Yunus Suresi 98-103. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَا اِيمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حِينٍ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ اِلَّا مِثْلَ اَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ قُلْ فَانْتَظِرُوا اِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِنِينَ

100.

Yunus'un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yunus'un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.

Diyanet İşleri

99.

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekun iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?

100.

Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.

101.

De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Fakat ayetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.

102.

Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: "Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."

103.

Sonra resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

98- (Azâp geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağ­layan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki, Yûnusʹun kavmidir. İman et­tiklerinde kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azâbını açıp kaldır­dık ve bir süreye kadar onları yararlandırdık.

99- Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü’minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!

100- Allahʹın izni olmadıkça hiçbir kimse imân etmez ve akıllarını kullanmıyanlar üzerine murdarlık azâbı verir.

101- De ki: Bir bakın göklerde ve yerde neler var! İmân etmiyecek bir topluluğa o âyetler ve uyarılar ne fayda sağlar?

102- Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.

103- Sonra da peygamberlerimizi ve imân edenleri böylece kurtarı­rız. Mü’minleri de (azâp geldiğinde) kurtarmamız üzerimize bir haktır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Peygamberler bana arzolundu (kıyâmetten bir tablo tasvîr edildi). Peygamberlerden bir kısmı beraberinde birkaç kişiyle geçiyordu; bir kısmı da bir kişiyle; kimisi iki kişiyle geçiyorlardı. Beraberinde hiç kimse bulun­mayan peygamber de vardı. Musa Peygamberin hayli kalabalık bir kitley­le geçtiğini gördüm. Benim ümmetim ise, doğu ile batı arasını dolduru­yordu. » (Müslim/imân: 271- Ahmed: 3/334)

«Şüphesiz ki Allah bir kitap yazdı ve o kitap Oʹnun yanında Arş’ın üs­tündedir: Doğrusu rahmetim gazabımın önüne geçmiştir. » (Buharî/tevhîd: 15, 22, 28, 55, bed’-i halk: 1- Müslim/tevbe: 14, 16- Tirmizi/daavat: 99- İbn Mâce/mukaddeme: 13, zühd: 35- Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 381, 397, 433, 466)

AZÂBI GÖRÜNCE İMAN ETMEK

«(Azâp geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki Yûnus’un kavmidir. »

Azâbın geleceği ortaya çıkan sebepleriyle belli olunca, kalblerin Hakk’a dönmesi, fazla bir anlam taşımaz. Zira böyle bir imân ölüm korku­suyla meydana gelmektedir. Tıpkı Fir’avn’ın durumu gibi, artık boğulaca­ğını ve kurtuluş imkânlarının yok olduğunu anlayınca, İsrâîloğullarıʹnın inandıkları Allahʹa inandım ve Oʹna teslîm oldum, demişti de bu inanması ona bir fayda sağlamamıştı.

İlgili âyetten anlaşıldığına göre, birçok kasaba halkı inkâr ve azgın­lıkta ısrar edip dururken İlâhî azâp inince, ölüm ve elîm azâp korkusun­dan «inandık» diyerek teslimiyet göstermek istemişlerse de inen azâptan kurtulamamışlardır. Ancak Yûnus Peygamberin kavmi müstesnâ; onların, azâp belirtileri ortaya çıkınca, dönüş yapıp imân etmeleri, inmekte olan azâbın kaldırılmasına sebep olmuştur. O bakımdan daha önce inkâr ve inat içinde yuvarlanıp ömür sermayesini bir hiç uğruna heder ederken, azâp ile karşılaşınca dönüş yapan hiçbir kavim ve milletin o andaki imânı makbul tutulmamıştır; sadece Yûnus Peygamberin kavmi bir istisna teşkil eder. Cenâb-ı Hak, Sevgili Peygamberi Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüzü su­yu hürmetine Mekke müşriklerine böyle bir azâp indirmemiştir. Bundan sonra bazı istisnaların olup olmayacağını da bilemiyoruz. Bütünüyle İlâhî meşiete kalmış bir meseledir.

