Gaşiye Suresi 8-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ

9.

O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.

Diyanet İşleri

9.

Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.

10.

Yüksek bir cennettedirler.

11.

Orada hiçbir boş söz işitmezler.

12.

Orada akan bir kaynak vardır.

13-16.

(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

8- Yüzler de var ki, o gün yumuşacık tazedir.

9- Çalışıp çabaladıklarından memnundurlar.

10- Yüksek Cennettedirler.

11- Orada boş-anlamsız söz işitmezler.

12- Orada akan pınar vardır.

13- Orada yüksek tahtlar, kanepeler mevcuttur.

14- Konulmuş küpler;

15- Dizilmiş koltuklar, yastıklar;

16- Serilmiş yumuşak yaygılar vardır.

İLGİLİ HADÎS

«Cennet için kollarını sıvayıp eteklerini toplayan yok mudur? Çünkü gerçekten Cennetʹte korku, ölüm ve hastalık yoktur. Kâbeʹnin Rabbi hak­kı için o ışıl ışıl ışıldayan bir nurdur; titreşip sallanan bir reyhandır; sağ­lam bir saraydır; akıp duran ırmaktır; olgunlaşmış meyvadır; güzel çekici zevcedir; birçok hülledir; ebedî makam, selîm yurttur; bütünüyle meyvalık ve yeşilliktir; sevinç kaynağı, neşe ve nîmettir; gönül ferahlatıcı yüksekçe yerdir. »

Bunun üzerine ashab-ı Kirâm:

- «Evet, Ya Resûlellah! Biz ona kollarımızı sıvayıp eteklerimizi top­luyoruz» dediler.

Resûlüllâh (A. S. ) onlara:

- «İnşaallah deyin» buyurdu. Onlar da:

- «İnşaallah» dediler. (İbn Mâce/zühd: 39)

LETAFETE BÜRÜNEN YUMUŞAK BAKIŞLI YÜZLER

«Yüzler de var ki, o gün yumuşacık taze­dir. Çalışıp çabaladıklarından memnundurlar. »

Âyette geçen «nâime» sıfatı iki mânaya delâlet eder:

a) Nîmete erişmelerinden dolayı o sonsuz güzellikler içinde mutlu­durlar. Bu mutluluk bütün incelik ve letafetiyle onların yüzlerinde tezahür eder.

b) İlâhî iltifata nâil olmalarından dolayı yüzlerinde nûrânî parlaklık ve güven ile huzur telkîn eden yumuşaklık vardır.

Biz bu ikinci mânayı tercih etti. Çünkü âhiret gününde hiçbir nî­met, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yönelen sevgi ve iltifatı kadar güven ve hu­zur verici olamaz. O bakımdan dünyada İlâhî statü doğrultusunda haya­tını düzene sokup ibâdet ve taâtle süsleyen kimselerin niyetleri hâlis, azimleri katıksız olduğu takdirde âhiret gününde sözü edilen o yüksek il­tifata mazhar olmaya lâyık görülecekleri vaʹdedilmiş bulunuyor.

Böylece ışıl ışıl ışıldayan yumuşacık yüzlerin sahipleri dünyada Hak rızası doğrultusunda işledikleri amel ve ibâdetlerinden dolayı son derece memnun ve mutlu olurlar. Öyle ki gözlerin aydınlığı, gönüllerin sevinç kay­nağı olan ebedî saadet yurdunda yedi ayrı nîmete eriştirilerek mükâfatlan­dırılırlar:

1- Cennetʹin yüksek derecelerinde yerlerini alırlar.

2- Orada her türlü boş, anlamsız, yakışıksız sözlerden, malâyani sohbetlerden uzak kalıp huzurlu bir ortam içinde yaşarlar.

3- Orada onlar için akıp duran ve her yanıyla hayat neşreden ır­maklar vardır.

4- Huzur ve güven içinde oturacakları yüksekçe tahtlar, kanepeler hazırlanmıştır ki, onların güzelliğini, mahiyet ve keyfiyetini ancak Cenâb-ı Hak bilir.

5- Yakınlarına konulan süslü küpler, çok çekici su kapları ayrı bir manzara ve güzellik arzederek hizmete sunulmaya hazır bekletilirler.

6- Rahatça yaslanmaya elverişli koltuklar ayrı bir görünüm yansı­tır ki, onların neden, nasıl yapıldığını, nasıl süslendiğini ancak Allah bilir.

7- Yerlere serilmiş yumuşacık zarif yaygılar güzelliğin, zerafetin bü­tün inceliklerini taşır. Üzerlerinde tozdan, kirden eser bulunmaz. Çünkü Cennetʹte ne toz, ne is, ne de kir vardır.

