MEÂLİ:
98- (Azâp geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki, Yûnusʹun kavmidir. İman ettiklerinde kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azâbını açıp kaldırdık ve bir süreye kadar onları yararlandırdık.
99- Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü’minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!
100- Allahʹın izni olmadıkça hiçbir kimse imân etmez ve akıllarını kullanmıyanlar üzerine murdarlık azâbı verir.
101- De ki: Bir bakın göklerde ve yerde neler var! İmân etmiyecek bir topluluğa o âyetler ve uyarılar ne fayda sağlar?
102- Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.
103- Sonra da peygamberlerimizi ve imân edenleri böylece kurtarırız. Mü’minleri de (azâp geldiğinde) kurtarmamız üzerimize bir haktır.
İLGİLİ HADÎSLER
«Peygamberler bana arzolundu (kıyâmetten bir tablo tasvîr edildi). Peygamberlerden bir kısmı beraberinde birkaç kişiyle geçiyordu; bir kısmı da bir kişiyle; kimisi iki kişiyle geçiyorlardı. Beraberinde hiç kimse bulunmayan peygamber de vardı. Musa Peygamberin hayli kalabalık bir kitleyle geçtiğini gördüm. Benim ümmetim ise, doğu ile batı arasını dolduruyordu. » (Müslim/imân: 271- Ahmed: 3/334)
«Şüphesiz ki Allah bir kitap yazdı ve o kitap Oʹnun yanında Arş’ın üstündedir: Doğrusu rahmetim gazabımın önüne geçmiştir. » (Buharî/tevhîd: 15, 22, 28, 55, bed’-i halk: 1- Müslim/tevbe: 14, 16- Tirmizi/daavat: 99- İbn Mâce/mukaddeme: 13, zühd: 35- Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 381, 397, 433, 466)
AZÂBI GÖRÜNCE İMAN ETMEK
«(Azâp geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki Yûnus’un kavmidir. »
Azâbın geleceği ortaya çıkan sebepleriyle belli olunca, kalblerin Hakk’a dönmesi, fazla bir anlam taşımaz. Zira böyle bir imân ölüm korkusuyla meydana gelmektedir. Tıpkı Fir’avn’ın durumu gibi, artık boğulacağını ve kurtuluş imkânlarının yok olduğunu anlayınca, İsrâîloğullarıʹnın inandıkları Allahʹa inandım ve Oʹna teslîm oldum, demişti de bu inanması ona bir fayda sağlamamıştı.
İlgili âyetten anlaşıldığına göre, birçok kasaba halkı inkâr ve azgınlıkta ısrar edip dururken İlâhî azâp inince, ölüm ve elîm azâp korkusundan «inandık» diyerek teslimiyet göstermek istemişlerse de inen azâptan kurtulamamışlardır. Ancak Yûnus Peygamberin kavmi müstesnâ; onların, azâp belirtileri ortaya çıkınca, dönüş yapıp imân etmeleri, inmekte olan azâbın kaldırılmasına sebep olmuştur. O bakımdan daha önce inkâr ve inat içinde yuvarlanıp ömür sermayesini bir hiç uğruna heder ederken, azâp ile karşılaşınca dönüş yapan hiçbir kavim ve milletin o andaki imânı makbul tutulmamıştır; sadece Yûnus Peygamberin kavmi bir istisna teşkil eder. Cenâb-ı Hak, Sevgili Peygamberi Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüzü suyu hürmetine Mekke müşriklerine böyle bir azâp indirmemiştir. Bundan sonra bazı istisnaların olup olmayacağını da bilemiyoruz. Bütünüyle İlâhî meşiete kalmış bir meseledir.