YUNUS PEYGAMBER VE KAVMİ

Yapılan tesbitlere göre, Musul yöresinde eski adıyla Ninova kasaba­sında 100. 000’in üstünde nüfusu bulunan bir kavim yaşamaktaydı. Bunla­rın hemen hepsi azılı putperest idi. Cenâb-ı Hak, her kabile ve kasabaya bir peygamber gönderdiği gibi, Ninova’ya da Yûnus Peygamberi gönderdi. Birkaç yıl onları doğru yola dâvet edip uğraştıysa da olumlu bir sonuç ala­madı; üstelik Ninovalıʹların küfür ve tuğyanı arttı. Bütün uyarılarına rağ­men kararmış kalbleri, paslanmış vicdanları haktan ve doğrudan yana ha­rekete geçiremedi. Umutları kesilince ilâhî azâbın yakında ineceğini bek­lemeye başladı, derken yakında böyle bir azâbın ineceği ve o gün gelince kendisinin Ninovaʹyı terkedeceği vahyedildi. Ayrıca inecek azâptan önce birtakım belirtilerin ortaya çıkacağı da kendisine haber verildi. Bunun üze­rine Yunus Peygamber son olarak teblîğ ve irşat görevini bir daha yerine getirdikten sonra henüz alâmetler ortaya çıkmadan veya çıkmaya başla­yınca Ninovaʹyı terketti. Kasaba halkı Yûnus Peygamberin ayrıldığını ve arkasından haber verdiği bazı belirtilerin ortaya çıktığını görünce büyük bir telaşa kapıldılar, derin bir pişmanlık duydular ve Allah’a yönelip imân ettiler.

İbn Mürdeveyh’in İbn Mes’ûd (R. A. )den yaptığı rivâyete göre, toplanıp biraraya geldiler, İlâhî azâptan kurtulmak için kuzuları analarından ayır­dılar ve hep birlikte ağlayarak tevbe ettiler. Azâp belirtileri ardarda gelme­ye devam edince, onlar da duâ, niyaz, tevbe ve teslimiyetlerini artırıp Hakk’a dosdoğru yöneldiler. Artık Allah’a ve peygamberine gönülden sa­mimi olarak inandıklarını söyleyerek azâbın geri çevrilmesini niyaz etti­ler. Bu hal 40 gün devam etti, derken Cenâb-ı Hak onların pişmanlık ve imanlarındaki doğruluğu görünce istisnaî bir hüküm olarak azâbı kaldırdı, belirtilerini giderdi.

Yûnus Peygamber, o yöreden gelenlerden durumu öğrenince bir ba­kıma yalancı durumuna düştüğünü düşünerek üzüldü ve artık Ninova’ya dönmek istemedi.

Bundan sonraki durum ve olayların ortaya çıkması, konunun ve kıs­sanın bir diğer safhasıdır.

Âyet-i Kerîmeyle hem Yûnus Peygamber, hem kasaba halkı Mekkeʹlilere, sonra da yaşamakta olan diğer müşriklere misal veriliyor ve tarihin tekerrür edeceği hatırlatılıyor. Hz. Muhammed’in (A. S. ) onlara haber ver­diklerinin bir gün mutlaka gerçekleşeceği bildirilerek vakit henüz erken iken imân etmeleri öneriliyor; aynı zamanda bunalan mü’minlere Allah’ın va’dini sabırla beklemeleri tavsiye ediliyor. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın sözün­den dönmeyeceği kesindir. Takdîr buyurduğu hüküm sırası gelince mut­laka gerçekleşir, onu engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur. Ancak şu gerçe­ği de unutmamak gerekir ki, Allahʹın rahmeti her zaman gazabının önüne geçer ve Yûnus kavminin durumu buna misal olan olaylardan biridir.

RABBİN DİLESEYDİ, BÜTÜN İNSANLAR HAKK’A İNANIRDI

«Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa, hepsi de imân ederdi. »

Bu âyetle, Allahʹın her tür canlı hakkında koyduğu sünneti ve hayat kanunu hatırlatılıyor. Şüphesiz ki Allah dileseydi insanları melekler gibi yaratırdı. Böylece herkes yaratanını bilip inanır, kulluk görevini kusursuz yerine getirirdi. Bu durumda dünya hayatının anlam ve hikmeti, amaç ve illeti ne olabilirdi? Hemen cevap verelim ki, birçok sakıncalar ortaya çı­kar, âhiret, hesap, Cennet ve Cehennem hikmetsiz ve anlamsız kalırdı. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

a) İnsanı yaratmaya gerek kalmazdı. Çünkü kâinatta Allah’tan baş­ka sayısını bilmediğimiz melekler vardır ve hepsi de emrolundukları şey­leri kusursuz yerine getirmektedirler.

