Yunus Suresi 87-92. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخِيهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ زِينَةً وَاَمْوَالًا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ قَالَ قَدْ اُجِيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلَا تَتَّبِعَانِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَٓاءِيلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا الَّذِي اٰمَنَتْ بِهِ بَنُٓوا اِسْرَٓاءِيلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِمِينَ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةً وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

88.

Musa'ya ve kardeşine, "Kavminiz için Mısır'da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri müjdele" diye vahyettik.

Diyanet İşleri

88.

Musa, şöyle dedi: "Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun'a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler."

89.

Allah da, "Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin" dedi.

90.

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, "İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım" dedi.

91.

Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

92.

Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

87- Musa ile kardeşi Hârunʹa: «Mısırʹda kendi kavimlerinize evler ha­zırlayın, evlerinizi kıbleye yönelik yapın, namazınızı da kılın» diye vahyettik. Artık sen mü’minleri müjdele.

88- Musa, «Ey Rabbimiz, » dedi, «doğrusu sen Firʹavnʹa ve ileri ge­len cemaatine dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbim! bunu se­nin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz! onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elim azâbı görme­dikçe (belli ki) onlar inanmıyacaklardır. »

89- Allah, «ikinizin de duâsı kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakkʹı) bilmezlerin yoluna uymayın! » buyurdu.

90- İsrâiloğullarıʹnı denizden geçirdik; Firʹavn ve askerleri zulüm ve düşmanlık (izhar ederek) onları takibe koyuldular. Sonunda Firʹavn bo­ğulma derecesine gelince (şöyle) dedi: «İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allahʹtan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (Oʹna) teslimiyet gösterenler­denim! »

91- Şimdi mi imân ettin? Oysa önce isyân ettin ve fesatçılardan oldun, (değil mi? )

92- Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge ol­mak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü insanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.

EVLERİN KIBLEYE YÖNELİK BULUNMASI

«Evlerinizi kıbleye yönelik yapın, nama­zınızı da kılın.. »

Âyetin zâhiri delâletinden, namaz ibâdetinin her peygambere emredildiği ve Musa (A. S. ) ile ona inanan İsrâiloğullarıʹnın da namaz kıldıkları an­laşılıyor. O halde namazsız, zekâtsız bir hak din düşünmemiz mümkün de­ğildir. Çünkü namaz Allah ile kulları arasında en işlek yol, en sağlam köp­rü sayılır.

Ayrıca hemen her devirde namaz kılanların, kendilerine belirlenmiş bir cihete yönelerek bu ibâdeti yerine getirmelerini de ilgili âyetin anlatı­mından öğrenmiş oluyoruz.

Fir’avn, İsrâîloğullarıʹnı toplu halde katletmeyi plânlamış bulunuyordu. O halde İsrâiloğullarıʹnın mâbedlerde toplanıp cemaat halinde ibâdet et­meleri birtakım sakıncalı sonuçlar doğurabilirdi. Bir ön tedbir olarak her­kes evini bir bakıma mâbet haline getirecek ve kıbleyi belirleyerek, evler­de cemaat olup, ibâdetini yerine getirecekti. Çünkü gerek sıkıntılı, gerek neşeli; gerek bolluk, gerekse darlık günlerinde insanın mutlaka ibâdete ve cemaate ihtiyacı vardır. O her bakımdan mânevî bir silâh, İlâhî destek ve güvendir.

İsrâiloğullarıʹnın kıblesi, neresi olabilirdi? Kurʹân ilgili âyetlerde bunu açıklamamıştır. Ancak yeryüzüne Allahʹa ibâdet için ilk konulan mâbedin, kutsal Kâbe olduğunu biliyoruz. Kurʹânʹda Âl-i İmrân 96. âyetle bu husus çok net bir anlatımla belirtilmiştir. O halde Musa (A. S. )ın şeriatında kuv­vetli bir ihtimalle kıble, Kâbe idi. Nitekim Kur’ânʹın ilk müfessiri İbn Abbas (R. A. ), «Şüphesiz ki Kâbe Musa ile Hârunʹun kıblesi idi», demiştir. Tabiînʹden Mücahit de aynı görüştedir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/427, 428)

Diğer yandan, Musa şeriatında namaz ve benzeri ibâdetlerin herhal­de mâbetlerde yapılması emredilmiştir. Fir’avn’ın imha plânı sezilince, ev­lerde cemaat halinde ibâdet etmeğe ruhsat verilmiştir.

