Secde Suresi 4-9. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ اَلَّذِٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ

9.

Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş'a kurulandır. Sizin için O'ndan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Diyanet İşleri

5.

Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O'na yükselir.

6.

İşte Allah, gaybı da görünen alemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

7.

O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.

8.

Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.

9.

Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

4- O Allah ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün (devir) de yarattı, sonra da Arş üzerine saltanatını kurdu. Sizin için Oʹndan başka ne bir dost ve sâhip, ne de bir şefaatçi vardır. Artık iyice düşünmez misi­niz?

5- Gökten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, si­zin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde Oʹna yükselir.

6- İşte bu (Allah) görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O çok üs­tündür, çok güçlüdür, çok rahmet edendir.

7- O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya çamur­dan başladı.

8- Sonra onun neslini bayağı bir suyun süzülen (sperma haline ge­len)inden meydana getirdi.

9- Sonra da düzeltip kılığına soktu ve kendi ruhundan ona üfledi de (böylece) size işiten kulaklar, gören gözler, anlayan kalpler var kıldı. Bu­na rağmen ne de az şükrediyorsunuz!

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, ikisi arasındaki şeyleri altı dönem­de yarattı; yedinci dönemde Arş üstüne saltanat ve azametini kurdu. Top­rağı cumartesi günü, dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, nahoş şeyleri salı günü, nuru çarşamba günü, hayvanları perşembe günü, Ademʹi de cuma günü ikindiden sonra son saatte yarattı.

Âdemʹi yeryüzünün kızıl, siyah, iyi ve kötü (toprak) kısımlarından ya­rattı. Onun için Allah (c. c. ) ademoğullarını iyi ve kötü diye iki kısma ayır­mıştır. » (Müslim/münafıkun: 27- Müsned-i Ahmed: 2/327)

«Allah (c. c. ) Âdemʹi kendi suretinde yarattı; boyunun uzunluğu altmış ziraʹ (yaklaşık 40 metre) idi. Sonra Allah ona: «Git de şu oturmakta olan bir grup meleğe selâm ver de sana nasıl dirlik ve esenlik dileyeceklerine kulak ver. Çünkü bu hem senin, hem de soyunun dirlik ve esenlik dileğiniz olacaktır. »

Bunun üzerine Âdem (A. S. ) gidip o meleklere: «es-Selâmü aleyküm» dedi. Melekler de ona: «es-Selâmü aleyke ve rahmetullahi» diye karşılık verdiler. Böylece onlar «ve rahmetullah» sözünü artırdılar. Artık cennete girecek herkes Âdemʹin suretinde altmış ziraʹ boyunda olacaktır. İnsanlar devamlı kısalarak bugünkü duruma gelmişlerdir. » (Buharî/isti’zan: 1, enbiyâ: 1- Müslim/Cennet: 15, 16, 28- İbn Mâce/zühd: 39)

GÖKLERİN VE YERİN ALTI DÖNEMDE YARATILMASI

«O Allah ki, gök­leri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün (devir)de yarattı.. »

Kur’ân-ı Kerîmʹde «gökler, yer ve ikisinin arasındaki şeyler» şeklindeki anlatım, mevcut bilinen ve bilinmeyen bütün sistemleri kapsamaktadır. Buna fizik âlemi de diyebiliriz.

Ortaya atılan son teoriye göre, kâinat, içinde çok sınırlı sayıda gökcisim bulunan kapalı bir boşluk olarak sanılmaktadır. Öyle ki, bu boşlukta bir doğru çizgi 500 milyar ışık yılı yol aldıktan sonra başlangıç noktasına dönmektedir.

İster bu teori doğru olsun, ister doğruya yakın kabul edilsin, isterse hatâlı düşünülsün, sonuç olarak kâinatın maddeyle ilgili kesimi sınırlıdır. Buna kapalı boşluk tabiri verilmiştir. Onun ötesi mana âlemidir ki biz ona fizikötesi de diyebiliriz.

