MEÂLİ:
97- Erkek veya kadınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız ve mükâfatlarını da işlediklerinin daha güzeliyle karşılayıp değerlendiririz.
98- Kur’ân okuduğun zaman, koğulup lânetlenen şeytandan Allahʹa sığın.
99- Şüphesiz ki şeytanın, imân edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur.
100- Onun sultası ancak, onu kendine dost ve yâr edinenler ve bir de Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.
İLGİLİ HADÎSLER
«İslâmʹa girip yeterince rızka erişen ve Allah’ın kendisine verdiğiyle kanaat eden kimse, korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşmuştur. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizî/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168, 173)
«İslâmʹa (girip) doğru yolu bulan, geçimi de yeterli olan ve mevcuda kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizî/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168, 173)
«Cenâb-ı Hak, dünyada verdiği ve karşılığında âhirette mükâfatlandıracağı bir iyilikten dolayı müʹmine haksızlık etmez. Kâfire gelince, dünyadaki iyiliklerini tüketir de âhirete intikal edince kendisine o iyiliklerin karşılığında verilecek hiçbir hayır ve iyilik bulunmaz. » (Müslim/münaflkun: 56- Ahmed: 3/123, 125, 283)
«Cübeyr b. Mutʹimʹin babasından yaptığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namaza başlarken şu sözlerle Allahʹa sığınırdı: «Allahım! doğrusu ben şeytandan, onun dürtmesinden, fısıltısından ve ağzından çıkıp vesvese veren sözünden sana sığınırım. » (Ebû Dâvud/salât: 119, 120 - Tirmizî/mevakiyt: 65- İbn Mâce/ikamet: 2- Dâremî/salât: 33- Ahmed: 1/403, 404- 3/50 -5/253- 6/156)
BAZI KONULARDA ERKEK VE KADIN EŞİTLİĞİ
«Erkek ve kadınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız. »
İslâm’da gerek toplum bünyesinde yer alan fertler arasında, gerekse kadın erkek arasında mutlak eşitlik düşünülemez. Çünkü yetenekler, beceriler, başarılar, eğilimler, zekâ ve karakterler, verimlilikler ve hizmetler çok farklıdırlar. O kadar ki, bu hususların hepsinde birleşip eşitlik sağlayan iki kişiye rastlamak bile mümkün değildir.
Ancak bazı konularda, örneğin, ilim, ahlâk, sorumluluk, ibâdet, uhrevî cezâ ve mükâfatta eşitlik söz konusu olabilir. Nitekim konumuzu oluşturan âyet-i kerîmeyle imân, sâlih âmel ve bunlara karşılık olarak bilhassa âhirette verilecek hoş ve tatlı bir hayat gibi meselelerde erkek ile kadın arasında bir fark gözetilmemiş ve aynı emirlerle muhatap tutuldukları, aynı tekliflerle yükümlü bulundukları, aynı ibâdetleri yerine getirmelerinin iki cinse birden farz kılındığı ve dünyada işledikleri iyi amellerine karşılık âhirette niyetlerine göre hoş ve mutlu bir hayatla taltîf edilecekleri bu cümledendir.
İMAN VE SÂLİH AMEL
«Erkek veya kadınlardan kim -müʹmin olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa.. »
Allah katında âhiret sevabına ve saadetine neden olan iyi amel için imân mutlaka şarttır. Zira ilgili âyette «mü’min olduğu halde» ifadesine yer verilmiştir. O halde biri sağlam imâna dayalı, diğeri inkâr ve küfre dayalı iki ayrı güzel amel düşünelim. Birincisi, dünyadaki karşılığından ziyade âhiret sevap ve mükâfatına yöneliktir. Çünkü o amelin sâhibi halkın takdirini kazanmak için değil, Hakkʹın rızasına erişmek için düşünüp hareket etmiştir. İkincisi ise, sadece dünyada karşılığını görüp almak için faydalı hizmetlerde bulunmuştur. Çünkü hem Allah’a, hem de âhirete inanmamakta ve her şeyin dünyada yapılıp karşılık göreceğine inanmaktadır.
