"Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?"
اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
e fe siHrun hāƶā em entum lā tubSirūne
"Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor."
اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا اَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
iSlevhā fe Sbirū ev lā teSbirū sevā'un ǎleykum innemā tuczevne mā kuntum teǎ'melūne
(17-18) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ فَاكِهِينَ بِمَا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve neǐymin / fākihīne bimā ātāhum rabbuhum ve veḳāhum rabbuhum ǎƶābe l-ceHīmi
(19-20) Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ
kulū ve şrabū heniyen bimā kuntum teǎ'melūne / muttekiīne ǎlā sururin meSfūfetin ve zevvecnāhum bi Hūrin ǐynin
İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاِيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
ve(e)lleƶīne āmenū ve ttebeǎthum ƶurriyyetuhum bi īmānin elHaḳnā bihim ƶurriyyetehum ve mā eletnāhum min ǎmelihim min şey'in kullu mriin bimā kesebe rahīnun
Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
ve emdednāhum bi fākihetin ve leHmin mimmā yeştehūne
Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.
يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ
yetenāzeǔne fīhā ke'sen lā leğvun fīhā ve lā te'ṧīmun
Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ
ve yeTūfu ǎleyhim ğilmānun lehum keennehum lu'lu'un meknūnun
Birbirlerine dönüp ("Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?" diye) sorarlar.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ
ve eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne
Derler ki: "Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah'a isyandan) korkardık."
قَالُوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي اَهْلِنَا مُشْفِقِينَ
ḳālū innā kunnā ḳablu fī ehlinā muşfiḳīne
"Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu."
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ
fe menne (a)llahu ǎleynā ve veḳānā ǎƶābe s-semūmi
"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir."
اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
innā kunnā min ḳablu ned'ǔhu innehu huve l-berru r-raHīmu
(Ey Muhammed!) O halde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.
فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
fe ƶekkir fe mā ente bi niǎ'meti rabbike bi kāhinin ve lā mecnūnin
Yoksa onlar, "O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar?
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
em yeḳūlūne şāǐrun neterabbeSu bihi raybe l-menūni
Onlara de ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
ḳul terabbeSū fe innī meǎkum mine l-muterabbiSīne