MEÂLİ:
78- O ki size kulağı, gözleri, gönülleri yarattı; ne de az şükrediyorsunuz!.
79- O ki sizi yeryüzünde yaratıp yaydı ve ancak (dirilip) O’nun huzurunda biraraya getirileceksiniz.
80- O ki diriltir ve öldürür; gece ile gündüzün değişip durması, O’nun (koyduğu şaşmayan kanunlar) iledir. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
81- Bilâkis öncekilerin dedikleri gibi dediler:
82- «Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman diriltilip kaldırılacak mıyız?
83- And olsun ki, biz de, bundan önce babalarımız da bununla va’dolunmuş (tehdîd edilmiş)tik. Bu öncekilerin masallarından başkası değildir» dediler.
84- De ki: «Yerküre ve içinde olanlar kime aittir? Eğer biliyorsanız (haydi cevap verin). »
85- «Allahʹa aittir» diyecekler. De ki: «Artık iyice düşünmez misiniz? »
86- De ki: «Yedi göğün ve o büyük Arşʹın Rabbi kimdir? »
87- «Allahʹtır» diyecekler. De ki: «O halde (Oʹndan korkup inkâr ve sapıklıktan) sakınmaz mısınız? »
88- De ki: «Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? O, güven verip korur, kendisi korunmaya muhtaç değildir. »
89- «Allahʹın elindedir» diyecekler. De ki: «O halde nasıl nereden büyüleniyorsunuz?! »
90- Evet, biz onlara hakkı (doğruyu ve gerçeği) getirdik ve onlar cidden yalancıdırlar.
ALLAH’IN VARLIĞINA AKLÎ DELİLLER
«O ki size kulağı, gözleri, gönülleri yaratıp verdi; ne de az şükrediyorsunuz! »
Cenâb-ı Hak, mü’minle kâfirin belirgin özelliklerini açıklayıp her birine inanç ve amelinin karşılığını noksansız vereceğine; ölmeden dönüş yapanları affedeceğine değindikten ve böylece vicdana ve sağduyuya seslendikten sonra, kendi varlığına, birliğine ve kudretinin her şeyin üstünde hükümran bulunduğuna delâlet eden aklî delilleri sıralamaktadır.
Kulak, göz ve gönül: Üç büyük nîmet. Kulak ile göz kalbin ve beynin iki alıcı antenidir. Beynin çalışması, eşyayı idrâk etmesi ancak duyularla mümkündür. Beyin ile kalbi bir an için insandan çekip alın, geriye şuursuz et, kemik ve sinir yığını kalır. O iki alıcı anten olan kulak ile gözü çekip alın, beynin çalışma düzeni bozulur ve dış âlemle irtibatı kesilir, arzulanan sonucu veremez olur.
Günümüzde teknik alanda geliştirilip insanların hizmetine sunulan bilgisayarların en gelişmişi bile beynin karşısında çok basit kalır. Ama unutmamak gerekir ki, bir bilgisayar kendiliğinden ve tesadüflerin peşpeşe gelmesiyle hiçbir zaman vücut bulmaz. Onun çok üstünde kıyas kabul etmez bir mükemmellikte olan insan beyninin kendiliğinden veya tesadüflerin biraraya gelmesi neticesinde oluştuğunu söyleyebilir miyiz? Milyarlarca eşyanın rengini, şeklini, sesini ve diğer özelliklerini kendinde arşivleyip muhafaza etmesi neyi ifade ediyor veya bize neyi hatırlatıyor? O milyon ve milyarlarca eşyadan birini aklımıza getirmek istediğimizde beyin otomatikman harekete geçiyor salise denilecek kadar kısa bir zaman parçası içinde onu arşivden alıp gözlerimizin önüne koyuyor.
İşte kulak, göz ve gönül, diğer bir tabirle kalp ve beyin bütün özellikleriyle ve erişilmez hizmetleriyle insan aklına seslenerek: «Bizi yaratan o çok yüce kudret elbette ki birdir, öncesiz ve sonrasızdır; gücü her şeye yeter. Bizler sadece Oʹnun kudret damgasını taşımakta ve yine o kudretin tecellisiyle hizmet etmekteyiz. Ne de az şükrediyorsunuz! » şeklinde fısıldıyorlar.
Vücudun idare merkezi olan beyin ile ruh arasındaki ilgi, elektronik bir cihazla elektrik akımı arasındaki irtibata benzerlik arzeder. Bu da ruhun esrarengiz gücünü, beynin de mükemmel bir plâna göre düzenlendiğini gösterir.
Beynin diğer birkaç özelliğini de dikkate alırsak, bizi daha çok o yegâne yaratıcı olan Cenâb-ı Hakkʹa yaklaştırır. Şöyle ki:
a) Beyin bütün hareketlerimizi düzenler.
b) İşler ve davranışlar için ruhumuzdan aldığı direktifle emir verir.
c) Beyin 10-20 milyon kadar sinir hücresinden meydana gelmiş benzersiz bir cihazdır. O bakımdan bütün duyularımız sinirler yoluyla beyinde toplanır.
d) Beyin akıl, düşünce, belleme, istem, duyma, kavrama gibi çeşitli zihin faaliyetlerinin merkezidir.
