MEÂLİ:
90- Şüphesiz ki Allah, adâleti, iyiliği, yakınlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeyi emreder. Her türlü hayâsızlığı, (aklın, örfün ve şerʹin hoş görmediği) kötülüğü ve her çeşit (haksız) tecâvüzü menʹeder. Dinleyip düşünesiniz, düşünüp anlayasınız diye size öğüt verir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Hepiniz birer koruyucu çobansınız ve güdüp idare ettiklerinizden sorumlusunuz. Hükümdar (lider ve önder) bir çobandır ve yönetip idare ettiğinden sorumludur. Adam kendi ailesinin içinde koruyucu bir çobandır ve yönettiğinden sorumludur. Kadın da kocasının evinde koruyucu bir çobandır, yönettiğinden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını (korumada) bir çobandır ve güdüp yönettiği şeyden sorumludur. Evet, hepiniz birer koruyucu çobansınız ve yönetip güttüğünüzden sorumlusunuz. » (Buharî/cumua: 11, ahkâm: 1- Müslim/imaret: 20- Ahmed: 2/54, 55, 111)
«Kim yargı makamına getirilir veya halk arasında (yargıda bulunma yetkisiyle) hâkim olursa, bıçaksız kesilmiş olur. » (Yani en ağır ve o nisbette sorumluluk arzeden bir görevi yüklenmiş sayılır). (Tirmizi/ahkâm: 1- Ebû Dâvud/akziye: 1- İbn Mâce/ahkâm: 1)
«Hâkimler üç gruba ayrılır: Biri cennette, ikisi cehennemdedir. Cennette olan, hakkı bilip onunla hükmedendir. Hakkı bildiği halde haksızlık yapan hâkim cehennemdedir ve bir de bilgisi olmadığı halde insanlar arasında hükmeden (yargıda bulunan) hâkim cehennemdedir. » (Ebû Dâvud/akziye: 2- İbn Mâce/ahkâm: 3)
«Üç kimse var ki, duâları reddolunmaz:
1. İftar edinceye kadar oruçlunun duâsı,
2. Adâletle iş gören hâkimin duâsı,
3. Ve bir de haksızlığa uğrayan mazlumun duâsı.. Cenâb-ı Hak onun duâsını bulutların üstüne yükseltir de gök kapılarını ona açar ve şöyle buyurur: «İzzetim hakkı için az sonra da olsa sana elbette yardım edeceğim! » (Tirmizî/cennet: 2, daavat: 128, 130)
«Cennet ehli şu üç gruptan oluşan insanlardır:
1. Adâletle iş görüp başarılı olan hükümdar.
2. Müslüman olan bütün yakınlarına karşı merhametli ve kalbi yufka olan adam.
3. Çoluk-çocuk sâhibi olup iffetli davranan ve kimseye yüzsuyu dökmeyen kimse. » (Müslim/iman: 15, 179, 187, 188, 192, 263, 297, 302, 304, 308, 310, 311, 313)
«Âdil bir hükümdarın adâletle geçirdiği bir gün, altmış yıllık (nâfile) ibâdetten daha üstündür. Yeryüzünde hakka dayalı bir hükmün yerine getirilmesi, kırk sabah yağacak yağmurdan daha yararlıdır. » (Taberânî: İbn Abbas’dan (R. A. ) - Hadîs hasen ve sahihtir)
«Kıyâmet günü Allah yanında makamı en üstün olan, şefkatli, merhametli olan âdil hükümdardır ve kıyâmet gününde Allah yanında makamı en kötü olan, bilgisiz, kaba ve hırçın olup haksız yere hüküm veren hükümdardır. » (Taberânî: Ömer b. Hattab (R. A. )den)
«Zulmetmediği sürece Allah hâkimle beraberdir. Zulmetmeğe başlayınca Allah onu şeytanla başbaşa bırakır. » (Tirmizî/ahkâm: 4- İbn Mâce/ahkâm: 2)