O halde Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan bir kişinin dünyada işlediği güzel ve yararlı işlerin temelinde imân bulunmadığı ve sahibi böyle bir niyet ve uhrevî karşılık beklemediği için, onun karşılığı olarak kimleri düşünüp, neleri umut ederek yaptıysa, onları görür. Böylece insanların tebrik ve takdirleri, sitayiş ve övgüyle ondan söz etmeleri, kişinin niyet ve amacına uygun bir mükâfat olur.
Bunun dışında kendi basit mantığımızı kullanıp o kişiye âhirette Cenneti mükâfat olarak vermeğe hakkımız ve yetkimiz var mıdır? Kendisinin hiçbir zaman inanmadığı, kabul etmediği, yaptığı işle böyle bir amacı olmadığı, aksine dinden nefret ettiği, âhireti hayal sayıp gülerek geçtiği bir şeyi ona lâyık görmemiz, hem Allahʹa karşı küstahlık, hem de o adama karşı haksızlık olmaz mı? Kaldı ki, uhrevî mükâfatı takdir edip vermek veya vermemek bizim elimizde değildir. Allah’ın beşer hayatını tanzime yönelik buyruklarını incelemeden, neler buyurduğunu dikkate almadan kalkıp O’nun adına -kendi ölçü ve sınırımızı aşarak- birtakım hükümler koyabilir miyiz? Böyle bir davranış ve düşünce herşeyden önce İlâhî hakka tecavüz sayılmaz mı?
İşte bunun için Cenâb-ı Hak ilgili âyetle bize bir ölçü ve değişmeyen kıstas, aynı zamanda İlâhî sünnetinden bir mesaj veriyor: «Erkek veya kadınlardan kim -mü’min olduğu halde- güzel, yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız.. »
SÂLİH AMEL İMANLA BİRLEŞİNCE GÜZEL BİR HAYAT YAŞATMAYA SEBEP OLUR
Güzel ve hoş bir hayatın, birisi dünyevî ve ruhanî, diğeri uhrevî ve ebedî olmak üzere iki anlam taşıdığını söyleyebiliriz. Dünyada dosdoğru Allah’a imân edip İslâmî ölçülere göre güzel amellerde bulunan mü’minler şu anlamda tatlı ve hoş bir hayat sürmeğe hak kazanırlar:
a) Ezelî kalemle içine yazılıp enjekte edilen ihtiras meşru sınırlar içine alınıp gönül huzuruna, ruh sofasına kavuşur. Çalışıp kazanmayı amaç değil, hakiki amaca erişmek için araç olarak kullanır.
b) Elde ettiğine razı olup, her lokmanın ve sağlık içinde geçirdiği her saniyenin şükrünü yerine getirememenin burukluğu içinde Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ve sınırsız rahmet ve gufranına umut bağlayarak gönül yatışkanlığına erişir.
c) Gözünü başkalarının makam ve servetinden çekip, şükrü yerine getirilen az bir malın, küçük bir makamın, şükrü yerine getirilmeyen çok servetten, yüksek makamlardan çok daha hayırlı olduğunu kabul ederek huzura kavuşur.
d) Böylece kalbi kanaatle dolup taşar, dünya nîmetlerine karşı içinde doyumluluk hisseder ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasını umar.
e) Kesinlikle inandığı için geleceğe, âhirete büyük bir ümitle bakar ve bu ona derin huzur, sağlam bir güven verir.
f) Ölümü bütünüyle yok olup silinmek veya parazitlere dönüşüp kaybolmak şeklinde değil, bir evden daha geniş bir eve göç kabul eder.
g) Hayatı boyunca Allahʹı ve çevresindeki insanları memnun etme gayretiyle çalışmanın zevkini yudum yudum tadar.
Şüphesiz bütün bu iyiliklerin, fazîletlerin temelinde imân, mayasında ise iyi niyete dayalı salih amel vardır.
Âhiretteki hoş ve ebedî hayat ise, İlâhî rahmetin aralıksız tecelli yeri olan ve sonsuz nîmeti simgeliyen Cennetʹe girmek ve orada İlâhî hoşnutluğa erişmektir.