Şüphesiz böylesine bir dekor, her aklı erenin özlemi, selîm kafayla, seyyal akılla düşünebilen her mü’minin arzusudur. Çünkü Cenâb-ı Hak canlılar arasında ancak insanı kendine halîfe olacak, yani Allah adına konuşacak, O’nun için amel edecek, O’nun buyruklarına göre hükmedecek vasıfta yaratmıştır. Böylece insan kâinatın incisi, kâinat onun sedefi sa­yılır. Gökler ve yer taşıdığı her şeyiyle insana hizmet vermekte ve onun hayatına renk ve anlam katmaktadır. Dünya onun için yaratıldığı gibi, âhi­ret de, oradaki sonsuz nîmetler de sadece onun için yaratılıp hazırlanmış­tır. Allah yanında bu kadar kıymetli ve sevgili olan insanoğlu, bu maz­hariyeti idrâk ettiği nisbette, Allah’a yakınlık sağlayabilir ve Oʹnun son­suz iltifatlarına erişebilir.

Ne var ki bunca güzel, zarif, sonsuz, huzurlu, güvenli, neşe ve ferah­lık kaynağı olan nîmetlerin pahasını anlayanlar azdır. Nîmet külfet karşı­lığı kuralından hareketle kendini bu nîmetlere lâyık düzeye getirmek için imân esasına dayalı sâlih amellerde bulunanlardır ki, hilkatin hikmetini, insan olarak yaratılmanın amacını, dünyada bir süre bulunmanın fayda­sını yansıtırlar. Bunların kafilesine katılmaya özenmek derin idrâk, gelişmiş basîret işidir.

Dünyada iken yedi aza üzerine secde eden, yani secdeye yedi azasıyla eğilen mü’min, bu, Allah’a en yakın olma halini mahviyet ve tesli­miyet duygusuyla yerine getirdiği takdirde, âhiret gününde yedi büyük nîmete lâyık görüleceği çok anlamlı şekilde haber verilmekte ve böylece hayatta olan mü’minleri ibâdet ve taâte daha da teşvîk edip İlâhî sevgi ve rahmetin kendilerinden yana nasıl tecelli ettiği ve edeceği müjde­lenmektedir.

Diğer yandan Cenâb-ı Hak, âhiret hayatının bunca çekiciliğini açıklar­ken, aklını duygusunun; duygu ve düşüncesini nefsinin ve şeytanın em­rine vermek suretiyle İlâhî statüye ters bir hayat süren inkârcı mağrur­ları uyarmakta ve geçici bir hayatın birkaç günlük makam ve servetiyle aldanmamalarını tenbîh edip dolaylı şekilde rahmetinin sesini onlara du­yurmaktadır.

Âyette geçen «nemârik», «nümruka»nın çoğulu olup dayanılacak yas­tıklar veya koltuk misali döşekler demektir.

«Zerâbiyy», «zürbiyye»nin çoğulu olup genel anlamda «zarif yaygı» anlamına gelir. Zarif saçaklı halı ve benzeri nadide mefruşat hakkında da kullanıldığı pek yaygındır.

Cennet’teki bu çarpıcı eşyadan söz edilmesinin bir başka hikmeti de şu olabilir: İnsan, hılkatına enjekte edilen mayası itibariyle nîmete, lükse, konfora ve nadide eşyaya çok eğilimlidir. Hattâ çoğu, dünya hayatında bu gibi nîmetlere erişmek için birçok tehlikeleri göze almakta ve bazan da hiçbir İlâhî sınır tanımadan; helâl ve harâm, hak ve hukuk kavram­larını dikkate almadan câzip nîmetlerin, gurura sevkeden makam ve ser­vetlerin peşinde koşmaktadır. Bu konuda kişiler İlâhî din, akıl ve ilimle elele vermez de sadece nefsanî istekleri doğrultusunda hayatlarına renk kat­mak isterlerse, artık onları frenleyip meşru sınırlar içine alacak başka bir müeyyide ve kuvvet bulunmaz.

İnsanın mayasındaki bu duygu ve istekleri meşru sınırlar içinde tut­mak; mal, para ve makamın amaç olmadığını, amaca erişmek için birer araç olduğunu kalp ve kafalara işlemek hikmetine mebni peygamber gön­derilmiş ve kitap indirilmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, inkârcılar için hazırlanan azaptan bir tablo çizi­lerek gözler önüne konuldu. Arkasından Hakkʹa baş eğip sâlih amellerle dünya hayatını değerlendiren müʹminlere lâyık kalıcı yüksek nîmetler müj­delenerek ölmeden önce iyi, yararlı iş ve amellerini daha da artırmaları istendi. Böylece ruhlara serinlik, kalplere inşirah havası estirilerek İlâhî sevgi ve rahmetin dosdoğru inananlarla beraber olduğuna işârette bulu­nuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, âhiret hayatını da kusursuz biçimde plânlayan Cenâb-ı Hakk’ın her şeye kudretinin yettiği dört belge ile isbât ediliyor. Böylece insan aklına ışık tutularak malzeme veriliyor ve hareket çizgisi belirleniyor. Sonra da Hz. Peygamberin (A. S. ) görevinin sınırı bir defa daha gösterilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor ve Peygamberʹden sonra da hiç kimseye o sınırı aşma yetkisinin verilmiyeceğine işâretle beşer için konulan çizgiyi çok iyi bilip ona göre hizmet vermemiz isteniliyor. Sonun­da dönüşün mutlaka Allahʹa olacağı ve hesabımızı da ancak O’nun göre­ceği hatırlatılıyor.