«Allahʹa ve âhiret gününe imân eden kimse, akrabasıyla iyi ilgi kursun ve Allahʹa, âhiret gününe imân eden kimse ya hayır söylesin, ya da susup konuşmasın. » (Buharî/ilim: 37, sayd: 8, mağazî, 51, nikâh: 80, edeb: 31, 85- Müslim/nikâh: 44, cihâd: 131, et’ime: 5, adâb: 123- Tirmizî/birr: 43)
Melek Cebrâil’in: «İhsan nedir? » sorusuna Peygamberimiz (A. S. ) Efendimiz şu cevabı vermiştir: «İhsan, Allahʹı görür gibi ibâdet etmendir. Eğer sen Oʹnu göremiyorsan, mutlaka O seni görüyor. » (Buharî/tefsîr: 2/31, imân: 37- Müslim/imân: 57- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/imân: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 129, 164- Ahmed: 1/27, 51, 319- 2/ 107, 426-4/129, 164)
TOPLUMU FAZÎLET TEMELİ ÜZERİNDE YÜKSELTEN ALTI PRENSİP
«Şüphesiz ki Allah adâleti, iyiliği, yakınlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeği emreder.. »
İmân esaslarından sonra fert, aile ve toplumu fazîlet temeli üzerinde yükselten altı prensip, bir bakıma İslâm’ın getirdiği hayat düzeninin kaidesini oluşturur. Prensiplerin üçü emir, üçü de nehiy (yasak)dır. Böylece Cenâb-ı Hak, günlük hayatımızı kendi rızası doğrultusunda değerlendirip amacına yönelik kılmamızın en kısa ve sağlam yolunu gösteriyor. Biz önce sözü edilen prensipleri sıralıyalım, sonra da onları, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sünnetine uygun açıklayalım:
1- Allah adâletle emreder.
Şüphesiz adâlet mülkün temeli, toplum hayatının güven ve huzuru, fert ve ailenin en sağlam dayanağıdır.
2- Allah ihsan ile emreder.
İhsân: Resûlüllahʹın (A. S. ) tabiriyle, Allah görür gibi ibâdet etmek; kötülük yapana iyilikle karşılık vermek, iyilik yapana daha çok iyilikte bulunmaktır.
3- Akrabayla iyi ilgi kurup muhtaç durumda olanlarına yardımda bulunmayı da emreder.
Zira hısımlarımız, huzur kaynağımız, teselli dayanaklarımızdır. Onları memnun etmek, şüphesiz rahmet kapılarını açar; onlardan ilgimizi kesmemiz rahmetin bizden kesilmesine sebep olur. O bakımdan hısımlara iyilik hem İlâhî rahmeti arttırır, hem rızka bereket verir, hem de ömrün uzun olmasına vesîle kılınır.
4- Allah her türlü hayasızlığı menʹeder.
Zina, zinaya yol açan, sebep olan bütün söz ve davranışlar; terbiye dışı yaşantılar bu cümledendir. Toplumu kemiren, ülkeyi temelinden sarsan iki büyük felâket vardır: İcraat ve yargıda adâletsizlik; fazîlet duygusunu öldüren, edep ve terbiyeyi dumura uğratan hayasızlık..
Bu iki felâket bir ülkede yaygınlaşıp önü alınmaz bir sel halini alınca, o ülkenin başaşağı gelip yıkılmasına ramak kaldığını söylemek bir kehanet olmaz.
5- Dinin, aklın ve sağlam örfün hoş karşılamadığı her türlü fenalığı, uygunsuz davranışları menʹeder.
O halde iyi karakterli, selîm ruhlu, sağlam imanlı bir nesil yetiştirmek isteyen bir millet, eğitiminin harcına dinî ahlâk mayasını, doğruyu gören aklın ışığını, yönlendirici özellikte olan örf ve adetlerin solmayan rengini katmak zorundadır.
6- Haklara tecavüzü, haddi aşmayı da menʹeder.
Zulüm ve haksızlık, adâletin karşıtıdır. O bakımdan her işi ehil ve lâyık olana vermek ve her şeyi gerektiği yere koymak adâlettir. Bunun aksine bir uygulama zulümdür.