Böylesine sistemli, düzenli, uyumlu proğramlanan bir cihazın elbette bir yapıp yakıştıranı, düzenleyip ortaya koyanı vardır. O da Kurʹânʹın beyânıyla, Cenâb-ı Hak’tır.
DİRİLTİP YERYÜZÜNE YAYAN O’DUR
«O ki sizi yeryüzünde yaratıp yaydı ve ancak (dirilip) O’nun huzurunda biraraya getirileceksiniz. »
İnsan yaratılmadan önce, onun yaşayabileceği bir dünya yaratılıp hazırlanmıştır. Öyle ki, önce dünya birçok jeolojik dönemler geçirmiş, yeraltı ve yerüstü kaynakları hazırlanmış, sonra bitkiler ve hayvanlar yaratılmıştır. Arkasından ilk insan Adem (A. S. ) yaratılarak hazır bir sofra anlamında olan yeryüzüne indirilmiştir.
İnsanın çoğalıp yeryüzüne yayılması ise, ayrı bir araştırma konusudur. Önceleri tek parça halinde olan kara parçasının bölünmesiyle kıtaların meydana geldiğini isbatlayan hayli bilimsel araştırmalar ve tesbitler vardır. Plânlayıcı ve düzenleyici olan Allah (c. c. ), insanlar biraz çoğalıp o tek kara parçası üzerinde hayatlarını sürdürmeye çalışırlarken, onu bölüp ayırdı, bugünkü kıtaları meydana getirdi. Böylece her kıta üzerine rastlayan insan topluluğu o kıta üzerinde yerleşip kaldı. Gerçi Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları komşu olduklarından birinden diğerine göç kolay olmuştur. Ama Amerika ve Avusturalya kıtalarına göç edildiği düşünülemez. Asya kıtası her ne kadar medeniyetin beşiği sayılırsa da, bu medeniyetin binlerce yıl önce Amerika ve Avusturalya’yı keşfedecek teknik imkânlara sâhip olmadığı kesindir.
İlgili âyetle araştırıcılara ipucu veriliyor: İnsanları yaratıp yeryüzüne yayanın ve böylece dünyadaki kara parçalarını boş ve muattal bırakmayanın Allah olduğu hatırlatılıyor. Sonra da kıtalar üzerine yayılan insanların ancak âhirette Allah’ın huzurunda toplanıp biraraya gelmelerinin mümkün olduğu ayrıca belirtiliyor.
GECE İLE GÜNDÜZÜN DEĞİŞMESİ DİRİLME İLE ÖLMENİN BİRBİRİNİ TAMAMLAMASI
«O ki diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün değişip durması, Oʹnun (koyduğu şaşmayan kanunlar) iledir. Artık aklınızı kullanmaz mısınız? »
İlgili âyetle, gece ile gündüzün değişmesi belirtilirken, akla ışık tutularak ana fikir veriliyor; değişmenin sebep ve hikmeti üzerinde araştırma yapmamız bize bırakılıyor. Zaten İlâhî metotlardan biri de, insan aklını iyice harekete geçirmek ve önemli konularda hareket noktasını belirlemek için temel bilgi vermektir. Çünkü Kur’ân ne bir fizik, ne de astronomi kitabıdır. O bütünüyle insan hayatının her bölüm ve safhasıyla içiçe olan ve her iki hayatı bütün hikmet ve amaçlarıyla tanıtan Allahʹın son mesajıdır. Verdiği ana fikirler, temel bilgiler, İlâhî olduğunun bir başka delil ve belgeleridir. Onları bu açıdan değerlendirdiğimiz nisbette gerçeğe yönelmiş oluruz.
Burada bir de çok ince, fakat kapalı bir benzetme söz konusudur: Gece ile gündüzün birbirini izleyip değişmesine, hayat ile ölümün birbirini izlemesi benzetiliyor. Böylece ölümden sonra mutlaka ikinci hayata kalkılacağına işâret ediliyor. Bu durumda aklımızı iyice kullanmamız gerekmektedir.
ÖLÜP, TOPRAĞA DÖNÜŞTÜKTEN SONRA DİRİLMEK
«Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman diriltilip kaldırılacak mıyız? » dediler. »
Cahiliye devri putperest müşrikler; hayatı, doğup büyüme, yeyip içme, evlenip çoğalma ve sonra da ölüp yok olma şeklinde anlıyorlardı. Çünkü bilgileri, kültürleri bu sınırın ötesine uzanamıyor, fasit bir daire içinde dönüp dolaşıyordu. Kur’ân-ı Kerîm hem onların, hem de her çağda yaşamakta olan inkârcıların akıllarını ve idrâklerini harekete geçirmeye yönelik belgeler ortaya koyuyor. Konuya bilimsel açıdan yaklaşmalarına imkân ve malzeme veriyor.