Anlaşıldığı üzere, madde alemine genel anlamda mecazî bir deyimle gökler ve yer veya hakikî anlamda «kâinat» denilmektedir. Yeryüzü dahil bütün sistemler, süreleri kesinlikle bilinmeyen altı dönem veya devirde yaratılmıştır. Bu tarz anlatım Kur’ân’ın tam yedi yerinde anılmıştır. (Bilgi için bak: A’raf Sûresi: 54, Yunus Sûresi: 3, Hûd Sûresi: 7, Furkan Sûresi: 59 Kaf Sûresi: 38, Hadîd Sûresi: 4. âyetin tefsiri) Mev­cut Tevrat nüshalarında da bu konu biraz farklı bir anlatımla yazılıdır. Özellikle Tekvîn Kitabıʹnda bu konu çok detaylı biçimde anlatılmıştır. (Tevrat/Tekvîn: 1-2/31-17)

Cenâb-ı Hak, süresini rakamla belirtmediği bu dönem veya devirleri «sittet-i eyyam» yani «altı yevm» tabiriyle açıklamaktadır. Çünkü «yevm» kelimesi bulunduğu konu ve yer aldığı cümleye göre üç ayrı mana ifade eder. Biri, bizim sun’î olarak belirlediğimiz 24 saata, biri sadece kısa bir zaman parçasına, (bir an gibi); biri de başlangıç ve sonu kesin bilinmeyen çok uzun bir süreye delâlet eder. «Yevm» kelimesinin bu üç manaya delâ­let ettiğini bilmeyenlerin çoğu, yazdıkları Kurʹân meâl ve tefsîrinde onu «gün» ile tercüme etmişlerdir ki bu bazı yerde hatalı bir sonuç doğurmak­tadır.

«Yevm» kelimesi hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlere, Ebûʹl-Bakaʹnın Külliyatını, Râğıb el-Esbehanî’nin Müfredatʹını tavsiye ederiz. Ay­rıca «yevm» sadece fecrin doğuşuyla güneşin batışı arasındaki zaman parçasına da delâlet eder. (Kamus Tercümesi: Yevm maddesi)

Konumuzu oluşturan âyette ve Kur’ân’ın diğer altı yerinde «yevm» ke­limesi, başlangıç ve sonu kesin bilinmeyen çok uzun süre anlamına delâ­let etmektedir. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı uzun dönemde yarattığı anlaşılıyor.

ARŞ ÜZERİNE İSTİVÂ

«Sonra Arş üzerine saltanatını kurdu. »

«Saltanat» ile çevirisini yaptığımız «istivâ», bilindiği gibi sözlük olarak bir yerde karar kılmak, üstünlük sağlamak, beraber eşit olmak, doğrulmak, bir şeye azmedip yönelmek gibi mânalara delâlet eder.

Cenâb-ı Hakk’ın Arş üzerine istivâsı, azamet, kudret, kahır ve salta­natını kurması, tedbirine merkez yapması ve yüce kudretinin orada daha çok tecelli etmesi olabilir. Bu bize ait bir yorumdur. Cümlenin delâlet et­tiği hakiki manayı Allah daha iyi bilir.

Arş: Daha önce de belirttiğimiz gibi (Bilgi için bak: A’raf Sûresi: 54, Tevbe Sûresi: 129, Yunus Sûresi: 3, Yu­suf Sûresi: 100, Ra’d Sûresi: 2, Tâ-Hâ Sûresi: 5, Furkan Sûresi: 59, Hadîd Sû­resi: 4. âyetin tefsîri) tavan, taht, yücelik, azizlik, saray, saltanat, şan ve şeref gibi manalarda kullanıldığı gibi, dayanak, rükün, çadır, çardak, tabut, kuş yuvası ve gölgelik gibi manalara da delâ­let eder. (Bilgi için bak: Mü’min Sûresi: 7, 8. âyetin tefsîri) Kur’ân’ın yirmiye yakın yerinde geçen Arş ise, göklerden çok büyük, Cennetler üzerinde yüksekçe tavan görünümünde, tahmin edilemiyecek kadar geniş, tasavvur edilemiyecek kadar azametli bir sistemdir; İlâhî kudret ve saltanatın daha çok tecelli ettiği ve çekim kanunuyla kâi­natın merkezi durumunda bulunduğu yerdir. Kısaca diyebiliriz ki, İlâhî ted­bir ve tasarrufun merkezi, varlık âleminin en büyük dengesidir.

İlâhî kudret ve azamet Arşʹta tecelli edip bütün varlık âlemine yöne­lince, artık insan için Allah’tan başka gerçek dost, yakın mevlâ ve yar­dımcı düşünülebilir mi?

