MEÂLİ:
96-97- And olsun ki, biz Musaʹyı da âyetlerimizle ve açık-sağlam belge ile Firʹavnʹa ve onun (milletinin) ileri gelenlerine gönderdik. Bununla beraber onlar (o ileri gelenler) yine de Firʹavnʹın emrine uydular. Oysa Fir’avnʹın emri doğru ve sıhhatli değildi.
98- Fir’avn kıyâmet günü kavminin önüne düşer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. Varacakları yer ne kötü yerdir.
99- Burada lânet peşlerine takıldı; Kıyâmet gününde de (öyle olacak). Desteklendikleri şey ne kötü destektir.
İLERİ GELENLERİN TEPKİSİ
«Bununla beraber onlar (o ileri gelenler) yine de Firʹavn’ın emrine uydular. Oysa Fir’avn’ın emri doğru ve sıhhatli değildi. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, peygamberlik gibi çok şerefli bir görevle donatılıp Mekke’de işe başlamakla emrolunduğunda, fakirler, köleler, zayıflar ve güçlü bir aileye bağlı olmayanlar, birer insan olarak o güne kadar görmedikleri sıcak ilgi ve kıymeti, cihan peygamberinin kutlu meclisinde buldular. Akılları duygularına üstün geldi; idrakleri önyargılarının seddini yıkıp Öne geçti, öylece putlardan yüz çevirip bir olan, ortağı ve benzeri olmayan Allah’a döndüler. İman ve İslâmʹın feyizli havasında insan olduklarını anladılar. Ülkenin şımarık zenginleri, söz sâhibi azgınları ise, küfrün kalbler ve kafalar üzerine çöken kara bulutlarını dağıtıp hidâyet nuruna gönül kapılarını açmayı düşünemediler; çünkü hisleri akıllarının önünde yürüyor, düşünceleri önyargılarının seddini aşamıyordu. İnsan şeref ve vakarını zedeleyip ruhunu katleden gayr-i meşru yollardan ayrılamıyor, sınırsız hürriyetlerini. Tevhît İnancı’yla belli bir sınır içine almaktan kesinlikle hoşlanmıyorlardı. O bakımdan Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’in (A. S. ) bütün uyarı ve irşatlarına tepki gösteriyor, büsbütün azgınlıklarını artırıyorlardı. Tıpkı Fir’avn ve meclisinde yer alan ileri gelenlerin, Musa Peygamber’in (A. S. ) Hakkʹa çağrısına gösterdikleri tepki gibi..
Böylece Kur’ân-ı Kerîm, gelip geçen her peygamberin kendi kavmi arasındaki zenginlerin, ileri gelen söz sâhiplerinin tepki gösterip karşı çıkmalarıyla yüz yüze geldiklerini belirtirken Peygamber (A. S. ) ile Ona uyan mü’minlerin sabırlı ve temkinli olmalarını hatırlatıyor; terbiye, nezaket ve fazîletin hiçbir zaman elden bırakılmamasını öğütleyerek irşat usûlü hakkında bilgi veriyor.
Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb Peygamberlerin (salât ve selâm hepsine olsun) aynı mücadeleyi verdiklerinde kavimlerinin ileri gelen şımarık putperestlerinin tepkileriyle karşılaştıklarını, uzun süre sürtüşme ve tartışmanın devam ettiğini, ancak hepsinin de Hak yolunda sabır gösterip İlâhî hükmün tecellisini güvenle beklediklerini, kalblere huzur ve rahatlık verecek bir anlatımla naklederek misalleri ardarda sıralıyor. Arkasından Musa Peygamber’in de benzeri şiddetli tepkiyle karşılaştığını gönüllere teselli veren bir misal halinde ekliyor.
Unutmamak gerekir ki, hislerinden sıyrılamıyanlar doğru düşünme nîmetinden mahrum kalırlar. Doğru düşünemiyen kimse, doğru karar verme basîretini taşımıyor demektir. Nitekim hislerini yenemiyen Firʹavn, bütün âyet ve mu’cizelere rağmen doğru düşünme düzeyine kendini getirememiştir. Doğru düşünemiyen kimsenin âdil karar vermesi mümkün değildir. Ona uyan ileri gelenler ise, ondan daha sapık, daha kör ve daha bilgisizdirler. Zira yanlışa doğru diyecek, bâtılı savunup hakkı reddedecek, baştaki liderin kusur ve hatalarının üzerine sünger çekip dalkavukluk edecek kadar şahsiyetini ve İnsanî vekarını kaybeden kişiler, alkış tuttukları liderlerinden daha âdi ve daha alçaktırlar. Kur’ân, bu alçaklığı bir cümleyle ifade ederek mü’minlere öğüt veriyor: «İleri gelenler yine de Fir’avn’ın emrine uydular. Oysa Fir’avn’ın emri doğru ve sıhhatli değildi. »
Musa Peygambere gelince, o, namus ve iffetin timsali, fazîlet ve güzel ahlâkın mümessili, İlâhî feyiz ve rahmetin yansıtıcısı; âdil ve doğru düşüncenin kaynağı idi. Bu güzel sıfatların hepsinden yoksun olan, Firʹavnʹa ilâh nazarıyla bakacak kadar küçülen şahıslarla o büyük peygamberin uyum sağlaması beklenemezdi. Ne var ki, ortada bir görev ve onu kusursuz yerine getirme emri söz konusuydu. Aklı, vicdanı, idrâki harekete geçirecek bütün açık belgelere ve mu’cizelere, yönlendirici uyarılara rağmen Fir’avn’ın küfür potasında şekillenen o insanlar doğru yolu seçmediler, koyun sürüsü gibi, Firʹavn’ın peşine takıldılar, bir tutam ot uğruna en büyük, en yararlı fırsatları kaçırdılar. Kur’ân’ın beyanıyla, kıyâmet gününde de bu zilletten kurtulmayıp Fir’avnʹın arkasına takılarak ateşe sevkedilirler.