Onun için İbn Mesʹud (R. A. ) şöyle demiştir:
«Allahʹın kitabında en büyük âyet, Âyetü’l-Kürsîʹdir. Allah’ın kitabında hayır ve şerri en çok toplayıp özetleyen, Nahl sûresinin 90. âyetidir. Allahʹın kitabında tedbirden sonra işleri Allahʹa bırakıp Oʹna güvenerek dayanmayı en çok yansıtan ise: «Allah kendisinden korkup kötülüklerden sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar ve ona beklemediği yerden rızık verir. » meâlindeki Talâk sûresinin üçüncü âyetidir. Yine Allahʹın kitabında en çok ümit veren, «Ey Muhammed! De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allahʹın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. » meâlindeki Zümer sûresinin 53. âyetidir. » (Lübabu’t-te’vîl Tefsiri: 3/131)
İkrime’den yapılan rivâyete göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün konumuzla ilgili âyeti, Mekke ileri gelenlerinden ve İslâm’ın baş düşmanlarından Velîd b. Muğîreʹye okudu. Âyetleri dikkatle dinleyen Velîd, «Ey kardeşimin oğlu! Onu bir daha okur musun? » dedi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz tekrar okudu. Bunun üzerine Velîd o kadar etkilendi ki, şu sözler gayr-i ihtiyarî ağzından çıkıverdi: «Vallahi bunun bir başka tatlılığı vardır. Doğrusu bunun üzerinde çekici bir güzellik mevcuttur. Üst kısmı meyvalıdır, alt kısmı çok bereketlidir. Bu, beşer sözü değildir. » (Lübabu’t-te’vîl Tefsiri: 3/131)
YORUMLAR, RİVAYETLER
- İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Adâlet, «Lâ ilâhe illallah»tır. İhsan: Farzları yerine getirmektir.
- Hasan el-Basrî diyor ki: Adâlet, Allah’a eş-ortak koşmamak, denk ve benzer isnat etmemektir. İhsan, Allahʹı görür gibi ibâdet etmek, kendin için hoş görüp iyi karşıladığın şeyleri, insanlar için de hoş görüp karşılamandır. Eğer o insan mü’minse, imanının artmasını istemiş olursun; kâfir ise, İslâmʹa ısındırıp kardeşliğin mânasını öğretme imkânını bulursun.
Diğer müfessirlerin yorum ve tesbitleri:
- Adl: Allah’ın varlığına, birliğine inanmaktır. İhsan: Gösterişten uzak, sırf Allah rızası için yapılan ibâdettir.
- Adlʹın kök mânası : İnsan yararına olan, hakları zedelemiyen, denge ve düzenin ayakta durmasına yardımcı olan hususlarda eşitliktir. İhsan: iyiliğe fazlasıyla karşılık vermek; kötülüğe iyilikle karşılık verip -insan hak ve hürriyetlerini zedelemiyorsa- kötülüğü affetmektir.
- Adl: İnsaflı olmaktır. Allah’ın verdiği nîmetleri kalpten dile getirip şükrünü edâ etmektir. İhsan: Sana kötülük edene de iyilik etmendir.
- Adâlet, davranışlarda; ihsan, sözlerde gerçekleşir. Ancak iyi, yararlı ve uygun olanı yapmak ve ancak yararlı ve hayırlı olanı söylemek, adâlet ve ihsandır.
Ünlü kabile reislerinden Eksem b. Sayfî, Peygamber (A. S. ) Efendimizi görmek istediğinde, kabile halkı onun bu arzusunu gerçekleştirmesine engel oldular ve: «Sen bizim büyüğümüzsün. Muhammed’e (A. S. ) gidecek olursan, hafif düşersin! » dediler. Bunun üzerine Eksem, Hz. Peygamberi gelip ziyaret etmekten vazgeçti ve iki adamını seçip Peygamber (A. S. ) Efendimize gönderdi. Onlar da elçi olarak, Peygamber (A. S. ) Efendimize dediler ki:
- Ey Muhammed! biz Eksemʹin elçileriyiz. Kabile reisimiz senin kim ve ne olduğunu soruyor.
Resûlüllâh (A. S. ) onlara:
- Ben kimim? Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Ben neyim? Allah’ın kulu ve resûlüyüm..