Günümüzdeki materyalistlere gelince, inkâr konusunda putperest müşriklerle ortak noktaları olmakla beraber, Allah’ı inkâr hususunda felsefî yollardan hareketle konuya bilimsel bir renk vermeleriyle, onlardan ayrılırlar. Materyalistlere göre, insan tesadüflerin oluşturduğu bir canlıdır. Madde temel esastır, aynı zamanda düşüncenin yaratıcısıdır. Onlar bu açıdan hareketle her türlü varlığın temel formlarının zaman ve mekân olduğunu kabul ederler. Onlara göre, zaman dışı bir varlık ne kadar saçma ise, mekân dışı bir varlık da o kadar saçmadır.
Böylece zaman ve mekân dışı kabul edilen Allah’ı inkâr ederler ve âhiret diye bir ikinci hayatın söz konusu olamıyacağını savunarak hayatta her şeyin zıddına dönüşeceğini delil olarak gösterirler.
Görüldüğü gibi, dünün inkârcı şaşkını bilgisizliğinin kurbanı; bugünün inkârcı materyalisti sosyalist felsefenin kurbanı olmuştur.
TAKRİRÎ SORULAR
«De ki: Yerküre ve içinde olanlar kime aittir? Eğer biliyorsanız (haydi cevap verin). »
Cenâb-ı Hak insan aklına malzeme ve ipucu olacak belgeleri ortaya koyduktan sonra, başka türlü bir cevabın hiçbir zaman aklî ve ilmî olamıyacağına dikkatleri çekmek için inkârcılara takriri mahiyette üç soru yöneltiyor:
1- Yerküre ve içinde olanlar kime aittir? Yani bunlar kimin eseridir; plân ve proğramı, düzen ve dengeyi sağlayan kimdir? Artık iyice düşünmez misiniz?
2- Yedi göğün ve o büyük Arş’ın Rabbi kimdir?
Sayılarını dahi kesin bilmediğimiz yedi gökte oluşan yıldızlar ve sistemleri belli bir düzenlemede tutan, aralarında çekim kuvvetini oluşturup mutlak denge sağlayan hangi kudrettir? Görüldüğü gibi her şey kâinat plânındaki yerini almış, proğramlandığı hizmete yönelmiştir. Bu durumda Allah’ı inkâr etmenin makul ve mantıkî bir yanı var mıdır?
3- Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? O (Allah) güven verip korur, kendisi korunmaya muhtaç değildir.
Belli bir statüye göre kâinat sevk ve idâre ediliyorsa, elbette onu sevk ve idâre eden bir kudret söz konusudur. Kurulup devam eden bir düzen varsa, mutlaka onu kuran ve devam ettiren Hakîm-i Mutlak vardır. O halde inkarcıyı ve maddeciyi büyüleyen felsefenin değer ölçüsü nedir? Hak bütün açıklık ve parlaklığıyla meydanda dururken; binlerce belge Oʹnun varlığına delâlet ederken; yokluğunu isbat etmek için delil ve belge aramanın anlamı ne? Çünkü yokluğuna delâlet eden hiçbir delil ve belge mevcut değildir.
Ne var ki, Mekkeli müşrikler, Allahʹı büsbütün inkâr etmiyor, ancak O’nun kemal sıfatlarını, kudretinin sınırsızlığını bilemedikleri için putlara sarılıyor, onları kendileriyle Allah arasında aracı kabul ediyorlardı. O bakımdan yukarıda takriri mahiyette geçen her üç soruya da şöyle cevap vereceklerini yine Cenâb-ı Hak bize açıklıyarak onların Allah hakkındaki bilgi ve anlayışlarının ölçü ve seviyesini yansıtıyor:
a) De ki: «Yerküre ve içinde olanlar kime aittir? » «Allahʹa aittir» diyecekler.
b) De ki: «Yedi göğün ve o büyük Arşʹın Rabbi kimdir? » «Allah’tır» diyecekler.
c) De ki: «Her şeyin mülkü ve saltanatı kimin elindedir? » «Allahʹın elindedir» diyecekler.
Günümüzün inkârcı maddecileri ise, daha katı ve değişik bir küfür içindedirler. Çünkü onlara göre, Allah diye bir varlık yoktur. Gökler de, yer de ve onlarda bulunan bütün şeyler de tesadüflerin oluşturduğu sistemlerdir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Allahʹın kudretinden kaynaklanan, sanatının izlerini taşıyan kulak, göz ve gönül üzerinde duruldu. Sonra da yeryüzüne yayılan insanların kıtalar üzerinde bulunmalarına dikkatler çekildi. Ayrıca Allahʹın varlığına delâlet eden bazı belgeler konu edildi.
Allahʹın ortağı, dengi ve benzeri bulunmadığı haber verilerek akla ışık tutuluyor. Birden fazla ilâh bulunsaydı, bugünkü düzenin ayakta durmasının mümkün olamıyacağı belirtilerek bu konu üzerinde iyice düşünmemiz ilhâm ediliyor. Sonra da Allah’ın her türlü beşerî ve noksan sıfatlardan pâk ve yüce olduğu ifade edilerek «Tevhîd İnancı»nın korunmasına işârette bulunuluyor.