Kalblerini Allah’ın rahmet ve hidâyet ışığına devamlı kapalı tutan bu insanlara, hakkın sesini duyurmak elbetteki çok zordur. Kendilerini hidâyet çizgisine getirmeyenleri Allah’ın hidâyet güneşi nasıl aydınlatır? Kendi irâde ve arzularıyla devamlı rahmetten uzaklaşanların elbette ki peşlerine İlâhî lânet takılır da o vaziyette öldükleri takdirde bir daha ayrılmaz.
Günün şatafatına, makam ve şöhretine dalıp imân ve irfanını kaybeden nice kimseler vardır. Oysa hayatta karşılaştığımız iyi veya kötü her şeyle denenmekteyiz. Zaman ömrü törpüleyip tüketme faaliyetini aralıksız sürdürürken Allah’a dosdoğru imân ve O’nun rızası doğrultusunda yapılan sâlih amelden başka her şey bir sabun köpüğü gibi sönmeye mahkûmdur. O bakımdan İslâm, insanı sözünü ettiğimiz dünyevî şatafata esir olmaktan kurtarıp ona sade yaşamayı, alçak gönüllü olmayı, insanları sevmeyi, hilkatin hikmetine göre hayatını düzenlemeyi, fıtratındaki din ve Allah duygusuna göre kendini yönlendirmeyi, ruhundaki safiyet ve mayaya göre plândaki yerini almayı, yaratıldığı amaca yönelip beklenilen hizmeti vermeyi telkîn eder. Makamları birer hizmet basamağı, mal ve serveti meşru ölçülere göre hayatı devam ettirme aracı sayar. Zira şu dünyada kendi ihtiras ve bencilliği doğrultusunda yükseldiği basamakta ebediyen kalan bir fani olmamıştır. Kendi iradesiyle yükseldiği basamaktan inmesini bilmeyenlerin altından o basamaklar çekilip alınmıştır.
İslâm’ın bu hayat ve memat felsefesini anlayamayan ileri gelenlerin çoğu, ihtiras ve emellerini meşru sınıra çekmeyi emreden İslâmʹa karşı nefret ve düşmanlık duygularıyla karşı çıkmışlardır. Ancak Allahʹın hidâyet nasip ettikleri müstesnâ..
LİDERLER UYARILIYOR
«Fir’avn kıyâmet günü kavminin önüne düşer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. Varacakları yer ne kötü yerdir. »
İlgili âyet Firʹavnʹı misal vererek liderleri dikkatli olmaya, peşine takılan kitlelerden sorumlu tutulacaklarına işâretle hesaplı adım atmaya çağırıyor. Bu gerçeği iyi bilen II. Abdülhamit’in şu sözünü nakletmeden geçmek istemiyoruz:
«Liderler, kişiler karşısında değil, dünyada tarih, âhirette Allah huzurunda saltanat günlerinin hesabını verirler. »
Denildiği gibi, her koltukta diken vardır, her taç dikenlerden yapılmıştır. O bakımdan liderin neyin üzerinde oturduğunu, kralın da başına nasıl bir şey koyduğunu unutmaması gerekir. Zira kötü ve zalim liderlerin dünya mutlulukları, idare ettikleri halkın felâketi demektir.
Dalkavukların ve çıkarcıların alkışlarıyla meşru sınırları aşıp olduğundan fazla görünme hastalığına yakalanan bir hükümdar veya lider, hüsrana doğru hızlı adımlarla giderken peşinde bir sürü insanı da sürükleyip götürür. Kur’ân bu hususta Firʹavnʹı ve peşine takılanları tarihî bir misal olarak veriyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, bir milletin felâketini hazırlayan önemli sebeplerden biri üzerinde duruldu. İnancı sakat, görüşü yanlış, icraatı zulüm olan, halkının bir kısmına ikinci sınıf vatandaş muamelesinde bulunan ve ülkesinde din ve inanç hürriyetini iyice kısıp yasaklayan Fir’avn’ın kötü idaresi misal verildi. Meclisinde yer alan ileri gelenlerin ona baş eğip evet demelerinin ve her kötülüğünü tasvîp edip kraldan ziyade kralcı geçinmelerinin, telafisi mümkün olmayan boşluklar meydana getirdiğine ve hepsinin sonunun felâketle noktalandığına dikkatler çekildi.
Böylece kıyâmet gününde de efendilerinin o şuursuz dalkavukların önüne düşüp hepsini kendisiyle birlikte ateşe götüreceği haber verilerek hem liderler ve hükümdarlar, hem de onlara uyanlar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü’minlere, liderlere uyma konusunda en sağlam ölçü ve kıstas veriliyor; daha sağlıklı düşünmeleri için, Allahʹı bırakıp azgın ve zorba liderlerin peşine takılan milletlerin kalıntılarını gezip görmeleri isteniliyor. Aynı zamanda Mekkeli mağrur müşriklere böylesine elim bir akibetin pusu kurup beklediğine işâret ediliyor.