İsrâiloğullarıʹnın kıblesinin Beytüʹl-Makdis olduğunu söyleyenler ol­muşsa da buna bir dayanak tesbit edilememiştir. (Geniş bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 2/305)

NAMAZIN SAĞLADIĞI GÜVEN VE DAYANIŞMA

«Namazınızı da kılın, diye vahyettik. Artık sen müʹminleri müjdele. »

Mısır’da evler hazırlanmasıyla ilgili İlâhî emirden birkaç mâna anla­şılmaktadır:

a) İsrâiloğulları Mısır’da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılıyor, bir karın tokluğuna Fir’avn’a hizmet ediyor­lardı. O bakımdan Mısırʹın kendilerine vatan olamıyacağına, er-geç ora­dan başka bir ülkeye hicret etmelerinin gereğine inanıyorlar ve o bakım­dan düzenli bir hayata özenmiyorlar, bir bakıma yerleşim yerlerinde eğre­ti duruyorlardı. Allah’ın muradı ise, onların düşündüğü veya sandığı doğ­rultuda tecelli etmiyecek, Mısır’ı azgın kâfirlerden temizleyip onlara vatan kılacaktı. Onun için tam eyleşik durumuna geçmeleri ve kendilerine huzur verecek evler inşa etmeleri emredildi.

b) İkinci bir yorum ise, şöyledir: İbâdet için evler (mâbetler) hazır­lanması emredildi. Çünkü yakın gelecekte İsrâiloğulları’nın o mâbetlere büyük ihtiyaçları olacak; aynı zamanda Allahʹın onlardan yana yardımcı olduğunu isbatlayacak birer tarihî belge olarak o mâbetler kalacaktı.

c) Diğer bir yorum da şöyledir: Mısırʹda yapılan mâbetler, evlerinde ibâdet edenler için kıble olarak belirlenmiş ve böylece kalbler mâbede bağlanarak bütünleştirilmiştir.

Böylece gerek mâbet, gerekse kıble ve namaz mü’minler için güven, huzur ve ümit kaynağı olmuştur.

d) Fir’avn, İsrâiloğullarıʹna karşı çok katı ve zalimane bir tutum içine girmişti. Gittikçe çoğalan bir kavimden endişe duymaya ve gelecek gün­lerin neler doğuracağından kuşkulanmaya başlamıştı. O bakımdan İsrâil­oğulları’nın nüfus artışını durdurmaya karar vermişti. Doğacak her erkek çocuğu imha edecek, kız çocuklarına dokunmayacaktı. Nitekim bu kara­rını uygulama safhasına korken, Musa Peygamber de yeni doğan çocuk­lar arasında bulunuyordu. Yıllar birbirini kovalarken Musa Peygamber bü­yüdü ve İlâhî emirle İsrâiloğullarıʹnın başına geçti. Olaylar gün geçtikçe gelişme kaydederek Firʹavn ve yandaşlarını iyice ürkütmeye başladılar. O kadar ki İsrâiloğullarıʹnın toplu halde mâbetlerde toplanmasına tahammül edemiyerek, ibâdet yerlerini yıktırdılar. Şüphesiz ki Firʹavnʹın bu davranışı belki de zulüm ve azgınlığın, hırçınlık ve kabalığın en çirkini ve en küstahçası idi. Zira hak dine bağlı olanların mânevî çatısını ve gönül birliğini top­lu halde ibâdet, özellikle de namaz sağlıyordu. İsrâiloğulları bu feyizden mahrum edilince, birlik ruhu zayıflamaya başladı, derken Cenâb-ı Hak on­lara yeniden bir imân ve ibadet aksiyonu vermek istedi; evlerini kıbleye (Kâbe’ye veya Kudüsʹe) yönelik yapmalarını ve bundan böyle kendi evle­rinde namaz kılmalarını, ibâdetlerini yerine getirmelerini emretti. Zira İs­râîloğulları o güne kadar normal ibâdetlerini sadece mâbetlerde yerine getirirlerdi. Onlara bu konuda bir genişlik ve kolaylık gösterildi.

