Nahl Suresi 91-96. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلًا اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ وَلَا تَكُونُوا كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًا تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ وَلَا تَتَّخِذُوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلًا اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

92.

Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.

Diyanet İşleri

92.

Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.

93.

Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.

94.

Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.

95.

Allah'a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.

96.

Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükafatlarını vereceğiz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

91- Andlaşma-sözleşme yaptığınızda Allahʹa karşı sözünüzü yerine getirin. Sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın; (nasıl bozarsı­nız ki) Allahʹı kendinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.

92- İpliğini iyice büküp sağlamlaştırdıktan sonra onu bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmet diğer bir ümmetten daha çoktur, diye aranızdaki yeminleri bozup (dolaylı, hileli hareket etmeyin). Allah bununla sizi ancak denemektedir ve Kıyâmet günü de mutlaka ihtilâfa düştüğünüz şeyi size bir bir açıklayacaktır.

93- Allah dileseydi sizi bir tek ümmet kılardı. Ama O, dilediği kimse­yi saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ve elbette yaptıklarınızdan soru­lacaksınız.

94- Yeminlerinizi aranızda dolaylı-hileli yoldan bozmayın. Sonra sağ­lamca basmakta olan ayak kayabilir de Allah yolundan alıkoymanız sebe­biyle azâbı tadarsınız ve sizin için (o takdirde âhirette) büyük bir azâp var­dır.

95- Allah adına verdiğiniz sözü, yaptığınız andlaşmayı az bir pahaya değiştirmeyin. Eğer bilirseniz, Allah yanında olan sizin için daha hayırlıdır.

96- Sizin yanınızdaki şeyler tükenir. Allah yanındaki ise sonsuzdur (sınırsızdır) tükenmez. Biz elbette sabredenleri, yapageldikleri şeyden da­ha güzeliyle mükâfatlandıracağız.

İNİŞ SEBEBİ

Peygamber (A. S. ) Efendimize, Allah adına bey’at edenler hakkında inmiştir.

Diğer bir rivâyete göre: Cahiliye devrinde yapılan yeminlere bile bağ­lı kalınmasının gereği bildirilerek yukarıdaki âyetler indirilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 10/169)

İLGİLİ HADÎSLER

«İslâmʹda birbirine yardım etmek üzere andlaşma yoktur. Cahiliye devrinde yapılan bu tür andlaşmalara İslâmiyet ancak güç katar. » (Müslim/fezâil: 204, 206- Ebû Dâvud/ferâiz: 17- Buharî/kefalet: 2, edeb: 67- Tirmizî/siyer: 29- Dâremî/siyer: 80- Ahmed: 1/170, 317- 2/180, 205, 207, 213, 215- 3/162, 281- 4/83 - 5/61)

Çünkü İslâm, yardımlaşmayı ilâhî bir emir olarak ortaya koymuştur. Ayrıca bu hususta andlaşmaya gerek kalmamıştır. «Zâlim olsun, mazlûm olsun (din) kardeşine yardım et! » (Buharî/mezalim: 4, ikrah: 7- Tirmizî/fiten: 68- Dâremî/rikak: 40- Ah­med: 3/99, 201) meâlindeki hadîs bu cümledendir.

«Şüphesiz ki ahdini (verdiği sözü, yaptığı andlaşma ve anlaşmayı) bo­zan kimse için kıyâmet gününde bir bayrak dikilir ki, bu falân oğlu filânın ahdini bozmasıdır, denilir. » (Ahmed: 5/223, 224, 437 - İbn Mâce/diyat: 33)

ANDLAŞMA VE SÖZLEŞMELERE BAĞLI KALMAK

«Andlaşma, sözleşme yaptığınızda Allahʹa karşı sözünüzü yerine getirin. Sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın. »

Andlaşma ve anlaşmaları ilim adamlarımız dört grupta toplamışlardır:

1- İnsanın Allahʹa verdiği sözdür. Bu, Kelime-i Şehadeti getirip imân ve islâmın şartlarına bağlı kalacağına dair verdiği sözdür ki, Allah adıyla pekiştirilmiştir. Aynı zamanda İslâm’ı bir bütün olarak benimseyip bütün esaslarına sadık kalacağını da zımnen kabul etmiş ve ruhlar âleminde ru­hunun «elestü» hitabına verdiği cevabı tekidde bulunmuştur. Hilâfına ha­reket hem büyük günahtır, hem de elim bir azâbı gerektirir.