YUNUS PEYGAMBER VE KAVMİ
Yapılan tesbitlere göre, Musul yöresinde eski adıyla Ninova kasabasında 100. 000’in üstünde nüfusu bulunan bir kavim yaşamaktaydı. Bunların hemen hepsi azılı putperest idi. Cenâb-ı Hak, her kabile ve kasabaya bir peygamber gönderdiği gibi, Ninova’ya da Yûnus Peygamberi gönderdi. Birkaç yıl onları doğru yola dâvet edip uğraştıysa da olumlu bir sonuç alamadı; üstelik Ninovalıʹların küfür ve tuğyanı arttı. Bütün uyarılarına rağmen kararmış kalbleri, paslanmış vicdanları haktan ve doğrudan yana harekete geçiremedi. Umutları kesilince ilâhî azâbın yakında ineceğini beklemeye başladı, derken yakında böyle bir azâbın ineceği ve o gün gelince kendisinin Ninovaʹyı terkedeceği vahyedildi. Ayrıca inecek azâptan önce birtakım belirtilerin ortaya çıkacağı da kendisine haber verildi. Bunun üzerine Yunus Peygamber son olarak teblîğ ve irşat görevini bir daha yerine getirdikten sonra henüz alâmetler ortaya çıkmadan veya çıkmaya başlayınca Ninovaʹyı terketti. Kasaba halkı Yûnus Peygamberin ayrıldığını ve arkasından haber verdiği bazı belirtilerin ortaya çıktığını görünce büyük bir telaşa kapıldılar, derin bir pişmanlık duydular ve Allah’a yönelip imân ettiler.
İbn Mürdeveyh’in İbn Mes’ûd (R. A. )den yaptığı rivâyete göre, toplanıp biraraya geldiler, İlâhî azâptan kurtulmak için kuzuları analarından ayırdılar ve hep birlikte ağlayarak tevbe ettiler. Azâp belirtileri ardarda gelmeye devam edince, onlar da duâ, niyaz, tevbe ve teslimiyetlerini artırıp Hakk’a dosdoğru yöneldiler. Artık Allah’a ve peygamberine gönülden samimi olarak inandıklarını söyleyerek azâbın geri çevrilmesini niyaz ettiler. Bu hal 40 gün devam etti, derken Cenâb-ı Hak onların pişmanlık ve imanlarındaki doğruluğu görünce istisnaî bir hüküm olarak azâbı kaldırdı, belirtilerini giderdi.
Yûnus Peygamber, o yöreden gelenlerden durumu öğrenince bir bakıma yalancı durumuna düştüğünü düşünerek üzüldü ve artık Ninova’ya dönmek istemedi.
Bundan sonraki durum ve olayların ortaya çıkması, konunun ve kıssanın bir diğer safhasıdır.
Âyet-i Kerîmeyle hem Yûnus Peygamber, hem kasaba halkı Mekkeʹlilere, sonra da yaşamakta olan diğer müşriklere misal veriliyor ve tarihin tekerrür edeceği hatırlatılıyor. Hz. Muhammed’in (A. S. ) onlara haber verdiklerinin bir gün mutlaka gerçekleşeceği bildirilerek vakit henüz erken iken imân etmeleri öneriliyor; aynı zamanda bunalan mü’minlere Allah’ın va’dini sabırla beklemeleri tavsiye ediliyor. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın sözünden dönmeyeceği kesindir. Takdîr buyurduğu hüküm sırası gelince mutlaka gerçekleşir, onu engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur. Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekir ki, Allahʹın rahmeti her zaman gazabının önüne geçer ve Yûnus kavminin durumu buna misal olan olaylardan biridir.
RABBİN DİLESEYDİ, BÜTÜN İNSANLAR HAKK’A İNANIRDI
«Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa, hepsi de imân ederdi. »
Bu âyetle, Allahʹın her tür canlı hakkında koyduğu sünneti ve hayat kanunu hatırlatılıyor. Şüphesiz ki Allah dileseydi insanları melekler gibi yaratırdı. Böylece herkes yaratanını bilip inanır, kulluk görevini kusursuz yerine getirirdi. Bu durumda dünya hayatının anlam ve hikmeti, amaç ve illeti ne olabilirdi? Hemen cevap verelim ki, birçok sakıncalar ortaya çıkar, âhiret, hesap, Cennet ve Cehennem hikmetsiz ve anlamsız kalırdı. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) İnsanı yaratmaya gerek kalmazdı. Çünkü kâinatta Allah’tan başka sayısını bilmediğimiz melekler vardır ve hepsi de emrolundukları şeyleri kusursuz yerine getirmektedirler.