Bu da Hakk’ın üstün geleceğine, bâtılın yok edileceğine ve mü’minlerin kurtulacağına bir işâretti. Nitekim 87. âyetin sonunda bu işârete delâ­let eden şu emrin Musa’ya verildiği açıklanıyor: «Artık sen müʹminleri müj­dele!. » Aynı zamanda bu emirle, Mekke’de çok zor günler geçirmekte olan Ashab-ı Kirâm’a da müjde verilerek kurtuluşun ve aydınlık günlerin yakın olduğuna işâret ediliyordu.

İsrâiloğullarıʹna emredilen namazın şekil ve keyfiyeti hakkında kaydadeğer bir rivâyet elimizde yoktur. Bilinen tek şey, her peygambere namaz ibâdetinin emredilmesidir.

MUSA PEYGAMBERİN ŞİRRETLİĞE KARŞI TEPKİSİ

«Musa, Ey Rabbimiz, dedi. Doğrusu sen Firʹavnʹa ve ileri gelen cemaati­ne dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbim! bunu senin yolun­dan (halkı) saptırsınlar diye mi verdin? »

Firʹavn, İsrâiloğulları’na hiçbir hak ve vecîbe tanımayınca, ibâdetleri­ne bile müdahale edip mâbetlerini yıkacak kadar ileri gidince, doğuştan sert mizaçlı olan Musa Peygamberin ruhundan fışkıran tepki, ona ilgili âyette meâlini verdiğimiz sözleri söyletmişti. Aslında bu sözler gerçeği ifâde ediyordu. Çünkü inkârcı nankörlerin tek dayanağı, mal ve makamdır; öylesinin malı çoğaldıkça azgınlığı ve inkârı da artar.

Musa Peygamber (A. S. ), ilâhî sünneti çok iyi bilen bir peygamberdi. Olayların seyri, Fir’avn’ın imân etmiyeceğini gösteriyordu. Çünkü en az bir yumuşama şöyle dursun, her geçen gün o, zulüm ve tuğyanını artırıyor; Hakk’ın nurunu söndürmek için plânlar hazırlıyordu. O bakımdan Musa Peygamber, İlâhî hükmün inmesinin yakın olduğunu seziyor ve insanlara bunca zulmeden Fir’avn aleyhine şöyle duâ ediyordu: «Ey Rabbimiz! on­ların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elîm azabı görmedikçe (belli ki) onlar inanmayacaklardır. »

DOĞRULUKTA VE DOĞRU YOLDA DEVAM ETMEK

«Allah, ikini­zin de duâsı kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakkʹı) bilmezlerin yoluna uymayın! buyurdu. »

İlgili âyetle önemli bir noktaya parmak basılıyor; Duâlar kabul olundu, hislerinizden sıyrılın, doğrulukta ve doğru yolda akıl ve imân rehberliğinde devam edin, deniliyor.

Böylece en azılı düşmana karşı bile olsa hissin tesiri altında söz söy­lemenin ve davranmanın fazla bir yarar sağlamıyacağına işâret ediliyor. İmanla birleşip İlâhî vahiyle desteklenen aklın rehberliğine ayrıca gizli bir atıf söz konusu oluyor.