İŞLERİ O DÜZENLEYİP YÖNETİR

«Gök­ten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde Oʹna yükselir. »

Gökten yeryüzüne, Arş’tan bütün varlık âlemine emirleri, işleri düzen­leyip belli proğramlara göre yöneten İlâhî kudretin aralıksız tecellileri söz konusudur. Bütün işler ve ameller dünyada da, âhirette de O’na döndürü­lür. Dünyada işlenilen her fiil ve olay, kafa ve kalplerden geçen her düşünce ve duygu, her niyet ve azim, bizim hesabımızla bin yıllık bir süreye denk gelen bir günde veya bir anda Cenâb-ı Hakk’a yükselir. Kıyâmet gününde de bunların hepsi yine bizim hesabımıza göre bin yıllık bir süreye tekabül eden bir günde veya bir anda Oʹnun huzurunda sergilenip karşılık görür.

Diğer bir yorumla, bin yılık süre burada sınırlı olmayıp o devirdeki gü­nün uzunluğunu belirtmeye yönelik mecazî bir tabirdir. Zira Arap Edebiyatıʹnda genellikle sıkıntılı günler uzunlukla, neşeli günler kısalıkla vasıflan­dırılır. Nitekim İbn Abbas (R. A. ) da Araplar arasında buna benzer tabirle­rin sıkıntılı ve neşeli günlere göre kullanılmakta olduğundan söz etmiştir.

Diğer bir tefsîre göre: Bin yıllık sürenin bir anda kat’edilmesi veya bir günde alınması hem kâinatın büyüklüğü, hem de meleklerin hızı hak­kında bilgi vermeye yönelik bir anlatım tarzıdır.

Meâric Sûresi’nde ise, şu anlatıma yer verilmektedir: «Melekler ve Ruh (Melek Cebrail veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler. »

Kâinatın büyüklüğünü düşündüğümüz zaman her gök bir basamak an­lamına gelir. Böylece Cenâb-ı Hakkʹın belirlediği mânevî saygı ve taʹzîm makamına yükselen melekler ve onların başı Cebrâîl veya çok büyük bir melek olan Ruh, bu dereceleri veya her birini, bizim sun’î zamanımıza te­kabül eden bir günde veya bir anda geçerler. Zira âyette anılan «yevm» kelimesi, bu sûrenin dördüncü âyetinde de açıkladığımız gibi, üç manaya delâlet eder. Onlardan biri de «çok kısa bir zaman parçası» yani «an»dır. Bu takdirde, meleklerin hızı ışık hızının çok üstündedir. Bir anda, elli bin yıllık mesafeyi aşmakta ve belki de ışık hızına göre olan elli bin yılı saniye ve salise denilecek kadar kısa bir zaman parçası içinde geçmektedir.

İki âyette değişik rakam kullanılarak birinde «bin yıl», diğerinde «elli bin yıl» denilmektedir. İş ve amellerin, niyet ve azimlerin, Allah’ın belirle­diği dereceye yükselmesi, bizim hesabımıza göre bin yıla tekabül eden bir anda yükselmektedir. Başta Cebrâîl olmak üzere meleklerin takdir edilen dereceleri aşması ise, bizim hesabımıza göre elli bin yıla tekabül eden bir anda gerçekleşmektedir.

Böylece iki âyet arasında bir çelişki hiçbir zaman söz konusu değildir ve olamaz da.. (Bilgi için bak: Meâric Sûresi: 4. âyetin tefsiri)

Çünkü Cenâb-ı Hak gerçekten görünmeyeni de, görüneni de en iyi bilir. O çok üstündür, çok büyüktür ve geniş rahmet sâhibidir. İzzet ve kud­reti her şeyi teshîr edip baş eğdirmiştir.

YARATTIĞI HER ŞEYİ GÜZEL YARATMIŞTIR

«O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı.. »

Allah her türlü noksanlıktan, âcizlikten, bilgisizlikten pâk ve yücedir. Yoktan yaratıp vücuda getirmek Oʹna mahsustur. Yarattığı her şeyi en gü­zel şekilde, vasıfta ve özellikte yaratmıştır. O’nun eserinde noksanlık söz konusu değildir. Çünkü O, kurduğu düzen esaslarına göre, bir şeyi nasıl yaratmasını plânlamışsa, ona göre yaratmıştır. Öyle ki, her şeyi vereceği yarar ve hizmet ölçüsünde ve düzeyinde var kılmıştır. Zararlı bildiğimiz veya sandığımız şeyler bile bir bakıma yararlıdır ve yararlı olduğu, denge sağladığı için yaratılmıştır. İlmî araştırmalar o zararlı sayılan şeylerin de birtakım yararları bulunduğunu yavaş yavaş tesbit edip ortaya çıkarmak­tadır. Meselâ sivrisinek zararlı bir yaratık kabul edilir veya öyle bilinir. As­lında bataklıkların kurutulması, pisliğin ortaya atılmaması, kurutma kanal­larının yapılıp toprağın verimli düzeye getirilmesi gibi hikmetlere yönelik bir yarar da sağlamakta, yani bizleri bir bakıma belirtilen hususları eksik­siz yerine getirmeye zorlamaktadır. Bundan başka daha kim bilir ne gibi faydaları vardır.. Onun gibi, zararlı ve tehlikeli sayılan yılanın, günümüzde tababette zehirinden yararlanılmakta ve eczacılıkta kullanılmaktadır.