b) İnsanlar meleklerin sıfat ve karakterinde yaratılsalardı, dünyaya getirilmelerine gerek kalmazdı. Çünkü dünya, hayatın ne olduğunu anla­ma, zevkini tadma ve nîmetin külfet karşılığında bulunduğunu, ancak onun­la kıymetinin bilineceğini öğrenme ve her insanın ölçü ve tartısını, diğer bir tabirle ruhunda taşıdığı madenin değerini ortaya çıkarma yeri ve dö­nemidir.

c) İnsanlar melek tabiatlı ve huylu yaratılsalardı, rekabet olmaz, kim­senin içinde ihtirasın yeri bulunmazdı. Böylece hayat durur ve bugünkü bayındır bir dünya oluşmazdı. Sanat ve teknik diye bir arayış ve buluş in­san kafasında doğmaz, düşüncesinde yer almazdı. Böyle olunca da dün­ya hayatı yine anlamsız ve hikmetsiz kalırdı.

d) Allah dileseydi insanların kalblerini ve kafalarını Hakk’a, doğruya çevirir; inkâr, azgınlık, ahlâksızlık, adaletsizlik diye bir şey ortaya çıkmaz­dı ve o zaman «her şey karşıtıyla gelişip tanınır» prensibi veya kaidesi hükümsüz kalır ve bugünkü hayat düzeni meydana gelmezdi.

Oysa Allah insanı zıt sıfatlarla donatıp onu çetin bir sınav ve müca­dele ortamına itmiştir Çünkü insan olarak yaratılmanın anlamı ve amacı budur. Sonra da rahmetinin eseri olarak insana yardımcı olup yol göstere­cek, ihtirasını meşru sınırlar içine alacak, hayatını düzene sokacak, hak­lara saygılı kılacak, Allah’a kulluğunun ölçü ve sınırını gösterecek ve bu­nun lüzumunu belirtecek kitap indirmiş ve o kitabı teblîğ edip insanları eğitecek peygamberler göndermiştir.

O halde peygamberlere ve onların yolunda yürüyen mürşitlere gere­ken, Hakk’ı tavizsiz ve ivazsız teblîğ etmek, irşat hizmetini yerine getirip gerisini Allah’ın inâyet ve rahmetine, hidâyet ve lûtfuna bırakmaktır. Ni­tekim gönderilen her peygamber hizmetinin sınırını bilmiş ve ondan bir milimetre sapmamıştır.

DİNDE ZORLAMA YOKTUR

«Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken, mü’minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! »

Meâlindeki bu İlâhî beyân, dinde zorlama olmadığını, olamıyacağını bir defa daha açıklıyor ve insanları zorla dine sokmak veya onları zorla dindar yapmak isteyenleri uyarıyor.

Dikkat ettiğimizde, âyet-i kerîmede önce Peygambere (A. S. ), sonra da dolayısıyla mü’minlere irşat ve teblîğin ölçü ve metodu veriliyor: «Hal böy­le iken, müʹminler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! » hitabı çok düşündürücü ve çok kapsamlıdır.

Şüphesiz ki bu âyet, imanda hür irâdenin yerini ve önemini belirten belgelerden biridir. Zira en kıymetli ve makbul imân, hür irâdeyle tahkikî anlamda gerçekleşenidir.

ALLAH’IN İZNİ OLMADAN KİMSE İMAN ETMEZ

«Allahʹın izni olmadıkça hiçbir kimse iman etmez. »

İnsan ancak Allah’ın kendisine verdiği irâde, akıl, yetenek ve hür dü­şünce çerçevesinde yine Allah’ın koyduğu hayat kanunları doğrultusunda sebepler ve ortamlar, şartlar ve imkânlar ölçüsünde imân nîmetine erişe­bilir. O bakımdan sünnetullahı anlayıp idrâk etmek, hayat kanunlarının hikmetini bilip kavramak ve sebeplere başvurup ciddi gayretler sarfetmek Allahʹın iznine kapı açar. Bu düzeyde kişi kendi irâde ve düşüncesini aklı­nın ışığında kullanarak, kendisine yardımcı olup doğru yolu gösteren ki­tap ve peygamberin çağrısına kulak verirse, ilâhî hidâyete mazhar kılın­ma çizgisine gelmiş olur. Bunun aksine bir yol tutan kimseye ise, İlâhî izin ve onunla ilgili hidâyet kapıları kapalı kalır. O halde kulun irâdesi, hür düşüncesi, aklı, zekâsı, sünnetullaha uymakla, sebepler zincirine baş­vurmakla biraraya gelmedikçe, imân nîmetine erişme sınırına, ya da ka­pısına gelmesi bir bakıma mümkün değildir. Ancak Allah’ın bu ölçüler dı­şında da olsa hidâyet verdikleri olabilir ki, bunlar birer istisna teşkil eder.

