Mülk Suresi 6-11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ اِذَٓا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا اُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ قَالُوا بَلٰى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي اَصْحَابِ السَّعِيرِ فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِاَصْحَابِ السَّعِيرِ

10.

Rablerini inkar edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varılacak yerdir orası!

Diyanet İşleri

7.

Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler.

8.

Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.

9.

Onlar da şöyle derler: "Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve 'Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' demiştik."

10.

Yine şöyle derler: "Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık."

11.

İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- Rablarını inkâr edenler için de Cehennem azâbı vardır. Orası ne kötü gidiş yeridir!

7- Oraya itilip atılacakları zaman kaynayıp uğuldamanın kötü sesi­ni işitirler.

8- Neredeyse öfkeli köpürmesinden patlayıp paralanacak. Oraya ne kadar bir bölük insan itilip atılırsa, bekçileri onlara: «Size uyarıcı peygam­ber gelmedi mi? » derler.

9- Onlar da: «Evet bize gerçekten uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve Allah birşey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, de­dik» diye cevap verirler.

10- Hem derler ki: «Eğer biz işitseydik ve aklımızı kullansaydık, alevi kabarıp köpüren cehennemlikler arasında olmazdık. »

11- Böylece günahlarını gizlemeyip söylerler. Alev alev köpüren Ce­hennem dostlarına uzaklık ve helâk olsun!

BUNCA AÇIK BELGEYE RAĞMEN İNKÂR MI?

«Rablarını inkâr edenler için Cehennem azâbı vardır. Orası ne kötü gidiş yeridir! »

Cenâb-ı Hakkʹın üstün kudretine değinilerek isbatlayıcı belgelere yer verildikten sonra hâlâ aklını kullanmayıp inkâr ve tuğyanda ısrar edenler bir defa daha uyarılıyor. Böylece aklın ilimle ve bu ikisinin de imânla bir­leştirilmesinin lüzumuna işâretle, duygusunu ve önyargısını aklının önünde tutan kâfirler kınanıyor. Hakikate sırt çevirmenin çok fena bir akibete yol açacağı haber veriliyor.

Böylece Cehennem ateşinin çok yüksek ısı derecesinde yanmaya de­vam ettiğinden korkunç uğultular çıkarmakta olduğunu yedinci âyette yer alan anlatımdan öğreniyoruz. Şüphesiz bu beyânla, hem Cehennem hak­kında kısa, fakat aydınlatıcı bilgi veriliyor, hem de inkârcı şaşkınlar uyarı­larak ölmeden önce Hakkʹa dönmeleri isteniliyor.

Uslûb-i İlâhî gereği, Kur’ân-ı Kerîmʹde, konumuzu oluşturan âyet da­hil Cehennem’in 13 kadar isim ve sıfatına yer verilmiştir. Şöyle ki:

1- Saîr,

2- Gavaş,

3- Eşedd-i harr,

4- Mâ-i Sedîd,

5- Hasır,

6- Azâb-i ğaram,

7- Zefîr ve Şehîk,

8- Serabiluhüm min katiran,

9- Min fevkihim zülel,

10- Mâ’-i Hamîm,

11- Sekar,

12- Hâviye,

13- Naren Telezzâ,

14- Zât-i Leheb. (Nisa: 55, A’raf: 41, Tevbe: 81, İbrahim: 16, İsrâ: 8, Furkan: 65, Hûd: 106, İbrahim: 50, Zümer: 16, Muhammed: 15, Kamer 48, Kariâ 11, Leyl: 4, Tebbet Sûresi.)

Bu sıfat ve isimlerin taşıdığı mana:

Saîr: İyice kızışıp boy boy köpürüp yükselen ateş.

Gavaş: Örtü misali kat kat ateş tabakaları.

Eşedd-i harr: Çok şiddetli yüksek derecedeki ısı.

Mâ’-i Sedîd: Kanlı, irinli suya benzer tiksindirici bir sıvı.

Hasîr: Çepeçevre kuşatan bir zindan.

Azâb-i ğaram: Sadece deriyi yakıp devamlı acı ve ıstırap veren bir işkence.

Zefîr ve Şehîk: Şiddetli inilti ve sesli sesli soluk veya derinden gelen korkunç inilti ve uğultu.

Katiran: Katrandan gömlekler.

Bu, ısı derecesi yüksek olan taş kömüründen akan katran bölümünü ve katranın bedene bulaşacağını ifade etmektedir.

Zülel: Ateşten kat kat tabakalar.

