Meryem Suresi 96-98. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا

97.

İnanıp salih ameller işleyenler için Rahman, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.

Diyanet İşleri

97.

Ey Muhammed! Biz, Allah'a karşı gelmekten sakınanları Kur'an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.

98.

Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

96- İmân edip iyi yararlı amellerde bulunanları elbette Rahmân (olan Allah) sevgili kılar.

97- Biz bu Kur’ânʹı Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınanları müj­delemen ve inâtçı bir topluluğu onunla uyarman için senin dilinle kolay­laştırdık.

98- Ve onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Onlardan birini olsun hissediyor musun veya onların bir fısıltısını duyuyor musun?

İLGİLİ HADÎS

«Allah bir kulunu sevince, Cibrilʹi çağırıp şöyle buyurur: «Şüphesiz ki (ben) Allah, falân kimseyi seviyorum. Sen de onu sev. » Bunun üzerine Cebrâil (A. S. ) da onu sever ve gök ehline şöyle seslenir: «Doğrusu Allah falân kimseyi seviyor, siz de onu seviniz. » Gök ehli de onu sevmeye başlar. Son­ra da o kimse için yeryüzüne (sevilip) hüsn-ü-kabul görme (duyguları ge­liştirilip) konulur. » (Buharî/edeb: 41, bed-i halk: 6)

Diğer bir rivâyet:

«Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrâilʹi çağırıp, «Ben falân kulumu seviyorum, sen de onu sev» buyurur. Cebrâil de o kulu sever, sonra da gökte şöyle seslenir: «Şüphesiz ki Allah falân kulunu seviyor, siz de onu sevin. » Böylece gök ehli de o kulu sevmeye başlar. Sonra da o kul için yeryüzüne (sevilip) hüsn-ü kabul görme (duygusu) bırakılır.

Allah bir kuluna gazap ettiği zaman, Cebrâilʹi çağırır ve: «Ben falân kulumu sevmiyorum, sen de onu sevme» buyurur. Cebrâil de o kula gazap eder. Sonra gök ehline seslenir ve: «Allah falân kulu sevmiyor, gazap edi­yor, siz de onu sevmeyin» der. Sonra da onun için yeryüzüne sevilmeme (duygusu) konulur. » (Müslim/birr: 107- Tirmizî/tefsir: 7/19- Taberânî/şiir: 15- Ahmed: 5/263)

ALLAH SEVGİSİNİN SEBEBİ

«İmân edip iyi, yararlı ameller­de bulunanları elbette Rahmân (olan Allah) sevgili kılar. »

Kurʹân-ı Kerîm ilgili âyetle, Allah sevgisinin iki ana sebebini açıklıyor: Dosdoğru imân ve onun gereği, tabii ürünü olan sâlih amel.

Buna şöyle misâl verebiliriz: Elektrik akımından yararlanmak için iki iletici kabloya ihtiyaç vardır: Biri pozitif, diğeri negatif ölçüdedir. Allah sev­gisinin akımını gönüllerimize indirebilmek için imana ve amel-i saliha mut­laka ihtiyaç söz konusudur. Biri diğersiz arzulanan olumlu neticeyi vermez. Ancak ilâve edelim ki, yalnız başına imân da bir bakıma kurtarıcı olabilir. Ama bunun, en azından emirlerinin tutulmasından dolayı bir süre azap gördükten sonra tesiri görülebilir.

KUR’ÂN’IN İKİ ANA AMACI

«Biz bu Kurʹânʹı Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınanları müjdelemen ve inatçı bir topluluğu onun­la uyarman için senin dilinle kolaylaştırdık. »

Kur’ân’ın bütün hükümleri, prensipleri, tavsiye ve kıssaları; vaʹd ve vaîdleri, öğüt, ibret ve hikmetleriyle iki ana amaca yönelik bulunuyor:

1- Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müʹminleri İlâhî rahmetin eseri olan sonsuz saadetle müjdelemek,

2- İnkâr ve sapıklıkta ısrar edip her şeye rağmen bu inadından vazgeçmiyenleri -kendilerini bekleyen büyük ve elim bir azaba karşı- uyar­mak..

Birincisi, imânı bütün şubeleriyle; ahlâkı bütün yanlarıyla; İlâhî ahkâ­ma bağlılığı bütün kapsamıyla; sosyal ve aile hayatını bütün kademele­riyle içine almaktadır.

İkincisi, İlâhî adâleti bütün inceliğiyle, uhrevî mükâfat ve mucazatı bütün dehşetiyle; bâtılı bütün çeşitleriyle; kulluk ve ilâhlık mertebesini bü­tün açıklığıyla kapsamaktadır.