Diye cevap verdikten sonra şunu ilâve etti: «Şüphesiz ki Allah adâleti, iyiliği ve akrabaya (ilgi gösterip) vermeyi emrediyor »
Bu âyetler elçilerin çok hoşuna gitti ve Hz. Peygamber’e (A. S. ) «Bir daha tekrar eder misiniz? » diye ricada bulundular. Resûlüllâh (A. S. ) da tekrar aynı âyeti okudu. Onlar bu âyeti ezberleyip Eksemʹe döndüler ve şöyle konuştular: «Ey reisimiz! Muhammed’e (A. S. ) kim olduğunu sorduk, kavminin en soylu ve en şerefli ailesinden olduğunu öğrendik ve O bize şöyle şöyle dedikten sonra şu âyeti okudu: «Şüphesiz ki Allah adâleti, iyiliği, yakınlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeyi emreder. Her türlü hayasızlığı, (aklın, örfün ve şerʹin hoş görmediği) kötülüğü ve her çeşit (haksız) tecavüzü men’eder... »
Kabile reisi Eksem, onları dinledikten sonra şöyle dedi:
«Görüyorum ki, Muhammed güzel ahlâkı emrediyor, kötü ahlâktan ise men’ediyor. Artık siz ey kabilem halkı, bu konuda baş olun, kuyruk olmayın! » Yani herkesten önce gidip ona uyun, gerilerde kalmayın.. » (Hafız Ebû Yaʹla/Marifetü’s-Sahabe)
Abdullah b. Abbas (R. A. ) anlatıyor:
«Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle birlikte hane-i saadetin ön avlusunda oturuyorduk; derken daha yeni İslâmʹa girmiş veya girmek isteyen Osman b. Mezʹun (R. A. ) önümüzden geçti. Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- Ya Osman! Biraz oturmaz mısın? dedi. O da:
- Oturayım, dedi ve gelip oturdu.
Sohbet ederlerken bir ara Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gözünü göğe dikti ve bir süre o vaziyette kaldı. Sonra normal duruma geçti. Bunun üzerine Osman b. Mez’un (R. A. ) ile Peygamber (A. S. ) arasında şu konuşma geçti:
- Ya Muhammed (A. S. )! Seninle çok oturduğum zamanlar oldu, ama hiç bir defa böyle yapmadınız?
- Ne yaptığımı gördün mü?
- Gözlerinizi göğe dikip bir süre o vaziyette kaldığınızı gördüm. Sanki bir şeyler anlamaya çalışıyordunuz..
- Ya demek bunun farkına vardın mı?
- Evet...
- Sen yanımda otururken Allahʹın elçisi (melek) bana geldi ve şu âyeti getirdi: «Şüphesiz ki Allah adâleti, iyiliği, yakınlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeyi emreder »
Osman b. Mez’un (R. A. ) diyor ki: «İşte bu âyeti Peygamber (A. S. ) Efendimizʹden işittiğim an, imân iyice kalbime yerleşti ve Resûlüllahʹı artık çok sevmeğe başladım. » (Ahmed b. Hanbel: İsnad-i ceyyid ile)
Müşrikler Ebû Tâlibʹe dediler ki: «Senin kardeşin oğlu Muhammed, kendisine: «Şüphesiz ki Allah adâleti, iyiliği, yakınlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeyi emreder. Her türlü hayasızlığı, (aklın, örfün ve şerʹin hoş görmediği) kötülüğü ve her çeşit (haksız) tecavüzü menʹeder.... » meâlindeki âyetin indiğini söylüyormuş, ne dersin? » Ebû Tâlib onlara şu cevabı vermiştir: «Kardeşimin oğluna uyun. Allah’a yemin ederim ki, o ancak en güzel ahlâkı telkîn eder.. » (Tefsîr-i Kurtubî: 10/165)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, dünya hayatını denge ve düzende tutabilmemiz ve âhiret hayatına iyice hazırlanabilmemiz için üç emir, üç de yasak konu edildi. Böylece ölmeden önce hayatımızın her safhasında ve bölümünde böyle bir fazîlet ışığını yakmamız istenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, altı önemli prensibin tabii ürünleri olan birtakım haklardan söz ediliyor. Yapılan andlaşma ve anlaşmalara bağlı kalmamız emredilerek ahde vefanın İslâmî şiardan olduğuna işâret ediliyor. Sonra konunun önemini hafızalarda iz bırakacak şekilde unutmamamız için nefis bir misal veriliyor. Arkasından insanoğlu Kendisine düşeni yerine getirdiği takdirde İlâhî hidâyetin kapısının açılacağı, getirmediği takdirde sapıklık içinde kalacağı belirtiliyor. Sonra da yeminin önemine değiniliyor ve yapılan meşru anlaşmalara mutlaka bağlı kalınması emredilerek müʹminlere en doğru olan bilgiler veriliyor.