Bunun için ilim adamlarımız Kurʹânʹda geçen «hayat-i tayyibe»yi şöyle yorumlamışlardır:
a) Saîd b. Cübeyrʹe göre, helâl rızıktır. Atâʹ da aynı görüştedir.
b) Mukatilʹe göre, ibâdet ve taatte çok tatlı dönemlerdir. Yani ibâdet ve taatın verdiği derunî zevki dem be-dem tatmaktır.
c) el-Hasan’a göre, mevcuda kanaat etmek, elindekiyle yetinip başkasının malına göz dikmemektir.
d) Mücahidʹe göre, her yeni günde yeni yeni helâl rızıklar edinmektir.
e) Müfessir Süddîʹye göre, kabirdeki huzur ve sükûndür. Çünkü müʹmin ölünce, dünyanın ezici, üzücü, yorucu ve oyalayıcı havasından kurtulur da Berzah âleminin ferahlatıcı ve dinlendirici havasına girmiş olur.
f) İkrimeʹye göre Cennetʹe kavuşup ebediyet zevkini bütün açıklığıyla yudum yudum tatmak ve dünyanın bütün yorgunluklarını atmaktır. Çünkü Cennet ölümsüz bir hayat, fakirlikten uzak bir devlet, hastalıktan beri bir sıhhat, tükenmek bilmeyen bir mülk, yıpranmayan, yaşlanmayan bir beden, umutsuzluktan, bedbahtlıktan arınmış sonsuz saadet yurdudur.
KURʹÂN OKUMAYA BAŞLARKEN EÛZÜ ÇEKMEK
«Kur’ân okuduğun zaman, koğulup lanetlenen şeytandan Allahʹa sığın! »
Varlığını, müʹminlere olan kin ve düşmanlığını ve yaratılmasındaki hikmeti bildiğimiz, ama gözlerimizle göremediğimiz şeytandan nasıl korunabiliriz? Elbette ki bizi de, onu da yaratan ve her şey üzerinde mutlak hâkim olup, kudreti geçerli bulunan Allahʹa sığınırız. İlgili âyetle bize bu konuda yol gösteriliyor: Mülkün asıl sahibine yönelip sığınmamız emrediliyor. Özellikle Allah sözü olan Kurʹânʹı okumaya başlayacağımız zaman..
Bunun sebep ve hikmeti açıktır. Şöyle ki:
1- Meşru işlerimizde, günlük ibâdet ve taatimizde Allah’ı anıp Oʹna yöneldiğimizde, Allahʹın lânetine uğrayan bir varlıktan yine Allah’a sığınmak kadar tabii ne olabilir? Zira onu lanetleyip rahmetinden kovarken, ondan sakınma yolunu da göstermiş bulunuyor. Bu, ezelî plânın gereği, İlâhî rahmetin bir diğer tezahürüdür.
2- Allah sözünü okuyup lâhutî halâvetini alabilmek için kalp huzuru, gönül safası, dikkat bütünlüğü söz konusudur. Şeytan ise, hilkatinin özelliği gereği peşpeşe gönderdiği şüphe ve vesvese sinyalleriyle bu huzur ve safayı bulandırmak ister. Ondan kurtulmak için, her şeyi kudret kabzasında tutan Cenâb-ı Hakk’a sığınmak gerekir.
3- Kur’ân her yönüyle ruhu cilâlar, okuyanla İblîs arasında mânevî bir sütre oluşturur. O bakımdan Kur’ân okumaya başlarken, önce kendimizi vesvese sinyallerinden güvene almamıza ve öylece Kur’ân’ı mânevî bir sütre kılmamıza ihtiyaç vardır. Çünkü İblîs’in, dosdoğru imân edenler ve Rablarına her vesileyle güvenip dayananlar üzerinde hiçbir sultası yoktur. Onun sultası ancak, onu kendine dost ve yâr seçenler üzerinde geçerlidir.
Açıklama:
Bilindiği gibi, her meşru işe Besmele ile başlamak sünnettir. O bakımdan Besmele ile başlanmayan her iş kısır ve bereketsiz olur. Kur’ân okumaya hazırlanırken önce, ilgili âyette belirtildiği gibi, «Eûzü bi’llahi mineʹş- şeytani’r-recîm» denilir ve arkasından, -hadîslerde açıklandığı üzere- «Bismiʹllahi’r-Rahmâni’r-Rahîm» denilir.
