ظ ل م (ƵLM)
Z-l-m
ظُلْمَة kelimesi, cehâlet, şirk ve fısk anlamlarında da kullanılır; onların zıt anlamlarında ise نُور gelir. Allah buyurur ki: اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آَمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ : Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır (2/Bakara 257); وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآَيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ : Andolsun ki Musa’yı da: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket) günlerini hatırlat, diye mucizelerimizle gönderdik (14/İbrâhîm 5); فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ : Karanlıklar içinde: Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, diye niyazda bulundu (21/Enbiyâ 87); أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا : Ölü iken dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesini sağlayan bir aydınlık verdiğimiz kişi, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç? (6/En’âm 122). Bu âyet tıpkı şu âyet gibidir: أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى : Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? (13/Ra’d 19). وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآَيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ : Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir (6/En’âm 39) âyetindeki الظُّلُمَاتِ kelimesi, صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ : Onlar sağır, dilsiz ve kördürler (2/Bakara 18) âyetindeki عُمْيٌ kelimesinin karşılığıdır. يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ : Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır (39/Zümer 6); yani batın, rahim ve etene/plasenta içinde.
أَظْلَمَ فُلاَنٌ : Falan kişi karanlığa girdi: وَآَيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ : Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler (36/Yâsîn 37).
Dilcilere ve âlimlerin çoğuna göre ظُلْم ; bir şeyi, kendisine ait olan yerin dışına koymaktır. Bu da ya onu eksiltmek veya artırmak, ya da onun zamanından veya mekânından sapmakla olur. Bu anlamdan, zamanının dışında süt içtiğinde; ظَلَمْتُ السِّقَاءَ dersin. İçilen o süte de ظَلِيم denir. ظَلَمْتُ اْلأَرْضَ : Yeri kazdım; oysa kazılacak yer değildi. Söz konusu yere, مَظْلُومَة ; oradan çıkarılan toprağa da ظَلِيم denir. Dairenin odak noktası konumunda olan hak sınırını aşmaya ظُلْم denir.
Bu kelime, az olsun, çok olsun haddi aşma anlamında kullanılır. Bundan dolayı, hem büyük hem küçük günâhlar için kullanılır. Nitekim -iki zulüm arasında büyük bir fark olsa da- Hz. Âdem’e, yasağı ihlâl ettiği için zalim denildiği gibi, İblis’e de zalim denilmiştir.
Bazı bilge kişiler şöyle demiştir: zulüm üç kısma ayrılır:
1- İnsan ile Yüce Allah arasında olan zulüm. Bunun da en büyüğü; küfür, şirk ve nifaktır. Bundan dolayı Allah buyurur ki: إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ : Şirk elbette pek büyük bir zulümdür (31/Lokmân 13). Yüce Allah şu ve benzeri başka birçok âyetle de şirki kastetmektedir: أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ : Bilin ki; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir (11/Hûd 18); يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا : Allah dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır (76/İnsan 31). فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءَهُ : Allah’a karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği (Kur’ân’ı) yalan sayandan daha zalim kimdir? (39/Zümer 32); وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا : Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? (6/En’âm 93).
2- Kişi ile diğer insanlar arasındaki zulüm. Yüce Allah şu âyetlerle bunu kastetmektedir: وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ : Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu Allah zalimleri sevmez (42/Şûra 40); إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ : Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır (42/Şûra 42); وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا : Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik (17/İsrâ 33).