Mâʹ-i Hamîm: Isı derecesi çok yüksek sıvı,

Sekar: Yakıp deriyi değiştiren ateş.

Hâviye: İyice yanıp kor haline gelen kömür.

Telezzâ: Köpürüp dalga, dalga; boy boy yükselen ateş.

Zât-i Leheb: Alevi perde perde yükselip ısı derecesi yüksek olan ateş.

Bütün bu isim ve sıfatları biraraya getirdiğimizde, Cehennem’in nasıl bir azâp yeri olduğunu; yanan yakıtından akan katran ve irinli kan misâli sıvısı bulunduğunu; içinde müthiş patlamaların ve o sebeple ateş kütlele­rinin yükseldiğini, bütün çıkış yollarının kapalı tutulduğunu anlarız.

Isısı bu kadar yüksek olan Cehennem ateşinin, içine atılan insanları bir anda yakıp kül haline getirmiyeceği hususuna gelince: Âhiret âlemin­de ruhlara giydirilen bedenlerin, o âleme has bir özellik taşıdığı; ateşin sadece deriye ve dolayısıyla sinir uçlarına tesir edebileceği ortaya çıkıyor. Günümüzde ateşte yanmayan birtakım maddelerin tesbit edildiğini biliyoruz. O halde âhirette Cenâb-ı Hakk’ın, hiç ölmeyecek, hasta olmayacak, yıpranmayacak bir beden yaratıp insana vermesi elbetteki mümkündür. Bunun keyfiyetini bilmemiz ise, pek mümkün değildir. Bugün için hayal bile edemediğimiz birtakım İlâhî kanunlar o gün işler duruma geçer ve hükmünü yürütür. Nitekim Tâhâ Sûresi 74. âyetle, Cehennem ahvalinden söz edilirken, «Orada ne ölür, ne de yaşar! » buyurulmaktadır.

İŞİTEN VE AKLEDEN BİR BAŞ

«Hem derler ki: Eğer biz işitseydik ve aklımızı kullansaydık, alevi kabarıp köpüren cehennemlikler ara­sında olmazdık. »

Cehennem’e atılacak azgın kâfirlerin oradaki durumu tasvîr edilirken, görevli bekçilerin: «Size uyarıcı peygamber gelmedi mi? » sorusuna, on­lar: «Evet, bize gerçekten uyarıcı geldi, ama biz onu yalanladık ve Allah bir şey indirmemiştir; siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik» diye cevap verirler. Sonra da şunu ilâve ederler: «Eğer biz işitseydik ve aklı­mızı kullansaydık, alevi kabarıp köpüren Cehennemʹin yaranları arasında olmazdık. »

Bu anlatım ve uyarı; aynı zamanda tasvîr, insanın hakka, gerçeğe yö­nelmesinin; hakikati bulabilmesinin iki yolu bulunduğunu öğretiyor:

a) Uyarıcı mürşidin sesine kulak verip ciddiyetle dinlemek,

b) Dinlediği şeyleri aklın süzgecinden geçirip tam bir idrâk içinde de­ğerlendirerek sonuç çıkarmak..

Yoksa şartlanmış bir kafa, büyülenmiş bir kalp ile hissi aklın üstünde ve önünde tutarak gerçeği işitmek ve anlamak, aklın ışığında değerlen­dirmek çok zor, bazan da imkânsızdır.

Kendini inkârın bu çizgisine getirenlerin çoğu hakikati ancak öldük­ten sonra Âhiret Âlemiʹnde anlayabilir; ama neden sonra.. Nitekim 11. âyet­le, Cehennem’e girecek olan inkârcı sapıkların böyle bir itirafta buluna­cakları haber verilerek, ölmeden önce sağduyu ve akl-i selîmi kullanmanın lüzumuna atıfta bulunuluyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Kâinattaki mutlak ve kusursuz düzen ve dengeden söz edilerek insan aklına ışık tutuldu ve sonra aklını kullanmayıp hakikatten uzaklaşanların âkibeti hakkında bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, aklını imânla birleştirip eserden müessire geçiş sağlayan ve bu açıdan hareketle, kâinatı tasarrufu altında tutan Yüce Kud­ret’in varlığına inanmakla kalmayıp, O’nun gözetimi altında bulunduğunu düşünerek korkan; korktuğu için de söz ve davranışlarını İlâhî hayat dü­zenine uyduran; aynı zamanda böyle bir idrâkle iç disiplini sağlayan müʹminlere mağfiret ve büyük mükâfat vaʹdediliyor. Sonra da Cenâb-ı Hak’la kulları arasındaki irtibata değinilerek bilgi veriliyor.