O, İNSANI YARATMAYA ÇAMURDAN BAŞLAMIŞTIR

«Ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. »

İlk insanın çamurdan yaratıldığı kesindir. Zira bu önemli konu, az de­ğişik anlatımla Kurʹân-ı Kerîm’in ondan fazla yerinde tekrarlanır ve çamu­run özellikleri ise altı yerde açıklanarak geniş bilgi verilir. (Âl-i İmrân Sûresi: 59, En’âm Sûresi: 2, A’raf Sûresi: 12, Mü’minûn Sû­resi: 12, Rahman Sûresi: 14, Saffat Sûresi: 11, Hicir Sûresi: 26, 28, 33) Özellikle bu altı âyeti biraraya getirdiğimizde şu sonucu elde edebiliriz: İlk insan Âdem (A. S. ) süzülmüş siyah, yapışkan, pişirilip kokuşmuş, sertleşip tuğlalaşmış balçıktan yaratılmıştır.

Siyahtan maksat, hazırlanan çamurda kara toprağın çoğunlukta ol­duğuna işârettir. Sertleşip tuğlalaşması, killi yağlı topraktan meydana gel­diğini gösterir. (Geniş bilgi için bak: Hicir Sûresi: 26, 28, 33. âyetlerin tefsiri)

Sahîh hadîsten de anlaşıldığı üzere, Cenâb-ı Hak ilk insan Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır. Bu anlatımdan maksat, Allahʹa suret, şekil nisbet etmek değil, Oʹnun ilk insanı yaratmayı irâde ettiğinde, ezelde proğramladığı sûreti vücuda getirmek için bir defa tecellide bulunmasıdır. Bu sûret şekillenen balçığın sözü edilen proğrama uygun olan biçimidir; öyle ki İlâhî kudret yaratma irâdesiyle bu surete tecellide bulunarak hazırladığı maddeye ruhu yerleştirip ona canlılık bahşetmiştir. Şüphesiz ki biz ne bu tecellinin mahiyetini, ne de bağlı bulunduğu hilkat kanununun içyüzünü bi­lebiliriz. O, bütünüyle «kün» yani «ol» emriyle gerçekleşmiştir.

ÂDEM’İN NESLİNİN SÜZÜLMÜŞ BAYAĞI BİR SUDAN YARATILMASI

«Sonra onun neslini bayağı bir su­yun süzülen (sperma haline gelen)inden meydana getirdi. »

Âdem’in yaratılması hakkında tecelli eden İlâhî kudret ve o kudrete bağ­lı hilkat kanunu, ikinci ve değişik bir tecelliyle Âdem’in neslinin meydana gelmesini sağlamıştır. «Kün emri», bu ikinci tecelliyle, biyolojik kanunları harekete geçirerek yine ezelde takdîr edilen ölçü ve anlamda kıyâmete ka­dar devam edecek insan neslinin vücut bulmasını sağlamıştır.

Ayette «bayağı bîr suyun süzüleninden» şeklinde bir anlatıma yer ve­rilmesi, belsuyunun içinde oluşan ve o suyun özünü taşıyan spermaya işâ­rettir. Bu, daha çok biyologlara ışık tutup ana fikir vermeye yönelik bir ifade tarzıdır.

HAZIRLANAN ŞEKLE İNSANÎ RUHUN ÜFLENMESİ

«Sonra da düzeltip biçimine soktu ve kendi ruhundan ona üfledi.. »

Hem ilk insan, hem de ondan üreyen nesli için daha önce ruhlar âle­minde yaratılan ve sayısı dondurulan İnsanî ruhlar, sırası geldikçe ana rahminde şekillenen ve hayvanî ruhla ceninlik vasfını alan insana üflenir. Şüphesiz bu anlatım şekli, bizim anlamamızı kolaylaştırmak içindir. Zira ruh için bir engel söz konusu olmadığı gibi, bedene yerleşmesi de İlâhî emirle gerçekleşmektedir. Kendi âleminden melek refakatinde iner ve o âleme ait bilgiler kendisinden geri alınır da öylece kendine ait bedene gi­rip yerleşir.