3- Kişi ile kendi nefsi arasındaki zulüm. Yüce Allah şu âyetlerle bunu kastetmektedir: فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ : Onlardan nefislerine zulmeden var (35/Fâtır 32); رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي : Ey Rabbim, gerçekten ben kendi nefsime zulmetmişim (27/Neml 44); وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا : Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelerek Allah’tan af dileselerdi ve Peygamber de onlar adına af dileseydi, Allah’ı tövbeleri kabul edici ve merhametli olarak bulacaklardı (4/Nisâ 64); وَقُلْنَا يَا آَدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ : Dedik ki; ey Âdem, sen ve eşin Cennet’e yerleşiniz, oranın yiyeceklerinden istediğinizi bol bol yiyiniz, fakat şu ağaca yanaşmayınız, yoksa zalimlerden olursunuz (2/Bakara 35); yani kendi nefislerine zulmedenlerden olursunuz. وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُوا وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ : Haklarını ihlâl edip zarar vermek için boşanan kadınları alıkoymayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur (2/Bakara 231).
Aslında bu üç çeşit zulüm de nefse zulümdür. Zira insan zulüm yapmaya ilk yeltendiğinde aslında kendi nefsine zulmetmiş oluyor. Şu hâlde zalim, daima ilk önce kendine zulüm etmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah birçok âyette şöyle buyurmaktadır: وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ : Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi (16/Nahl 33); وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ : Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler (2/Bakara 57). Bazılarına göre; الَّذِينَ آَمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ أُولَئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ : İman edenler ve bu imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, güven işte onlar içindir, doğru yolda olanlar onlardır (6/En’âm 82) âyetinde geçen ظُلْمٍ kelimesinden kasıt, şirktir. Zira bu âyet indiğinde Hz. Peygamber’in sahabesi kaygılandı. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara; إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ : Şirk elbette pek büyük bir zulümdür (31/Lokmân 13) âyetini bilmez misiniz? dedi.
وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا : Ondan hiçbir şey eksik etmemişti (18/Kehf 33) âyetinde geçen لَمْ تَظْلِمْ sözü, لَمْ تَنْقُصْ /eksik etmedi, anlamındadır. وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ : Eğer yeryüzünde olanların tümü ve bununla birlikte bir katı daha zalimlerin olmuş olsaydı; kıyamet günündeki kötü azaptan kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi (39/Zümer 47) âyeti, her üç zulüm çeşidini de kapsamaktadır. Dünyada herhangi bir zulüm yapan kişi, eğer yeryüzünde olanların tümü ve bununla birlikte bir katı daha onun olsa, cehennem azabından kurtulmak için onu fidye olarak verir. وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَى : Daha önce Nûh kavmini yok etmişti. Onlar, daha zalim ve daha azgındılar (53/Necm 52) âyeti, zulmün helâk olmaya karşı bir fayda sağlamadığına ve ondan kurtarmaya yetmediğine işaret eder. Aksine Nûh kavminin başına gelenlerin gösterdiği gibi, zulüm insanı helâk eder. Bir âyette; وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ : Allah kullara zulmetmek istemez (40/Mü’min 31) şeklinde, başka bir âyette de; وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ : Ben kullara asla zulmetmem (50/Kâf 29) şeklinde buyrulmuştur. Bu âyetlerin birinde, عِبَاد sözcüğüyle birlikte إِرَادَة ’nin gelmesinin, diğerinde ise ظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ lafzının yer almasının izahı, daha sonra tarafımızdan yazılacak başka bir kitabın konusudur. ظَلِيم : Erkek deve kuşu. Onun bu şekilde isimlendirilmesi, insanların onun mazlum olduğuna inanmalarından dolayıdır. Zira şair bu manaya şöyle işaret eder:
فَصِرْتُ كَالْهَيْقِ عَدَا يَبْتَغِي *** قَرْنًا فَلَمْ يَرْجِعْ بِأُذْنَيْنِ -307
307- Bir boynuz arayıp da iki kulağını yitiren deve kuşu gibi oldum.
ظَلْم : Dişin suyu/parlaklığı. Halil şöyle der: لَقِيتُهُ أَوَّلَ ذِي ظَلَمٍ أَوْ ذِي ظُلْمَةٍ ; yani senin gözünü örten şeyin başında onunla karşılaştım. Bu kelimeden herhangi bir fiil türemez. لَقِيتُهُ أَدْنَى ظَلَمٍ sözü de aynı anlamdadır.