b) İnsanlar meleklerin sıfat ve karakterinde yaratılsalardı, dünyaya getirilmelerine gerek kalmazdı. Çünkü dünya, hayatın ne olduğunu anlama, zevkini tadma ve nîmetin külfet karşılığında bulunduğunu, ancak onunla kıymetinin bilineceğini öğrenme ve her insanın ölçü ve tartısını, diğer bir tabirle ruhunda taşıdığı madenin değerini ortaya çıkarma yeri ve dönemidir.
c) İnsanlar melek tabiatlı ve huylu yaratılsalardı, rekabet olmaz, kimsenin içinde ihtirasın yeri bulunmazdı. Böylece hayat durur ve bugünkü bayındır bir dünya oluşmazdı. Sanat ve teknik diye bir arayış ve buluş insan kafasında doğmaz, düşüncesinde yer almazdı. Böyle olunca da dünya hayatı yine anlamsız ve hikmetsiz kalırdı.
d) Allah dileseydi insanların kalblerini ve kafalarını Hakk’a, doğruya çevirir; inkâr, azgınlık, ahlâksızlık, adaletsizlik diye bir şey ortaya çıkmazdı ve o zaman «her şey karşıtıyla gelişip tanınır» prensibi veya kaidesi hükümsüz kalır ve bugünkü hayat düzeni meydana gelmezdi.
Oysa Allah insanı zıt sıfatlarla donatıp onu çetin bir sınav ve mücadele ortamına itmiştir Çünkü insan olarak yaratılmanın anlamı ve amacı budur. Sonra da rahmetinin eseri olarak insana yardımcı olup yol gösterecek, ihtirasını meşru sınırlar içine alacak, hayatını düzene sokacak, haklara saygılı kılacak, Allah’a kulluğunun ölçü ve sınırını gösterecek ve bunun lüzumunu belirtecek kitap indirmiş ve o kitabı teblîğ edip insanları eğitecek peygamberler göndermiştir.
O halde peygamberlere ve onların yolunda yürüyen mürşitlere gereken, Hakk’ı tavizsiz ve ivazsız teblîğ etmek, irşat hizmetini yerine getirip gerisini Allah’ın inâyet ve rahmetine, hidâyet ve lûtfuna bırakmaktır. Nitekim gönderilen her peygamber hizmetinin sınırını bilmiş ve ondan bir milimetre sapmamıştır.
DİNDE ZORLAMA YOKTUR
«Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken, mü’minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! »
Meâlindeki bu İlâhî beyân, dinde zorlama olmadığını, olamıyacağını bir defa daha açıklıyor ve insanları zorla dine sokmak veya onları zorla dindar yapmak isteyenleri uyarıyor.
Dikkat ettiğimizde, âyet-i kerîmede önce Peygambere (A. S. ), sonra da dolayısıyla mü’minlere irşat ve teblîğin ölçü ve metodu veriliyor: «Hal böyle iken, müʹminler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! » hitabı çok düşündürücü ve çok kapsamlıdır.
Şüphesiz ki bu âyet, imanda hür irâdenin yerini ve önemini belirten belgelerden biridir. Zira en kıymetli ve makbul imân, hür irâdeyle tahkikî anlamda gerçekleşenidir.
ALLAH’IN İZNİ OLMADAN KİMSE İMAN ETMEZ
«Allahʹın izni olmadıkça hiçbir kimse iman etmez. »
İnsan ancak Allah’ın kendisine verdiği irâde, akıl, yetenek ve hür düşünce çerçevesinde yine Allah’ın koyduğu hayat kanunları doğrultusunda sebepler ve ortamlar, şartlar ve imkânlar ölçüsünde imân nîmetine erişebilir. O bakımdan sünnetullahı anlayıp idrâk etmek, hayat kanunlarının hikmetini bilip kavramak ve sebeplere başvurup ciddi gayretler sarfetmek Allahʹın iznine kapı açar. Bu düzeyde kişi kendi irâde ve düşüncesini aklının ışığında kullanarak, kendisine yardımcı olup doğru yolu gösteren kitap ve peygamberin çağrısına kulak verirse, ilâhî hidâyete mazhar kılınma çizgisine gelmiş olur. Bunun aksine bir yol tutan kimseye ise, İlâhî izin ve onunla ilgili hidâyet kapıları kapalı kalır. O halde kulun irâdesi, hür düşüncesi, aklı, zekâsı, sünnetullaha uymakla, sebepler zincirine başvurmakla biraraya gelmedikçe, imân nîmetine erişme sınırına, ya da kapısına gelmesi bir bakıma mümkün değildir. Ancak Allah’ın bu ölçüler dışında da olsa hidâyet verdikleri olabilir ki, bunlar birer istisna teşkil eder.
