İsra Suresi 90-96. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًا اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْجِيرًا اَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَبِيلًا اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَاءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُوا اِذْ جَاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا

91-93.

(90-93) Dediler ki: "Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz." De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."

Diyanet İşleri

94.

İnsanlara hidayet (Kur'an) geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, "Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?" demeleri engel olmuştur.

95.

De ki: "Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik."

96.

De ki: "Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

90- (Sapık kâfirler) dediler ki: Mümkün değil sana inanmayız, tâ ki bize yerden kaynak (su) çıkarasın.

91- Veya sana ait hurmalık ve bağlar olup aralarından ırmaklar fış­kırtarak akıtasın;

92- Veya iddiâ ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşüresin, ya da Allahʹı ve meleklerini karşımıza (kanıt ve açık belge) olarak getire­sin;

93- Veya senin altınla kaplanmış (cinsten) bir evin olsun, ya da gö­ğe yükselesin; -ama okuyabileceğimiz bir kitabı oradan üzerimize indir­medikçe senin göğe yükselmene de elbette inanmıyacağız-. De ki: Rabbimi tenzîh ederim; ben peygamber olan bir insandan başka bir şey mi­yim?

94- Doğru yolu gösteren (Kurʹân) geldiğinde insanları inanmaktan alıkoyan şey, sadece «Allah bir insanı mı Peygamber olarak göndermiş?! » demeleridir.

95- De ki: Eğer yeryüzünde eyleşip gönülleri mutmain ve huzur içinde yürüyen melekler bulunsaydı, herhalde üzerlerine gökten peygam­ber olarak melek gönderirdik.

96- De ki: Benimle sizin aramızda şâhit olarak Allah yeter. Şüphe­siz ki O, kullarından haberlidir ve (onların her hâlini) görendir.

İNİŞ SEBEBİ

Mekke’nin ileri gelen müşrikleri, Kurʹânʹın İlâhî yüceliği karşısında su­sup, edipleriyle, şâirleriyle, hatipleriyle mutlak bir acz içinde şaşırıp kalın­ca, işi daha çok şarlatanlığa vurdular ve bir akşam güneş batarken Kâbeʹ­nin gölgesinde oturup Hz. Peygamberi (A. S. ) oraya dâvet ettiler. Efendi­miz (A. S. ) birtakım umutlar besleyerek gelince, dediler ki:

- Ya Muhammed! doğrusu senin kendi kabile ve milletine yaptığını hiç kimse kendi kabile ve milletine yapmamıştır. Bizi böldün, birbirimize düşürüp düşman ettin. Ahengimizi ve düzenimizi alt-üst ettin. Eğer ama­cın mal ve servetse, istediğin kadarını hemen toplayıp verelim. Maksadın üzerimize emir olmaksa, sana o şerefi verelim. Böyle değil de senin orta­ya attığın gariplikler, sende tedavisi zor bir hastalık halini almışsa, serve­timizi döküp seni şifaya kavuşturmaya çalışalım, tabipleri Mekkeʹye çağı­ralım.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onları sükûnetle ve dikkatle dinledikten sonra şöyle cevap verdi:

- Beni yanlış anlıyorsunuz. Mal, servet, şeref ve makamla uzaktan, yakından ilgim yoktur. Hem ben -Allah’a şükür- hasta da değilim. Ruhî bir bunalım da geçirmiyorum. Allah beni size peygamber olarak gönderdi Ayrıca bana kitap da indirdi. Size doğru yolu gösterip her iki hayatta mut­luluğa erişmenizi müjdelememi, tuttuğunuz yanlış yolun mutlak bir felâ­kete uzandığını haber vermemi emretti. Ben de Rabbımın buyruğunu size teblîğ etmeğe çalışıyorum. O bakımdan size hep nasihatçı oldum. Kabul ederseniz, şüphesiz ki bu, sizin hem dünyada, hem de âhirette alacağınız nasîbinizdir. Reddederseniz, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabre­derim.

Bu olgun, dolgun ve her cümlesiyle hakikatı yansıtan cevap karşısın­da bocalayan müşrikler, işi şarlatanlığa, mugalataya çevirip Hz. Peygam­berden (A. S. ) şu altı olağanüstü şeyden birini getirmesini istediler. Amaç­ları onu âciz ve mahcup etmekti:

1- Yerden bir pınar akıt..

2- Veya içinden şarıl şarıl çaylar, akarlar akan hurmalıklar, bağ ve bahçeler meydana getir.

3- Veya göğü -iddia ettiğin gibi- parça parça üzerimize düşür..

4- Veya Allah’ı ve meleklerini (kanıt olarak) karşımıza çıkar..

5- Veya altından kaplanmış bir evin olsun..

6- Veya göğe yüksel de oradan üzerimize bir kitap indir..

İşte ey Muhammed, dediler: Eğer iddianda doğru isen bunlardan bi­rini olsun gerçekleştir de görelim..