Sonra da bu iki ana amacın gerçekleşmesi, kafa ve kalplerde yer edip silinmez izler bırakabilmesi için, ciddi ve düzenli bir eğitim ve öğretimin şart olduğu dolaylı şekilde anlatılmakta ve böylece Kur’ân’ın insan haya­tının her bölümüyle içiçe olduğu; her iki hayatı hikmetiyle ortaya koydu­ğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

O halde 97. âyet, öz anlatım olarak çok geniş ve kapsamlı bir özellik taşımakta, bir bakıma İlâhî kelâmın insanlıktan yana olan şümulunu özet­lemektedir.

ALLAH SÖZÜNÜN PEYGAMBER DİLİYLE KOLAYLAŞTIRILMASI

Allah kendi sözünü en tesirli ölçü ve anlamda kullarına ulaştırmak için Hz. Muhammedʹi (A. S. ) seçip beğendi. Onu küçük yaşlarında buna ha­zırlamak için gereken ortam ve şartları kolaylaştırdı. Çok fasîh Arapça ko­nuşan bedevîler arasında bir süre kalmasını sağladı. Çölde Benî Saʹd ka­bilesinde vâhanın tertemiz havası içinde geçirdiği beş yıl, Hz. Muham­medʹin (A. S. ) açık, pürüzsüz bir Arapçayı öğrenmesine yardımcı oldu. Za­ten doğuştan da kendisi bu özellikte yaratılmıştı; ses tonu, ağız yapısı, üs­tün zekâ ve yetenekleri biraraya gelince Onu aynı zamanda güzel söz söy­lemenin doruğuna yükseltmiş bulunuyordu.

Nitekim O, bir hadîslerinde: «Ben (hem soy, hem dil bakımından) Arabʹın en ileri düzeyinde bulunuyorum. Kureyş kabilesinde doğdum; Benî Saʹd b. Bekir kabilesinde yetişip geliştim. Artık bu durumda hatalı ve ku­rala aykırı konuşma bana nereden gelip yaklaşabilir? » (Taberânî: Ebû Saîd (R. A. )dan (Süyûtî ve Münavî’ye göre hadîs zayıftır. )) buyurmuştur.

Diğer bir hadîslerinde buna yakın bir anlamda şöyle buyurduğu tesbit edilmiştir: «Ben (gerek soy, gerekse dil bakımından) siz Arapların en ileri düzeyinde bulunanınızım. Ben Kureyşʹtenim ve dilim de Benî Saʹd b. Bekir kabilesinin dilidir. » (İbn Sa’d: 1/71 - (Yine Süyûtî ve Münavî’ye göre, hadîs sahihtir. ))

İşte Cenâb-ı Hak, Kurʹân için en uygun dil olarak Arapçayı seçerken, bu dili en pürüzsüz ve kuralına uygun şekilde konuşan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) telaffuzunu ve Kureyş kabilesinin lehçesini benimsiyordu.

O bakımdan Arapların edebiyatta zirveye yükselen şâir ve edipleri, Kurʹân’ın fesahat ve belâğati ve İlâhî ahengi karşısında çok sönük kaldı­lar.

Taşıdığı o yüksek ve ledünnî manasını da buna ekliyecek olursak Kur’ân’ın erişilmesi imkânsız bir anlatım özelliği getirdiği kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu İlâhî hakikat karşısında hâlâ inat edenlere Kurʹân şunu hatırlatıyor: «Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Onlardan birini olsun hissediyor musun veya onların bir fısıltısını duyuyor musun? » Onlar da sizler gibi şu dünyaya geldiler, yediler, içtiler, eğlendiler, zulmettiler, zulme uğradılar. Çoğu Hakkʹa yönelmedi; küfür ve azgınlıkta ısrar edip hayatını amacından saptırarak kendilerine yazık ettiler. Sonunda sünnetullah gereği silinip yok oldular.

Meryem Sûresine İlâhî şifre ile başlandı. Zekeriya Peygambere sunu­lan nîmetler ve İlâhî inâyetler anıldı. Allah’ın kudretinin yüceliği dile geti­rilerek erişilmez olduğuna dikkatler çekildi. Bu kudreti idrak etmiyen in­kârcı milletlerin nasıl yok edildikleri çok duyarlı bir anlatımla açıklanarak sûre noktalandı.

Bizi bu sûrenin de tefsîrine muvaffak kılan Yüce Rabbımıza canlıların nefesleri sayısınca hamd-u senâlar olsun. Her zaman bize güç ve gayretli çalışma hevesini bahşetmesini dileriz. Rahmet Peygamberi Hz. Muham­med’i (A. S. ) salât-ü selâm ile anar; âl ve ashabını rahmet ve gufran ile yâd ederiz.