Onun için ilim adamları sözünü ettiğimiz sınır veya kapıyı, İlâhî iznin tecelli noktası olarak göstermişlerdir.
Konuyu bu açıdan incelediğimiz zaman anlarız ki, insanoğlu irâde ve ihtiyarında da tam serbest değildir; bir ucuyla İlâhî sünnete, diğer bir deyimle hayat kanunlarına ve İlâhî takdire bağlıdır. Aklın duyguyla değil, irâde ve ihtiyarla, peygamber haberiyle birleşip İlâhî sünnet doğrultusunda Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin ve ilminin sınırsızlığına delâlet eden belgeleri görüp anlaması, anlayıp tefrik etmesi ise, İlâhî takdirin tecellisine, izninin ona yönelmesine sebep olur. Bu noktada Allah dilerse, kişi imân nuruna kavuşur. Aklını belirtilen anlam ve ölçüde kullanmayanlara ise, Allah murdarlık azâbı indirir.
MURDARLIK AZÂBI
«Akıllarını kullanmayanlar üzerine murdarlık azâbı verir. »
Kur’ân’da «murdarlık azâbı» ile çevirisini yaptığımız «rics» kelimesi çok yönlü bir kavramdır. Râğıb el-Esbehanî kendi müfredatında bunun dört vecih üzere olduğunu belirterek şöyle sıralamıştır:
1- İnsan tabiatı açısından murdar olan,
2- Akıl cihetiyle murdar olan,
3- Şeriât cihetiyle murdar olan,
4- Bütün bu cihetleri içine alacak anlam ve ölçüde murdar olan. Dördüncü maddeyi bir misal ile açıkladığımızda, diğer maddeler de kendiliğinden anlaşılmış olur. Meselâ, kendiliğinden veya bir hastalık sebebiyle ölen bir hayvan, hem tabʹan, hem aklan, hem de şer’ân murdardır. Hem akıl, hem de şeriat açısından murdar olan ise, içki, kumar ve benzeri şeylerdir. Yalnız şer’î açıdan murdar olan ise, Allahʹı inkâr etmek ve O’na ortak koşmaktır. (Fazla bilgi için bak: el-Müfredat Fi-Garibi’l-Kur’ân: 274)
Bunun dışında « r i c s » kelimesinin şu manalarda da kullanıldığı çok yaygındır: Azâp, gazap, sapıklık, zahmet, sıkıntı, meşakkat, helâk, Cehennem, Cehennem ehlinin kan ve irini..
GÖKLERDE VE YERDE NELER VAR?
«De ki: Bir bakın göklerde ve yerde neler var! »
İnsan aklına ve irâdesine yön verip malzeme sunmaya yönelik bir uyarı anlamındadır. Güneş sistemi, dünyamıza gönderdiği ışık ve enerji, dünyaya olan uzaklığı, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönmesi, atmosfer kalınlığı, yerçekimi, dünyanın onda yedisinin su ile kaplı olması gibi önemli olaylar incelendiğinde, akıl ilimle, bu ikisi de imânla birleştirilip bütünleştirilecek olursa, kâinatın her parçasında ve meydana gelen her olayda Allah’ın kudret damgasını, sanat fırçasını anlamakta gecikmeyiz. Bunun hilâfına akıl ilimden kopuk, bu ikisi de imân ve idrâktan uzak olursa, kişiyi Allahʹa yaklaştıran imkânlar bir bakıma mefluç hale gelmiş sayılır.
Onun için yukarıdaki âyetle, insanın akıl ve idrâkine, bilgi ve kültürüne seslenilerek bütün bu yeteneklerini harekete geçirip insaf gözüyle göklere ve yere bakması emrediliyor.