ŞEYTANIN ALLAH’A ORTAK KOŞANLAR ÜZERİNDE SULTASI VARDIR
«Onun sultası ancak, onu kendine dost ve yar edinenler ve bir de Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. »
Âyetin bu bölümü çok anlamlıdır. O bakımdan üzerinde dikkatle durmamıza lüzum vardır. Şeytanın sultası, bir de Allah’a ortak koşan müşrikler üzerinde tesirli ve geçerlidir.
Müşrikler, yani Allah’a ortak koşanlar kimlerdir? Şüphesiz ortak koşmak çok yönlü bir kavramdır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
a) Allah’ın varlığına inanıp, putları veya diğer bir eşyayı da ilâh sayıp ona tapanlara, bu inanç ve davranışlarından dolayı «müşrikler» denilir.
b) Allahʹa inanırlar, ama mallarını, makam ve şöhretlerini Allahʹtan daha çok severler; o kadar ki, ibâdette bile kalplerini o tür meşguliyetten boşaltıp kurtaramazlar. Böylelerinin ortak koşması «gizli şirk» şeklinde sayılır.
c) Nefsine, midesine ve şehvetine aşırı bağlı oldukları kadar Allahʹa bağlı olmayanlar ve bu düzeyde ömürlerini ve servetlerini Allah için değil, nefislerinden yana harcayanlar da gizli bir şirk içinde bulunuyorlar demektir.
d) Yaptığı iş ve ibâdette, keşfettiği hizmetlerde; işlediği hayır ve hasenatta Allahʹın değil, insanların övgüsünü kazanmayı düşünenler de niyetleri itibariyle gizli şirk koşmaktadırlar.
O halde şeytanın tesir ve sultası sadece putperestler ve diğer inkârcılar üzerinde değil, sözünü ettiğimiz kimseler üzerinde de bir dereceye kadar geçerlidir.
Kur’ân hem sözünü ettiğimiz gizli şirkten, hem de İblîsʹin sultasından kurtulmak için ortaya üç prensip koymuştur:
1- Allah’a dosdoğru imân etmek. Şüphesiz bu, inanılması gereken, imânın diğer bütün şartlarını da kapsar. Öyle ki, temelinde ne riyâ, ne şehvet, ne de mal vardır. Niyet katıksız olarak Allahʹa yöneliktir.
2- Her işte ve durumda Allah’a güvenip dayanmak. Kur’ân buna «tevekkül» der. Bu, imân düzeyinde Allah’a hatırlayıp gereken tedbirleri aldıktan sonra şüpheden uzak bir inançla yüce kudrete güvenip dayanmayı telkin eder. O bakımdan hayatın her safha ve döneminde, her saat ve anında yalnız Allah’ı hatırlamak, yalnız O’nu övüp hamd ve şükürde bulunmak ve ancak Oʹnun rızasını arzulamak tevekkülün en tabii ürünleri, diğer bir tabirle onun açık belirtileridir.
3- Özellikle Kur’ân okumaya başlarken «eûzü» çekmek suretiyle şeytandan Allah’a sığınmak. Bu, geriye kalan nefsanî bağları kesip atar, o sebeple İblîs’in telhisine açık kapı kalmaz hikmetine yönelik bir diğer prensiptir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ibâdet, sevâp ve mükâfatta kadın ile erkeğin eşit olduğu belirtilerek imân ve amel-i sâlihten söz edildi. Sonra da imân ve sâlih amelin her türlü şüphe ve vesveseden uzak tutulması için, özellikle Kur’ân okumaya başlanırken koğulmuş şeytandan Allahʹa sığınmamız tavsiye edildi. Şeytanın gerçek mü’minler üzerinde bir sultası olamıyacağına dikkatler çekilerek, imânın ne kadar koruyucu bir kale olduğuna işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, inen bazı hükümlerin, değişen şartlara göre yeni hükümlerle değiştirildiği konu ediliyor. Bu olayın hikmetini iyi düşünmemiz ilhâm edilerek şüpheye düşmememiz isteniliyor. Aksi halde İblîsʹe fırsat verebileceğimize dikkatler çekiliyor. Kur’ân’ın insan kafasının ürünü olmadığı, Melek Cebrail vasıtasıyla indirildiği hatırlatılarak, bunun aksini iddia edenlerin dalâlette kaldıkları belirtilerek Kurʹânʹın her âyetinin İlâhî olduğuna yine Kur’ânʹın kendisi şehadet ettiğine atıf yapılıyor.