«Sakın (o kendini ve Hakk’ı) bilmezlerin yoluna uymayın! » cümlesi, bu gerçeği açıklıyor. Zira gerek Fir’avn, gerekse devlet erkânı tamamen duy­gusal davranıyorlardı; aklın ve sağlam mantığın yolunu seçmiyorlardı. O yüzden çok zulümde bulundular, haksızlığı kendilerine sanat edindiler. Ce­nâb-ı Hak, mü’minlerin böyle duygusal davranıp vahyin ışığından uzaklaş­malarının, imân cevherine ve insan olma mertebesine ters düşeceğini bil­dirdi. İnkârla birleşen hissin felâkete, imân ve doğrulukla birleşen aklın saadete götüreceği bir defa daha kalb ve kafalara işlendi.

DENİZİN Yol VERMESİ

«İsrâiloğullarıʹnı denizden geçirdik. »

Kur’ân burada «denizden geçirdik» cümlesiyle tarihî bir olayı açıklar­ken bunun Nil veya başka bir ırmak olma ihtimalini kaldırıyor. Zira b a h r ismi, büyük çapta tuzlu suyu ifade eder. Kamus müellifi, el-Besair’de, bahr: geniş bir yerde çokça toplanan su manasına konulmuş bir isimdir, demiş­tir. Genellikle çok miktarda tuzlu su hakkında daha çok yaygın bir isim olduğunda ise şüphe yoktur. Nitekim Kurʹân-ı Kerîm: 25/53. âyette bahr, hem tuzlu acı, hem de tatlı içimi kolay su hakkında kullanılmışsa da, bu­rada tağlîb kaidesi söz konusudur, gâlib olan acı tuzlu su olduğuna göre, iki su birarada anılınca her ikisine birden bahr denilmiştir, tıpkı güneşle ay birarada anıldığında, «Kamereyn» denildiği gibi.. Göle de -çokça su top­landığı için- bahr denildiği vâkidir. O bakımdan biz bu ismi «deniz» olarak dilimize çevirdik ve İsrâiloğulları’nın geçirildiği tuzlu acı çokça suyun Kı­zıldeniz olduğunu belirttik. Aynı zamanda Mısır’la Kudüs arasında Kızıl­deniz bulunuyor.

Böylece Allahʹın vaʹdi yerine geldi, mucize tecelli etti; Hakkʹın kudret ve inayeti sabreden, namaz kılıp Allah’a güvenen milletten yana yöneldi: Kızıldeniz açılıp Allahʹın kullarına yol verdi. Arkalarından kendilerini takibe koyulan, aynı zamanda zulüm ve düşmanlık için kin ve ihtirasıyla gelen Fir’avn ve askerleri açılan bu geçitte boğularak silindiler. Kaza gelince gözler kör olur, derler ya, Fir’avn ve yandaşları da Kızıldeniz’in İlâhî bir mucize olarak mü’minlere açılıp yol verdiğini düşünemediler ve kendileri için böyle bir mucizenin hiçbir zaman söz konusu olamıyacağını hesaba katamadılar ve sanki deniz onlara yol vermek için kendiliğinden açılmış duygusuyla hep birlikte geçmeye kalkıştılar, derken bir anda sular kale misali üzerlerine yıkılıp Kızıldeniz hepsine mezar oluverdi.

Fir’avn tam boğulacağı sırada gerçeği anladı, ama neden sonra, olan olmuş, bütün fırsatlar elden çıkmış bulunuyordu. Ölüm anındaki imânın ona bir fayda sağlamıyacağı kesindi. Zira ümitsizlik anındaki imânın bir değeri yoktur.

Fir’avn’ın cesedi, kendisinden sonrakilere de bir ibret, tarihî bir belge olmak üzere kıyıya tümsekçe bir yere atılıverdi.

NEDEN FİRʹAVNʹIN İMANI KABUL EDİLMEDİ?