2- Hz. Muhammedʹi (A. S. ) Allah adına peygamber kabul edip ona uyacağımıza dair yine iki şehadet kelimesiyle verdiğimiz söz ve yaptığımız zımnî ahittir. O halde verdiği bu sözünün ve zımnî ahdinin hilâfına hare­ket eden kimse, ahde vefasızlığın kötü örneğini ortaya koymuş olacağından hem büyük günah işlemiş olur, hem de dönüş yapmadığı takdirde âhi­rette cezalandırılır.

3- İnsanların kendi aralarında Allah adına yaptıkları andlaşma ve sözleşmelerdir. Ortada şerʹî bir sakınca olmadığı takdirde, müslüman and­laşma ve sözleşmeyi bozmaz. Karşı taraf bozmadıkça müslüman ona hep sadık kalır.

Ne yazık ki, Kur’ân kültürü almayan birçok kimseler, başkalarını al­datmayı gözaçıklık saymakta ve yaptığı sözleşmeleri dolaylı yoldan bozup kendi çıkarından yana neticeler elde etmeyi bir beceri ve zekâ işi olarak görmektedir. Toplumun birçok kademe ve kesimlerinde buna benzer ha­zin manzaralara hemen her gün rastlamak mümkün.

4- Günümüzde noterde yapılan sözleşmelerdir. Bunlarda her ne ka­dar Allah adına verilen bir söz yoksa da, müslümanın her sözleşmede inan­cı gereği Allah adına söz verdiği manası ortaya çıkar. O bakımdan bu tür sözleşmeleri de karşı taraf bozmadıkça müslüman kesinlikle bozmaz. Çün­kü bu da diğerleri gibi, onu büyük günahlara düşürür ve toplum yapısın­da kötü örnekler doğurur. En azından İslâm kardeşliğini zedeler ve müslümanlar arasında güvensizliğe neden olur.

Görüldüğü gibi, andlaşma ve sözleşmelerin bu dört bölümü birbirini tamamlamakta ve pekiştirmektedir. Özel mukavele ve sözleşmeler de bu dördüncü gruba girer. O bakımdan Allah’a dosdoğru imân edenlerin and­laşma ve sözleşme konularında çok dikkatli olmaları üzerinde durulmuş ve ilgili âyetle müʹminler uyarılmıştır.

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize henüz risâlet görevi verilmeden önceki yıllarda, Kureyş kabilesinin ileri gelenleri, Abdullah b. Cüdʹânʹın evinde toplanarak şöyle bir andlaşma yapmışlardı: Mekkeʹde gerek yerli, gerek yabancılardan kim zulme uğrarsa, onun hakkını alıncaya kadar onunla birlikte olacaklarını ve böylece haksızlığı önleyeceklerini yeminle pe­kiştirip neticeye bağlamışlardı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de bu andlaş­ma toplantısında hazır bulunduğunu belirterek şöyle buyurmuştur: «And olsun ki, Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde bir andlaşmaya şâhit oldum ki, o ba­na kızıl tüylü develerden daha sevimli geldi. Bugün İslâmʹda bile böyle bir andlaşmaya davet edilsem, herhalde icabet ederim! »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sözleriyle, zulme karşı çıkıp mazlumu koruma babında atılan her adımın, konuşulan her sözün ve yapılan her andlaşmanın Allah yanındaki önemine işâret ediyor. Yoksa İslâmiyet bü­tün esas ve prensipleriyle insan haklarını koruyup teminat altına almış ve her yerde mazlumdan yana olmayı emretmiştir. Emr-i bi’l-maʹruf, nehy-i âni’l-münkerin anlamı budur.