MEKKELİʹLER VE ONLAR GİBİ OLANLAR
«İmân etmeyecek bir topluluğa o âyetler ve o uyarılar ne fayda verir? »
Kişi inkâr düzeyine getirilip iyice eğitilerek şartlanırsa, baktığı her şeyi, gördüğü her olayı kendi anlayış ve kavrayışı, duygu ve düşüncesi ölçülerine göre değerlendirerek «doğa böyle yapıyor, doğa şöyle yetiştiriyor, doğa kendi denge ve düzenini koruyor» şeklinde birtakım yersiz ve anlamsız sözler kullanır; olayı sebeplere, sebepleri de Allah’a döndürmekten kaçınır; sebeplere atıfta bulunur, fakat onları askıda bırakır. Allah demekten tiksinir ve irkilir.
İlgili âyetle bu gibilerin ruhsal yapılarına, karakter ve ön yargılarına işâretle, âyet ve uyarıların onlarda olumlu tesir meydana getirmiyeceği belirtiliyor. Mekkeli’lerin hakka karşı tutum ve anlayışlarının bu olduğuna dikkatler çekilirken, şartlanmış inkârcıların çoğunun böyle olduğuna işâret ediliyor.
İnkâr ve sapıklığın belirtilen kertesine gelip dayanan kimseler ne zaman daldıkları gaflet ve cehaletten uyanabilirler? İlgili âyeti izleyen 102. âyet bu sorunun cevabını vermektedir:
«Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. »
Cenâb-ı Hak bu âyetle, Âd, Semûd, Lût ve benzeri kavimlerin küfür, tuğyan ve inatlarında ısrarlarından dolayı yok edildiklerine işârette bulunarak, Mekkeli müşriklerin ellerinde tuttukları şirk ve ahlâksızlık bayrağının yakında ayaklar altına düşeceğini, küfrün baş aşağı gelip hakkın karşısında zillete uğrayacağını haber veriyor ve bu hükmün zaman zaman tekerrür edeceğini dolaylı şekilde anlatıyor. Nitekim çok geçmeden ilgili âyetin verdiğiʹ haber gerçekleşti, Cenâb-ı Hak, Mekkeli müşrikleri yok etmedi, ama nefret ettikleri İlâhî sistem önünde eğilmelerini, teslimiyet gösterip saygılı olmalarını sağladı. Şüphesiz ki bu olay, yok edilmekten çok daha ibretli ve tesirlidir.
Böylece Kur’ân yaşamakta olan her topluma seslenerek, kendilerini alaşağı edecek hakkın tecellisi inmeden, hakkı görüp teslîmiyet göstermelerini önermekte ve bâtılın hiçbir zaman hakkın karşısında başarılı olamıyacağına işârette bulunarak, geçici bir zaferin, birkaç günlük başarının kimseleri aldatmamasını kafa ve gönüllere işlemektedir. Yeter ki, haktan yana olanlar, teblîğ ve irşat metodunu bilip Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin açmış olduğu kutsal yolda birlik ve beraberlik içinde yürümesini bilsinler. Gerisi Allah’a aittir. O va’dinden dönmez.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Yûnus Peygamberin kavminden söz edildi ve istisnaî olarak, inen İlâhî azâbın kaldırıldığı belirtildi. Bununla dosdoğru imân edenlere bir ölçü ve kıstas verildi. Sonra insanların melekler gibi günah ve kusurlardan temiz, şehevî duygulardan uzak bir özellikle yaratılmadıkları hatırlatılarak onlardaki akıl, irâde, idrâk gibi yeteneklerin önemine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle batılı temsîl edenlerin geçici şatafatına aldanılmaması hatırlatılıyor; fazîletin ve saadetin küfürde ve ahlâksızlıkta değil, imân ve irfanda, idrâk ve doğrulukta olduğuna atıf yapılarak insan aklına ve idrakine malzeme veriliyor. Batıldan uzak bütünüyle Hakkʹa yönelmiş İslâmiyetin mutlak saadet vaʹdettiği haber verilerek, Allahʹtan başkasına tapmanın hiç kimseyi aziz ve mutlu kılmadığı ve kılamıyacağı konu ediliyor.