ve rahmeti talep edilerek noktalanıyor.