Arap tarihinde yukarıda sözünü ettiğimiz andlaşmaya «Hilfü’l-fuzûl (veya fudûl)» denilmiştir. Çünkü andlaşmaya katılanlar arasında birkaç tane Fazıl adında kimseler bulunuyordu. Türkçesi «Fazıllar andlaşması» demektir (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 10/169- Siyer-i İbn İshak)

NEFİS BİR BENZETME

«İpliğini iyice büküp sağlam­laştırdıktan sonra onu bozan kadın gibi olmayın. »

İpliğini eğirip bükerek sağlamlaştırdıktan sonra onu çözüp bozan kadına ancak acınır. Yaptığı andlaşma ve sözleşmeyi ciddi ve haklı bir sebep yokken bozan kimsenin de durumu, böylesine bönce hareket eden o kadına benzer. Şayet kadın bu işi bir ücret karşılığında veya önemli bir ihtiyacı karşılama babında yapıyorsa, her iki durumda da kendisine gü­venilmez ve artık böyle bir iş öylesine pek verilmek istenmez. Çünkü gü­venini bozmuş, karşısındakini lüzumsuz yere oyalayıp bekletmiştir.

Yapılan andlaşmaya, kişi zayıf durumda iken bağlı kalır, güçlenince onu bozarsa, bu hal ülkeler arasında cereyan ediyorsa, andlaşmayı bozan ülkenin itibarını sarsar ve önemli konularda yalnızlığa itilmeğe mahkûm olabilir. Toplum bünyesindeki politik düzeyde ise, partiler arasında gergin­liği ve sürtüşmeyi arttırır. Kabileler arasında ise, düşmanlığa sebep olur. Aileler arasında ise, mahallede kin ve nefret havasını doğurur.

Cahiliye devrinde kavim ve kabilelerin çoğu ahde vefa etmez, yaptık­ları andlaşma ve sözleşmeleri -menfaatları söz konusu olunca- fütursuz­ca bozarlardı. Medine çevresindeki Benî Kurayza ve Benî Nadîr yahudileri de Hz. Muhammed’le (A. S. ) yaptıkları anlaşma ve sözleşmeleri gizlice bo­zup Mekke müşrikleriyle İslâm aleyhine birtakım kararlar almışlardı. Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Medine ve çevresinin güven ve huzurunu devam­lı tehdit edip bozan bu dönek ve kaypak kabileleri Medine’den sürmekten başka çare bulamadı ve böylece İslâmʹın ilk şehir devletini kurduğu bu önemli merkezi parazitlerden temizledi.

Cahiliye devrinde bu gibi dönekliklerin hiç bir sınırı ve ölçüsü yoktu. O bakımdan Yarımadaʹda ne huzur, ne de sükûn kalmıştı. Güvensizlik in­sanların ruhuna işlemiş, mal ve can emniyeti bütünüyle yok olmuştu.

Kurʹân-ı Kerîm bütün o kötü âdetleri, ahlâk dışı davranışları kökün­den temizleyip attı, yerine milletleri aydınlatıp gerçek medeniyete kavuş­turacak hükümleri koydu. Böylece çeyrek asır geçmeden o vahşi ve kan dökücü olan Araplar dünyanın en medeni insanları olarak sahneye çıktılar; diğer kavim ve milletlere ilim ve medeniyetin ışığını tutup karanlık bölge­leri aydınlattılar.

Özellikle dört halîfe döneminde müslümanlar ilim, ahlâk ve medeni­yeti baş tacı edinerek diğer milletlerin kendilerine gıptayla bakmalarını sağladılar. Birçok kaleleri, aşılmaz sanılan yerleri silâh ile değil, yüksek ahlâk, ilim, edep, terbiye, nezaket, hakseverlik, ahde vefa ile fethettiler.