Hayvanî ruha gelince: O ilk önce belsuyunda oluşan spermada teza­hür eder. Nitekim mikroskopun icadıyla bu sır çözülmüş ve menideki bin­lerce, milyonlarca spermanın canlı olduğu görülmüştür.

ALLAH, KENDİ RUHUNDAN ÂDEM’E ÜFLEMİŞTİR

Burada ruhun Allahʹa nisbet edilmesi, «beytullah», «nakatüllah» gibi, teşrîf içindir; aynı zamanda ruhun Allah’ın bilgisine has bir varlık olduğu­na, insanlarca mahiyetinin bilinemiyeceğine işârettir. Nitekim Kurʹân’da, «Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbımın emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiştir» meâlindeki İsrâ Sûresi 85. âyetle bu incelik açıklanmakta, ruhun «İlâhî eminden olduğu, madde ötesinden geldiği, manevî bir anlam ve hüküm ifade ettiği belirtilmektedir.

Bunun için ilim adamlarının, varlık âlemini, biri «âlem-i emr», diğeri «âlem-i halk» diye iki kısma ayırdıklarını görüyoruz. Birincisi, fizik-kimya kanunlarının üstünde ve ötesinde İlâhî buyruğa bağlı ve ancak ona has bir tecelliyle var kılınan âlemdir. İkincisi, belli sebeplere ve bilinen kanun­lara bağlı olup İlâhî irade ve kudretle vücut bulan âlemdir. Dünyamızda doğup büyüyen, ölüp şekil değiştiren canlılar âlemi bu cümledendir.

KULAK-GÖZ VE GÖNÜL

«Ve (böylece) size işi­ten kulaklar, gören gözler, anlayan kalpler var kıldı. Buna rağmen ne de az şükrediyorsunuz. »

İnsanı tamamlayan, eşya ile ilgisini sağlayan ve onu diğer canlılar­dan ayıran üç önemli organa dikkatler çekiliyor. İşitmeyi sağlayan kulak, görmeyi sağlayan göz, işitilen ve görülen şeyleri anlayıp değerlendiren kalp, gönül ve beyin. Zira burada «fuad»ın çoğulu olan «efide»den maksat, kulağa, göze ve diğer bütün organlara kumanda eden, işitilen ve görülen şeyleri sesiyle, rengiyle, biçimiyle alıp arşivleyen ve birçok merkezleri bir­arada taşıyan beyin merkezleri ve ona bağlı olan kalp irfanı olması kuv­vetle muhtemeldir.

İnsana verilen birçok nîmetler dizisinde şüphesiz ki bu üç organın ve sağladıkları faydaların yeri çok büyüktür. Kör, sağır, kalpsiz ve şuursuz tabiatın ya da tesadüflerin bu kadar mükemmel, akıllara durgunluk vere­cek özellikte bir varlığı ve bu varlıkta bulunması mutlaka lüzumlu olan bu üç organı meydana getirdiği elbette düşünülemez. Zira ortada çok mükem­mel bir cihaz ve o cihazı yaratıp varlık alanına getiren çok mükemmel bir kudret ve sınırsız bir ilim söz konusudur.

Buna rağmen insanların çoğu bu üstün kudret ve sınırsız ilmi inkâr edip kâinatta şaşmayan mükemmel plân ve düzeni, plân ve düzenden bü­tünüyle habersiz tabiata ya da tesadüfe bağlayarak nankörlük ve isyân ederler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu mükemmel düzene değinildi. Doğruyu araş­tırıp bulması için insan aklına ışık tutuldu, malzeme verildi. Sonra da Al­lahʹın kudret elinden çıkan her şeyin en güzel şekilde yaratıldığına dikkat­ler çekilerek, eşyada Oʹnun damgasını görmemiz istenildi. Arkasından Âdem ve soyunun yaratılma konusu üzerinde durularak hareket noktası belirlendi.

Aşağıdaki âyetlerle, öldükten sonra dirilip kalkmayı inkâr edenlere dü­şündürücü anlamda cevap veriliyor ve kıyâmet gününde suçlu günahkâr müşriklerin durumu tasvîr edilerek uyarıda bulunuluyor.