Gerçi biz yukarıda bunu kısmen olsun açıkladık, ama konunun öne­mini düşünerek ilim adamlarının Kur’ân ve hadîslerin ışığında tesbit et­tikleri dört maddeyi nakletmeyi faydalı bulduk:

1- Fir’avn ancak ölümle sonuçlanacak İlâhî azap ile burunburuna geldiğinde inanmıştır. Oysa ümitlerin böyle kesilip son bulduğu bir za­man parçası içinde imân makbul değildir.

2- Firʹavn içine düştüğü felâketten kurtulmak için bu yola başvur­muştur. Amacı Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar, kudretinin ve azametinin mutlak üstünlüğünü teslîm değil, zevahiri kurtarmaktı.

3- Ayrıca onun bu ikrarı tam bir taklît havası içindeydi. Nitekim 90. âyette onun şöyle dediği açıklanmaktadır: «Sonunda Fir’avn boğulma de­recesine gelince (şöyle) dedi: İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allah’tan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (O’na) teslimiyet gösterenlerdenim. »

4 Firʹavn Allah a inandığını söylerken Musa Peygamberin peygam­berliğini tasdîka yanaşmamış, İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allah demiş, Mu­sa Peygamber’in Rabbına dememiştir.

II. RAMSESʹİN MUMYASI

Musa Peygamberi tasdîk etmiyen ve İsrâiloğulları’na zulmedip onla­ra ikinci sınıf vatandaş muamelesini reva gören ve kendini Mısırlıların tanrısı olarak ilân eden Fir’avnʹın asıl adı nedir? Çünkü Firʹavn, eski Mısır hükümdarlarına verilen addır. Hemen hemen Milâdî yılların başına kadar gelen firavunluk devrinde Mısırʹda 32 fir’avn hanedanı hüküm sürmüştür.

Ramseslere gelince, bu, 12 Mısır firavununun adıdır. En önemlileri 19. sülâleden Ramses I, Ramses II ile 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses lllʹtür. Ramses I, 19. sülâlenin kurucusudur, 2 yıl hüküm sürmüştür. Bu sülâlenin en tanınmış firavunlarından biri de Sezostris diye de anılan Ram­ses ll’dir. M. Ö. 1295-1225 yılları arasında hüküm sürmüştür. T e b mâbedi ile L u k s o r sarayının avlusunu yaptıran odur. Zamanında başka eser­ler de yaptırmıştır. 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses III ise M. Ö. 1199- 1167 yılları arasında 32 yıl hüküm sürmüştür. Büyük Amon tapınağını yap­tıran odur.

Musa Peygamberi Mısırʹda tedirgin edip ülkeyi terketmesine kadar zulüm ve tuğyanını sürdüren, İsrâiloğullarıʹnın erkek çocuklarını öldürt­mek suretiyle soy kırımını emreden Firʹavnʹnın kaçıncı Ramses olduğu hak­kında bazı farklı görüş ve tesbitler vardır. Ancak Musa Peygamberin M. Ö. XIII. asırda yaşadığına bakılırsa, bunun II. Ramses olduğu ağırlık kazanır. İlgili 92. âyette «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir bel­ge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. » buyurulmaktadır ki, bundan Kızıldeniz’de boğulan Fir’avnʹın cesedinin ta­rihî bir belge ve sonrakilere bir ibret-i müessire olmak üzere tümsekçe bir yere atıldığı anlaşılmaktadır. Mısır müzesinde hâlen korunan mumyalan­dırılmış cesetler arasında II. Ramses’in mumyası da bulunuyor.

Son birkaç yıl önce İngiliz arkeologlarının Kızıldeniz sahilinde yap­tıkları kazılar neticesi, kendiliğinden mumyalanmış bir insan cesedi ortaya çıkarmaları bazı ihtimallerin doğmasına neden olmuşsa da, onun sözü edilen Fir’avnʹa ait olduğunu isbat eden hiçbir belge elde edilememiştir. O bakımdan II. Ramses’in mumyası, her türlü ihtimale kapı açmayacak ka­dar kesinlik arzetmektedir.

Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bilir.