Onun için ilim adamları sözünü ettiğimiz sınır veya kapıyı, İlâhî iznin tecelli noktası olarak göstermişlerdir.

Konuyu bu açıdan incelediğimiz zaman anlarız ki, insanoğlu irâde ve ihtiyarında da tam serbest değildir; bir ucuyla İlâhî sünnete, diğer bir de­yimle hayat kanunlarına ve İlâhî takdire bağlıdır. Aklın duyguyla değil, irâ­de ve ihtiyarla, peygamber haberiyle birleşip İlâhî sünnet doğrultusunda Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin ve ilminin sınırsızlığına delâlet eden belgeleri görüp anlaması, anlayıp tefrik etmesi ise, İlâhî takdirin tecelli­sine, izninin ona yönelmesine sebep olur. Bu noktada Allah dilerse, kişi imân nuruna kavuşur. Aklını belirtilen anlam ve ölçüde kullanmayanlara ise, Allah murdarlık azâbı indirir.

MURDARLIK AZÂBI

«Akıllarını kullanmayanlar üzerine murdarlık azâbı verir. »

Kur’ân’da «murdarlık azâbı» ile çevirisini yaptığımız «rics» kelimesi çok yönlü bir kavramdır. Râğıb el-Esbehanî kendi müfredatında bunun dört vecih üzere olduğunu belirterek şöyle sıralamıştır:

1- İnsan tabiatı açısından murdar olan,

2- Akıl cihetiyle murdar olan,

3- Şeriât cihetiyle murdar olan,

4- Bütün bu cihetleri içine alacak anlam ve ölçüde murdar olan. Dördüncü maddeyi bir misal ile açıkladığımızda, diğer maddeler de ken­diliğinden anlaşılmış olur. Meselâ, kendiliğinden veya bir hastalık sebebiy­le ölen bir hayvan, hem tabʹan, hem aklan, hem de şer’ân murdardır. Hem akıl, hem de şeriat açısından murdar olan ise, içki, kumar ve benzeri şey­lerdir. Yalnız şer’î açıdan murdar olan ise, Allahʹı inkâr etmek ve O’na or­tak koşmaktır. (Fazla bilgi için bak: el-Müfredat Fi-Garibi’l-Kur’ân: 274)

Bunun dışında « r i c s » kelimesinin şu manalarda da kullanıldığı çok yaygındır: Azâp, gazap, sapıklık, zahmet, sıkıntı, meşakkat, helâk, Ce­hennem, Cehennem ehlinin kan ve irini..

GÖKLERDE VE YERDE NELER VAR?

«De ki: Bir bakın göklerde ve yer­de neler var! »

İnsan aklına ve irâdesine yön verip malzeme sunmaya yönelik bir uyarı anlamındadır. Güneş sistemi, dünyamıza gönderdiği ışık ve enerji, dünyaya olan uzaklığı, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönme­si, atmosfer kalınlığı, yerçekimi, dünyanın onda yedisinin su ile kaplı ol­ması gibi önemli olaylar incelendiğinde, akıl ilimle, bu ikisi de imânla bir­leştirilip bütünleştirilecek olursa, kâinatın her parçasında ve meydana gelen her olayda Allah’ın kudret damgasını, sanat fırçasını anlamakta gecikme­yiz. Bunun hilâfına akıl ilimden kopuk, bu ikisi de imân ve idrâktan uzak olursa, kişiyi Allahʹa yaklaştıran imkânlar bir bakıma mefluç hale gelmiş sayılır.

Onun için yukarıdaki âyetle, insanın akıl ve idrâkine, bilgi ve kültürü­ne seslenilerek bütün bu yeteneklerini harekete geçirip insaf gözüyle gök­lere ve yere bakması emrediliyor.