DİLESEYDİ, BÜTÜN İNSANLARI BİR TEK ÜMMET YAPARDI

«Allah dileseydi sizi bir tek ümmet kılardı.. »

Bu anlamdaki âyetler Kurʹânʹın birkaç yerinde geçer. Hem yer aldığı konuya göre değişik bir hüküm ifade etmesi, hem kafalarda beliren soru­ları cevaplaması, hem de hafızalarda derin iz bırakması bakımından tek­rarlanmasına gerek görülmüştür. Zira Cenâb-ı Hak çok üstün, çok kud­retli ve mutlak hikmet sahibidir.

Bütün insanlar bir tek ümmet kılınsaydı ne olurdu? Cenâb-ı Hak böy­le yapmayı neden dilemedi? Bunun cevabını Kur’ân üç kapalı ve anlamlı şekilde belirtir. Onların ışığında konunun hikmetini şöyle sıralayabiliriz:

a) Dinî araştırmalar olmaz, İlmî çalışmalara birçok konularda gerek duyulmazdı.

b) Böylece ilim, teknik ve medeniyet gelişme imkân ve ortamı bula­mazdı.

c) İnsanda mücadele ruhu, imân aksiyonu dumura uğrar, atalet de­vam ederdi.

d) Dünyaya gelişimiz bir bakıma anlamsız ve hikmetsiz kalır; kimin ne olduğu, içinde taşıdığı madenin, ruhundaki cevherin kaç kırat olduğu kapalı kalıp bilinmezdi.

e) Nîmetlerin çoğu külfetsiz olur; cehennem, hesap, terazi, sırat ve benzeri yönlendirici esaslar bir bakıma gereksiz kalırdı.

İlgili âyetin son kısmında Cenâb-ı Hak bu sıraladıklarımızı bir cümle­de özetleyerek şöyle bilgi veriyor: «Ama O, dilediği kimseyi saptırır, dile­diğini de doğru yola iletir. Ve elbette yaptıklarınızdan sorulacaksınız. )»

Bu ve benzeri sebepler ve ezelde insan hayatından yana hazırlanan plân nedeniyle, insanların bir tek ümmet haline getirilmesinin hikmete ters düştüğü ortaya çıkıyor. O bakımdan İlâhî irâde o yönde tecelli etmemiştir. Çünkü ezelî plâna göre, Cenâb-ı Hak, insanları hem hayvanî, hem de melekî sıfatlarla donatıp onu zıtların sürtüşüp çarpıştığı bir âleme getirir ve böylece ardı-arkası gelmeyen çetin bir mücadele ve mücahede ortamına sokar.

O sebeple Cenâb-ı Hak, kendisiyle insanlar arasına bir sınır koymuş­tur. Doğru yola iletmeği birtakım şartlara bağlamıştır. Öyle ki, insanlar mevcut imkân ve yeteneklerini kullanıp konulan çizgiye, diğer bir deyimle sınıra yaklaşmadıkça İlâhî hidâyet tecelli etmez. Ancak bunun birtakım istisnaları olabilir ki biz ona «Allahʹın özel tecellisi» diyebiliriz.

Böylece Cenâb-ı Hak, her insanı bu sınıra çağırırken ona yardımcı, ay­nı zamanda yol gösterici imkânlar da verdi. Sonra da birtakım uyarıcı, yönlendirici sınavlarla karşı karşıya getirdi.

Bu ortamdan yararlanmak için aklını, idrâkini kullanarak kendini çi­zilen sınıra getirenlere, Cenâb-ı Hak dilediği takdirde hidâyet kapısını açar, yani onu doğru yola iletir. Bunun aksine kendini inkâr, tuğyan ve ahlâksız­lık karanlığına itip İlâhî çağrıya kalp ve kafasını kapalı tutanları, belirtilen sınıra gelmedikleri için sapıklıklarıyla başbaşa bırakır.

