İbrahim, onlara: "O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
ḳāle fe mā ḣaTbukum eyyuhā l-murselūne
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
قَالُوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
ḳālū innā ursilnā ilā ḳavmin mucrimīne / li nursile ǎleyhim Hicāraten min Tīnin / musevvemeten ǐnde rabbike li l-musrifīne
Orada (Lut'un yöresinde) bulunan mü'minleri çıkardık.
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe eḣracnā men kāne fīhā mine l-mu'minīne
Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
fe mā vecednā fīhā ğayra beytin mine l-muslimīne
Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
وَتَرَكْنَا فِيهَا اٰيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَلِيمَ
ve teraknā fīhā āyeten li(e)lleƶīne yeḣāfūne l-ǎƶābe l-elīme
Musa kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
وَفِي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
ve fī mūsā iƶ erselnāhu ilā fir'ǎvne bi sulTānin mubīnin
O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
fe tevellā bi ruknihi ve ḳāle sāHirun ev mecnūnun
Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
fe eḣaƶnāhu ve cunūdehu fe nebeƶnāhum fī l-yemmi ve huve mulīmun
Ad kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.
وَفِي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
ve fī ǎādin iƶ erselnā ǎleyhimu r-rīHa l-ǎḳīme
Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
mā teƶeru min şey'in etet ǎleyhi illā ceǎlethu ke r-ramīmi
Semud kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, "Bir süreye kadar faydalanın bakalım" denmişti.
وَفِي ثَمُودَ اِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى حِينٍ
ve fī ṧemūde iƶ ḳīle lehum temetteǔ Hattā Hīnin
Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
fe ǎtev ǎn emri rabbihim fe eḣaƶethumu S-Sāǐḳatu ve hum yenZurūne
Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ
fe mā steTāǔ min ḳiyāmin ve mā kānū munteSirīne
Bunlardan önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar fasık bir toplum idiler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
ve ḳavme nūHin min ḳablu innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ
ve s-semāe beneynāhā bi eydin ve innā le mūsiǔne
Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
ve l-erDe feraşnāhā fe niǎ'me l-māhidūne
Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
ve min kulli şey'in ḣaleḳnā zevceyni leǎllekum teƶekkerūne
O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
fe firrū ilā (a)llahi innī lekum minhu neƶīrun mubīnun
Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
ve lā tec'ǎlū meǎ (a)llahi ilāhen āḣara innī lekum minhu neƶīrun mubīnun