Peygamber (A. S. ) Efendimiz:

- Ben bu gibi şeyleri getirmek veya göstermek için gönderilmedim. Doğru yolu göstermek, bir olan, eşi, dengi ve benzeri, ortağı ve yardımcısı bulunmayan Allahʹı tanıtmak için gönderildim. Kabul ederseniz, nasibinizi almış olursunuz. Reddederseniz, Allah aramızda hükmedinceye kadar sab­rederim, dedi ve ayrıldı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/180 - Esbâb-ı Nüzûl - Tefsîr-i İbn Kesîr; 3/62, 63)

PEYGAMBERLİĞİN NE OLDUĞUNU BİLMEYEN GÂFİLLER

Mekkeli putperestlerin peygamberlik hakkında ciddi hiçbir bilgileri yoktu. İşin içine bir de inkâr, inat, cehalet, baş olma kaygısı karışınca, büs­bütün çıkmaza girmişlerdi. Ne kendileri rahat edebiliyor, ne de çevrelerin­deki insanlara rahat ve huzur veriyorlardı. Bunun için de olmadık öneriler­de bulunuyor, akla, hayale gelmedik şeyler istiyorlar; taptıkları putlar mi­sali hep cismânî şeyler istiyorlardı. Ahlâktan, faziletten yana eğilimleri yoktu. Mânevî değerleri kendilerine göre belirliyor ve onun ötesinde hiçbir ölçü kabul etmiyorlardı.

Oysa Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz maddenin saltanatını yıkmak, yük­sek ahlâk ve fazîleti ön plâna almak, Allahʹın yüce kudretini tanıtmak su­retiyle dünya ile âhiret, maddeyle mâna arasında bozulan dengeyi sağla­mak, yıkılan köprüyü inşa etmek üzere gönderilmişti.

Demek oluyor ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Mekkeli müşrikler arasında büyük bir uçurum bulunuyordu. Onu hemen kapamak veya dol­durmak mümkün değildi. Uzun yıllar sistemli mücadeleyi gerektiriyordu. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sabırlı ve seviyeli bir mücadele ver­mek sûretiyle aradan çeyrek asra yakın bir zaman geçtikten sonra bu uçurumu kapatabilmiştir.

MÜŞRİKLER, PEYGAMBERİN MELEKLERDEN OLMASININ GEREĞİNİ İDDİA EDİYORLARDI

«De ki: Rabbi mi tenzîh ederim; ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim? »

Müşriklere göre, iddia edildiği gibi, sınırsız ilim ve kudret sâhibi bir Allah varsa, aynı zamanda o hudutsuz tasarrufa sahipse, o takdirde böy­le bir ilâhın insanlara bir peygamber göndermesi gerekiyorsa herhalde bir meleği görevlendirip göndermesi gerekir. Oysa Hz. Muhammed (A. S. ) me­lek değil, insandır.

Putperestlerin Allah hakkında sağlam bir bilgiye sahip olmadıkları ke­sindir. Âyetten de bu husus anlaşılmaktadır. Diğer bir husus da şudur: On­ların bilmediği bir gerçek var; şayet peygamber olarak bir melek gönderilseydi aşağıda sıraladığımız gibi, birçok sakıncalar ve şüpheler ortaya çıkar, işler büsbütün karışıp arap saçına dönerdi. Şöyle ki:

a) Gönderilen melek insan suretine temessül ederek değil de garip bir surette ortaya çıksa, onu cin, peri veya şeytan sanıp uzaklaşırlardı.

b) İnsan sûretine girip inse, melek olduğuna inanmazlar ve bir ya­bancı olduğunu sanıp ülkelerinden kovarlardı.

c) İnecek melek kendi nûrânî sıfatı üzere kalsa, kimseler onu göre­mezdi.

Görülüyor ki, meleğin peygamberlik göreviyle inmesi, hem gereksiz. hem de neticesiz ve hikmetsiz kalıyor. Kaldı ki yeryüzünde doğru yola da­vet edilenler, melekler değil insanlardır. O bakımdan onlara kendi arala­rından güvenilir bir adamın seçilip peygamber olarak gönderilmesi kadar tabii ne olabilirdi?

Şüphesiz bu incelikleri ve hikmetleri idrâk etmedikleri için çok hatalı ve sakıncalı istek ve iddiada bulunanlarla, gönülden inanıp Peygamberʹi (A. S. ) tasdîk edenler arasında en iyi hükmü Allah verir ve şâhit olarak da o yeter..

AYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, putperest müşriklerin Hz. Peygamberʹden (A. S. ) akıl ve mantık dışı birtakım olağan şeyler getirmesini istedikleri konu edil­di. Böylece onların peygamberlik konusunda ciddi bir bilgilerinin olmadı­ğına işâret edilerek, konunun iç yüzünü düşünüp hikmetini anlamaya ça­lışmamız kapalı şekilde istendi.

Aşağıdaki âyetlerle, yeteneklerini hakkı ve gerçeği bulma yolunda kullanmayan ve o yüzden kendilerini hidâyet çizgisine getirmeyenleri Ce­nâb-ı Hakk’ın sapıklık içinde bırakacağı; o çizgiye gelenleri ise -dilediği takdirde- doğru yola ileteceği belirtiliyor. Sonra peygamberin getirdiği ha­kikatlere inanmadan ölenlerin büyük bir azâp ile cezalandırılacakları ha­ber veriliyor. Bilahare de ikinci hayatı inkâr edenlerin akıllarını harekete geçirmek için göklerin ve yerin yaratılması misal verilerek İlâhî kudretin her şeye yettiğine dikkatler çekiliyor.