Görüldüğü gibi, Allah hiçbir sınır ve şart koymadan dilediğini saptır­maz, dilediğini de doğru yola eriştirmez. O bakımdan ilgili âyeti okurken, konuyla alâkalı diğer bütün âyet ve hadîsleri bilmeğe ve hepsini de biraraya getirip öylece hüküm çıkarmaya ihtiyaç vardır. Aksi halde çok yanlış mana ve hükümler ortaya çıkar ve Allah’ın neleri irâde ettiği anlaşılmaz olur.

O bakımdan konumuzu oluşturan âyette: «Ama O, dilediği kimseyi saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.. » buyurularak iyice düşünüp gerçe­ği anlamamız istenmektedir.

Mana ve hüküm bu olunca, her kişi izlediği hayat yolunda işledikle­rinden sorumlu tutuluyor. Ergenlik çağından kabre kadar bu sorumluluk nedenleri sürüp gidiyor. Cennet ile Cehennemʹin de böylece anlam ve hik­meti ortaya çıkmış oluyor.

Kurʹânʹda bu önemli konu da özetlenerek deniliyor ki: «Ve elbette yaptıklarınızdan sorulacaksınız. »

KUR’ÂN-I KERÎM’DE ASHAB-I KİRAMA SESLENİLİYOR

«Yeminlerinizi aranızda dolaylı, hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlam­ca basamakta olan ayak kayabilir ve Allah yolundan alıkoymanız sebe­biyle azâbı tadarsınız.. »

Küfürden imâna, putperestlikten tek Allah inancına, mihnetten selâ­mete, ezilmekten saygınlığa, küçümsenmekten şeref ve itibara, basit ka­bile hayatından huzurlu, güvenli, itibarlı devlet hayatına yükselen Ashab-ı Kirâm’a Kur’ân sesleniyor: «Yeminlerinizi aranızda dolaylı, hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlamca basamakta olan ayak kayabilir.. » Aynı zaman­da bu sesleniş ve uyarı, ikinci kademede bütün müʹminleredir. İslâmiyette gelişip ayakları imân temeli üzerinde sağlam bir basamağa basanların, Al­lahʹa verdikleri söze bağlı kalmaları, İslâm ve imân nîmetini bütün nimet­lerin üstünde tutmaları gerekir. Aksine bir tutum, ayakların kayıp imân basamağından küfür bataklığına düşmeyi sonuçlandırabilir.

İslâm’ın ruhları serinletip geliştiren atmosferinde doğup ezan sesle­riyle büyüyen bir kimsenin, Allahʹın dâvet ettiği imkân ve irâde sınırına yak­laşmaması çok hazindir. Aldığı bozuk ve gayr-i İslâmî bir eğitimle dinî ah­lâktan kopmakla kalmayıp başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya ça­lışan inkârcı maddecilere karşı çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü onların yapacağı tahribatı düşman bir millet yapamaz.

O nedenle Kur’ân bu sakıncalı yoldan yürüyüp, doğru yolda yürüyen­lere engel olmak isteyen kişilere, ileride elim bir azabı tadacaklarını, bü­yük bir cezanın hazırlandığını haber vererek, İlâhî rahmet ve gufran ge­reği öylelerini uyarıyor.

ANDLAŞMALAR, SÖZLEŞMELER, YEMİNLER

Kur’ân toplum yapısında yer alan fertleri güven, huzur, ahde vefa ve doğruluk düzeyinde biraraya getirip kaynaştırmak, barıştırıp birleştirmek için andlaşma ve yemin konusuna tekrar dönüyor. Allahʹın bu husustaki mesajını şu meâl ve açıklamayla insanlara duyuruyor: Sizi bir tek ümmet yapmadık ama bağlı bulunduğunuz topluma, örnek davranışlarla renk ve mâna katmanızı, haklara, hürriyetlere saygılı olmanızı; diğer toplum ve milletlerle olan andlaşma ve sözleşmelerde hileli yollara başvurmamanızı, İslâm’ın getirdiği güven havasını kirletmemenizi emrediyoruz. Çünkü dün­ya milletleri de ancak belirtilen hususlara saygılı oldukları sürece rahat yaşama şansına erişebiliyorlar; aynı zamanda itibarlı, şerefli bir millet ol­ma hüviyetlerini koruyabiliyorlar. Oysa İslâm milleti onlarla mukayese edilemiyecek bir düzeyde bulunuyor. Öyle ki, hep güven ve huzur telkin eden, sözünde duran, ahde vefasızlık damgasından uzak kalan bir toplum mo­deli arandığında, mutlaka karşılarına müslüman cemaati çıkmalıdır.

