← Sureler

Mushaf — 309. Sayfa

‹
/ 604
›
19. Meryem Suresi

Ona, Tur dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.

وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا

ve nādeynāhu min cānibi T-Tūri l-eymeni ve ḳarrabnāhu neciyyen

Rahmetimiz sonucu kardeşi Harun'u bir nebi olarak kendisine bahşettik.

وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا

ve vehebnā lehu min raHmetinā eḣāhu hārūne nebiyyen

Kitap'ta İsmail'i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resul, bir nebi idi.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰعِيلَ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا

ve ƶkur fī l-kitābi ismāǐyle innehu kāne Sādiḳa l-veǎ'di ve kāne rasūlen nebiyyen

Ailesine namaz ve zekatı emrederdi. Rabb'inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.

وَكَانَ يَأْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا

ve kāne ye'muru ehlehu bi S-Salāti ve z-zekāti ve kāne ǐnde rabbihi merDiyyen

Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْرِيسَ اِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا

ve ƶkur fī l-kitābi idrīse innehu kāne Siddīḳan nebiyyen

Onu yüce bir makama yükselttik.

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

ve rafeǎ'nāhu mekānen ǎliyyen

İşte bunlar, Adem'in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir. Kendilerine Rahman'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّنَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهِيمَ وَاِسْرَٓاءِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

ulāike (e)lleƶīne en'ǎme (a)llahu ǎleyhim mine n-nebiyyīne min ƶurriyyeti ādeme ve mimmen Hamelnā meǎ nūHin ve min ƶurriyyeti ibrāhīme ve isrāīle ve mimmen hedeynā ve ctebeynā iƶā tutlā ǎleyhim āyātu r-raHmāni ḣarrū succeden ve bukiyyen

Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.

فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

fe ḣalefe min beǎ'dihim ḣalfun eDāǔ S-Salāte ve ttebeǔ ş-şehevāti fe sevfe yelḳavne ğayyen

(60-61) Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahman'ın, kullarına gıyaben vaad ettiği "Adn" cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O'nun va'di kesinlikle gerçekleşir.

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـًٔا جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا

illā men tābe ve āmene ve ǎmile SāliHen fe ulāike yedḣulūne l-cennete ve lā yuZlemūne şey'en / cennāti ǎdnin lletī veǎde r-raHmānu ǐbādehu bi l-ğaybi innehu kāne veǎ'duhu me'tiyyen

Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) "selam!" (deyişini) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da vardır.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا اِلَّا سَلَامًا وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا

lā yesmeǔne fīhā leğven illā selāmen ve lehum rizḳuhum fīhā bukraten ve ǎşiyyen

İşte bu, kullarımızdan Allah'a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.

تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا

tilke l-cennetu lletī nūriṧu min ǐbādinā men kāne teḳiyyen

(Cebrail, şöyle dedi:) "Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O'nundur. Rabbin unutkan değildir."

وَمَا نَتَنَزَّلُ اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ اَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا

ve mā netenezzelu illā bi emri rabbike lehu mā beyne eydīnā ve mā ḣalfenā ve mā beyne ƶālike ve mā kāne rabbuke nesiyyen