Bu konuda ayrıca, Britanya müzesinde korunan Eski Mısırʹa ait papirüslerde Fir’avn ile Hz. Musa hakkında yazılı tarihî belgeyi A’raf sûresi 103- 126. âyetlerin tefsîrinde açıklamış bulunuyoruz, oraya bakılması tavsiye olunur.

MUSA PEYGAMBER İLE FİR’AVN OLAYINDA YER ALAN İLÂHÎ MESAJLAR

1- Namaz müʹminlerin en kudretli irfan kaynağı ve ruhlarının değiş­miyen gıdasıdır

2- Her peygambere namaz emredilmiştir. Çünkü namazsız, duâsız hak din indirilmemiştir.

3- Maddeci inkârcıların iki dayanak ve kaynakları vardır: Madde ve makam.

Nitekim Firʹavnlar devrinden kalma kabirlerde çeşitli zînet eşyasına ve kıymetli madenlere rastlanmaktadır.

4- İnkârcı zâlimlerin Hakk’a karşı tutumları bütünüyle hissidir; ak­lın ve sağlam mantığın rehberliği yoktur. O halde mü’minlerin kişisel his­lerinden sıyrılıp imânla birleşen akıllarını rehber edinmeleri gerekir.

5- Allah’a güvenip dayanan, zulüm ve düşmanlığa karşı göğüs ge­rip sabredenlerin başarıya erişmeleri, İlâhî inâyete mazhar olmaları söz konusudur.

6- İmân temeli üzerinde yükselen hak ve adâletin zaferi, küfrün ve şirkin bütün engellerini aşacak kudrettedir. Bu zafer mutlak anlamda in­sanlığa mutluluk, huzur ve istikrar getirir.

7- Küfür temeli üzerinde yükselen ahlâksızlığın, şımarıklık ve azgın­lığın sonu felâkettir. Bu, belirlenen kerteye geldiğinde İlâhî hüküm hiçbir engel tanımadan iner.

8- Her türlü ümitlerin kesildiği, Allah’tan başka yardımcı bulunma­dığı bir sırada, daha önce imân etmemişse, kişinin dönüş yapıp imân et­mesinin hiçbir değeri yoktur.

9- Uluʹl-azm’den olan Musa Peygamber gibi büyük bir nebînin kar­şısına çıkıp zulüm ve işkencenin her türlüsünü mü’minlere reva gören, bu da yetmiyormuş gibi, bir de kendini ilâh ilân eden Firʹavn’ın cesedinin kay­bolmaktan kurtarılması, Allah’ın yüce kudretinin ibret dolu tecellilerinden biridir.

Şüphesiz ki bu olay ve Kur’ân’ın verdiği en sağlam bilgi, Kurʹân’ın Al­lah tarafından indirildiğinin bir başka delil ve belgesi sayılır.

10- İlâhî âyetlerden gafil olanlar için II. Ramses (Fir’avn)ın mumyalı bedeni uyarıcı bir belgedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle hakla bâtılın tarihî mücadelelerinden önem­li bir bölümün ibret dolu neticesi verildi. Hakk’a karşı gelip doğru yolu seç­meyen azgın inkârcıların hazîn akibeti hakkında bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetle, haktan yana olan İsrâiloğulları’nın İlâhî inâyete maz­har kılınıp Firʹavn’ın zulmünden kurtulduktan sonra huzur ve güven dolu günler yaşadıkları hatırlatılıyor; özellikle Dâvud ve Süleyman Peygamber döneminde altın devri yaşadıklarına işâret ediliyor ve son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) gönderilmesiyle Yahudilerde yine bir başkalaşma­nın meydana geldiğine dikkat çekiliyor; kendilerinden olmayan bir pey­gambere karşı olumsuz yönde tavır değiştirmelerinin nedeni üzerinde du­ruluyor. Yahudîlerin İslâm’a ve Kur’ân’a karşı muhalefetlerinin sürüp gi­deceği bildirilerek meselenin Âhiret’te çözüleceği haber veriliyor.