İnandığımız, samimiyet ve yeteneğine güvendiğimiz lidere de verdiği­miz sözden -zorunlu bir sebep ortaya çıkmadıkça veya meşru bir mazeret söz konusu olmadıkça- dönmemeliyiz. Zira Kurʹân’ın aynı konuya az fark­lı bir anlatımla yeniden dönmesi, gereksiz bir tekrar değil, birincide mutlak anlamda andlaşma ve sözleşmelere bağlı kalınmayı emrederken, İkincide aynı konuyu hususlandırıp daha çok Peygamberʹe (A. S. ) beyʹat edenlerin ayaklarını sağlam bir zemine basıp hayat dengesini kurabildiklerine te­masla bey’at şartlarına bağlı kalmaları tavsiye ediliyor. Aksine bir anlayış ve tutumun onları yükseldikleri o şerefli, itibarlı ve güvenli makamdan al­aşağı edeceği ve zilletten zillete uğratacağı belirtilerek İlâhî uyarı hatırlatı­lıyor.

Böylece Cenâb-ı Hak, Allahʹa ve Peygamberine verilen sözde sebat etmeleri için önce Ashab-ı Kirâm’a, sonra da bütün mü’minlere genel an­lamda emretmektedir. Bilindiği gibi buradaki emir, vücubu gerektirir.

TÜKENEN VE TÜKENMEYEN NÎMETLER

İnsanlardan yana hazırlanan İlâhî nîmetler sayılmayacak kadar çok­sa da, onları genel anlamda dört grupta toplamışlardır:

1- Tükenen nîmetler,

2- Tükenmiyen nîmetler,

3- Hayra, rahmete ve ebedî saadete kapı açan nîmetler,

4- Şerre, ahlâksızlığa ve sonu gelen veya gelmiyen azâplara neden olan nîmetler..

Dünya nimetleri tükenmeğe mahkûmdur. Ancak nîmeti elinde bulun­duran kimsenin taşıdığı niyet, sarfettiği cihet, arzuladığı amaç söz konu­sudur. Tükenen bu nîmetlerden geriye, iyi veya kötü niyetler; faydalı ve zararlı işler ve çığırlar; günah ve sevaba delâlet eden ameller kalır.

Âhiret nimetleri baştan sonuna kadar tükenmez özelliktedirler. Kopa­rılan bir meyvanın yerinde hemen yenisi biter, kullanılan bir nîmetin arkası kesilmez. Hepsi de insana huzur, güven, mutluluk ve neşe verir.

O halde dünya nimetleri kazanıldığı ve harcandığı niyet ve amaç doğ­rultusunda ya tükenmez bir saadete kapı açar, ya da tükenir veya tüken­mez bir azaba neden olur.

Bunun için Kurʹân’da, sayısını tesbit edemediğimiz nimetlerin sergi­lendiği dünya hayatında bu göz ve gönül alıcı, fakat geçici nimetlerin, ca­zibesine kapılıp; tükenmiyecek ve mutlak mutluluk ve sevinci beraberinde getirecek sonsuz nimetlere tercîh edilmemesi, yani geçici nimetleri ilâhî hoşnutluk hilâfına harcayıp ebedî nimetlerin kaybolmasına sebep kılınmaması tenbîh edilerek şöyle buyuruluyor: «Sizin yanınızdaki şeyler tü­kenir. Allah yanındaki ise sonsuzdur (sınırsızdır) tükenmez.. »