MEKKELİʹLER VE ONLAR GİBİ OLANLAR

«İmân etmeyecek bir toplulu­ğa o âyetler ve o uyarılar ne fayda verir? »

Kişi inkâr düzeyine getirilip iyice eğitilerek şartlanırsa, baktığı her şe­yi, gördüğü her olayı kendi anlayış ve kavrayışı, duygu ve düşüncesi öl­çülerine göre değerlendirerek «doğa böyle yapıyor, doğa şöyle yetiştiriyor, doğa kendi denge ve düzenini koruyor» şeklinde birtakım yersiz ve anlam­sız sözler kullanır; olayı sebeplere, sebepleri de Allah’a döndürmekten ka­çınır; sebeplere atıfta bulunur, fakat onları askıda bırakır. Allah demekten tiksinir ve irkilir.

İlgili âyetle bu gibilerin ruhsal yapılarına, karakter ve ön yargılarına işâretle, âyet ve uyarıların onlarda olumlu tesir meydana getirmiyeceği be­lirtiliyor. Mekkeli’lerin hakka karşı tutum ve anlayışlarının bu olduğuna dikkatler çekilirken, şartlanmış inkârcıların çoğunun böyle olduğuna işâ­ret ediliyor.

İnkâr ve sapıklığın belirtilen kertesine gelip dayanan kimseler ne za­man daldıkları gaflet ve cehaletten uyanabilirler? İlgili âyeti izleyen 102. âyet bu sorunun cevabını vermektedir:

«Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyen­lerdenim. »

Cenâb-ı Hak bu âyetle, Âd, Semûd, Lût ve benzeri kavimlerin küfür, tuğyan ve inatlarında ısrarlarından dolayı yok edildiklerine işârette bulu­narak, Mekkeli müşriklerin ellerinde tuttukları şirk ve ahlâksızlık bayrağı­nın yakında ayaklar altına düşeceğini, küfrün baş aşağı gelip hakkın kar­şısında zillete uğrayacağını haber veriyor ve bu hükmün zaman zaman te­kerrür edeceğini dolaylı şekilde anlatıyor. Nitekim çok geçmeden ilgili âye­tin verdiğiʹ haber gerçekleşti, Cenâb-ı Hak, Mekkeli müşrikleri yok etme­di, ama nefret ettikleri İlâhî sistem önünde eğilmelerini, teslimiyet göste­rip saygılı olmalarını sağladı. Şüphesiz ki bu olay, yok edilmekten çok da­ha ibretli ve tesirlidir.

Böylece Kur’ân yaşamakta olan her topluma seslenerek, kendilerini alaşağı edecek hakkın tecellisi inmeden, hakkı görüp teslîmiyet göster­melerini önermekte ve bâtılın hiçbir zaman hakkın karşısında başarılı olamıyacağına işârette bulunarak, geçici bir zaferin, birkaç günlük başa­rının kimseleri aldatmamasını kafa ve gönüllere işlemektedir. Yeter ki, haktan yana olanlar, teblîğ ve irşat metodunu bilip Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizin açmış olduğu kutsal yolda birlik ve beraberlik içinde yürümesini bilsinler. Gerisi Allah’a aittir. O va’dinden dönmez.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıda geçen âyetlerle, Yûnus Peygamberin kavminden söz edildi ve istisnaî olarak, inen İlâhî azâbın kaldırıldığı belirtildi. Bununla dosdoğru imân edenlere bir ölçü ve kıstas verildi. Sonra insanların melekler gibi günah ve kusurlardan temiz, şehevî duygulardan uzak bir özellikle yara­tılmadıkları hatırlatılarak onlardaki akıl, irâde, idrâk gibi yeteneklerin öne­mine işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle batılı temsîl edenlerin geçici şatafatına aldanılmaması hatırlatılıyor; fazîletin ve saadetin küfürde ve ahlâksızlıkta değil, imân ve irfanda, idrâk ve doğrulukta olduğuna atıf yapılarak insan aklı­na ve idrakine malzeme veriliyor. Batıldan uzak bütünüyle Hakkʹa yönel­miş İslâmiyetin mutlak saadet vaʹdettiği haber verilerek, Allahʹtan başka­sına tapmanın hiç kimseyi aziz ve mutlu kılmadığı ve kılamıyacağı konu ediliyor.