NİMETE KARŞI DA SABIRLI OLMAK

«Biz elbette sabredenleri, yapageldikleri şeyden daha güzeliyle mükâfatlandıracağız. »

Dünya nimetlerinin cazibesine kapılıp önce sabrı, sonra da imân ve irfanı elden bırakan birçok zavallılar vardır. Onlar aracı amaç edinenlerdir ki, asıl amaçtan uzaklaşmışlardır. Oysa dünya nimetlerinin hemen hepsi şu iki maksada yönelik bir hikmete göre hazırlanmıştır:

a) Hayatı meşru sınırlar içinde, meşru ihtiyaçlarını karşılayarak de­vam ettirmek,

b) Hayatın anlam ve hikmetini öğrenmek sûretiyle mevcut nimetleri Allah’ın rızası doğrultusunda iyilikten, sonsuz saadetten, rahmet ve inâyetten yana sarfetmek..

İşte nimetleri bu iki gayenin gerçekleşmesi için harcayabilmenin plân ve proğramını Allah’ın kitabından, Peygamber (A. S. ) Efendimizin sünne­tinden öğrenmemiz gerekir. Şüphesiz ki bu kültür önce sağlam bir imân, köklü sabır ve gelişmiş irfanı doğurur. Aynı zamanda hayatın hikmet ve felsefesini, verilen nimetlerin gayesini öğretir.

Böylece kişinin iç yapısında bir sehpa misali, imân, sabır ve irfan ayakları oluşunca, hilkatin gerçek yönü tezahür eder. Bu durumda artık insan malın bekçisi, onun kölesi ve kurbanı değil, mal insanın bekçisi, hiz­metçisi ve amaca erişmesinin aracı olur.

O nedenle Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, «Biz elbette sabredenleri yapa­geldikleri şeyden daha güzeliyle mükâfatlandırırız. » buyuruyor.

Denilebilir ki, Kur’ân burada sadece «sabır» kavramına dikkatleri çek­miştir. İmân ve irfandan ise, söz etmemiştir. Yukarıda yapılan yorum isabetli midir? Hemen cevap verelim ki, Kur’ân «sabredenler» tabirini kul­lanırken imânın esas, irfanın tamamlayıcı eleman olduğuna mutlak su­rette işâret ediyor. Çünkü uhrevî mükâfatlar ancak imân temeli üzerinde filizlenip gelişen amellere karşılık olarak hazırlanmıştır. O halde imân, sa­bır ve irfandan kaynaklanan her amel, âhirette çok daha güzeliyle karşı­lık görecek ve Allahʹın insanlardan çok daha âdil, merhametli ve cömert olduğu bir defa daha gösterilecektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, altı önemli prensibin tabii ürünleri olan birtakım haklara saygılı olmaktan ve bağlı kalınıp güveni ayakta tutmaktan söz edildi. İlâhî hidâyetin, ancak kendini ona lâyık sınıra getirebilenlere nasip olacağı belirtildi. Sonra da andlaşma, sözleşme ve yeminin önemi üzerin­de durularak mü’minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, yaratılış ve hayatın hikmetini anlayıp dünya ha­yatını ona göre düzenleyenlerin, erkek ve kadın tefrik edilmeksizin İlâhî iltifata eriştirilecekleri ve çok hoş bir hayat yaşatılacakları haber veriliyor.

Arkasından insana bu kültür ve irfanı veren Kur’ân’ı okurken, koğulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış şeytandan Allah’a sığınmamız emrediliyor. Zira Kur’ân’ın her âyet ve cümlesi büyük bir dikkat istiyor. Onları okurken kafa ve kalbimizi her çeşit şüphe ve vesveseden arındırmamızın lüzumu­na işâret edilerek, kendini bu düzeye getiren müʹmin kişiler üzerinde şey­tanın bir sultası olamıyacağına dikkatler çekiliyor.