M E A L İ :
87- And olsun ki, Mûsâʹya o kitabı verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsâ’ya da beyyineler (açık belgeler ve mu’cizeler) verdik ve O’nu Ruhu’l-Kuds (Melek Cebrâil) İle destekledik. (Bütün bu peygamberler aynı esas ve çoğu aynı şeriât üzerine birbirini takip edip İsrâîloğulları’na gönderildiği halde) Size (Ey Yahudîler! ) Ne kadar peygamber, nefslerinizin hoşlanmayacağı bir buyrukla geldiyse, büyüklük tasladınız. Öyle kİ, bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz (ve öldürmeye devam etmek istiyorsunuz! )
İNİŞ SEBEBİ
Cenâb-ı Hakk, Yahudîlerin gelen her peygamber hakkındaki tutumlarında bir değişiklik olmadığını ve olmıyacağını beyânla Müslümanları uyanık bulundurmak; Medîne içinde ve dışında yaşayan Yahudîlerin son gelen peygamberi de öldürmek niyetinde bulunduklarını hatırlatmak için bu âyeti indirmiştir.
İLGİLİ HADÎSLER:
«Hazret-i Âişe Vâlidemiz (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Cenâb-ı Resûlüllâh (A. S. ) İslâm şâiri Hasan bin Sâbit için Mescidʹe bir minber koymuştu. Hazret-i Hasan (şiirdeki kabiliyetiyle Resûlüllah’ı (A. S. ), (hicveden müşriklere karşı korur), onların bir takım herzelerini Resûlüllah’tan defʹederdi. Bunun için Allahʹın Resûlü (A. S. ), Hasan hakkında duâ eder ve; «Allahʹım Hasanʹı Rûhuʹl-Kuds ile destekle; nasıl ki o, Senin peygamberine (dil uzatanları şiirleriyle) defediyor. » (Buharî - Tirmizî: Hadîstin sahîhün - Hz. Âişe (R. A.)den).
«Hakikat, Rûhuʹl-Kuds gönlüme nefes etti ki, hiçbir can rızkını ve ecelini tamamlamadan elbette ölmez. O halde Allahʹtan korkun da (rızk ve dünyalığı) talepte güzel davranın (helâlından arzulayın». (İbn Hibbân. İbn Mes’ûd (R. A.)den).
«Hayber yemeği (zehirli et) devamlı bana düşmanlık etti. İşte şimdi yüreğime bağlı olan (can) damarının kopma zamanıdır. » (Buharî ve diğer hadîs kitapları).
İLMÎ YÖNÜ
İrsî huyların ve sonradan kazanılan nefsânî kusurların ahlâk kaidelerine, terbiye sistemlerine ve dînî buyruklara karşı zaman zaman sert tepkileri olur. Ancak bu üç faktörle huy ve alışkanlıkları değiştirmek mümkün müdür, değil midir? Bu hususta Kur’ân’ın hükmü nedir? Çünkü huy, diğer bir tâbirle nefs, alışkanlık peydâ ettiği ve zevk duyduğu şeylerden çarçabuk ayrılmak istemez. Aksi bir telkin veya emirle karşılaşınca baş kaldırıp isyân eder.
İster irsî olsun, ister sonradan kazanılmış olsun, iyi veya kötü huyları değiştirmek konusu üzerinde çeşitli ve hattâ birbirine zıt fikir ve görüşler vardır. Bir kısım sosyologlara ve psikologlara göre, terbiye ve ahlâkın rûh ve karakter üzerinde gerçek bir te’siri yoktur. Diğer bir kısımlarına göre ise, irsî huylar üzerinde te’siri yoksa da sonradan kazanılan huylar ve alışkanlıklar üzerinde te’siri vardır.
İslâm bilginlerine göre, dîn ve terbiyenin her iki huy üzerinde de te’siri vardır. Asıl maya değiştirilmese bile, üzerinde bir tabaka hâinde perdelenen pası gidermek ve onunla ilgili alışkanlıkları değiştirmek mümkündür. Buna işâretle Resûlüllâh (A. S. ): «İnsanlar madenler gibidir; câhiliye devrinde iyi ve seçkin olanlar, İslâmʹa girdiklerinde de iyi ve seçkindirler. » buyurmuştur. (Sahîh-i Buharî).
Bu şerefli hadîsin ışığı altında konuyu inceliyelim: Batılı terbiyeciye göre, «İyisi ve kötüsü ile birlikte, bütün huylarımız fıtrî değil, mükteseptir. İnsan her türlü fikir, his ve huydan mücerret ve fakat her çeşit huy edinmeye müsait olarak doğar. Fikir ve duygularımız gibi, huylarımızı da hep çevremizden ve görüp öğrendiklerimizden alırız. Ancak irsî bir takım huyların da bulunacağını unutmamak lâzımdır. İnsan muayyen bir muhit, iklim ve hayat şartları içinde doğar ve yaşar, bu şartlar uyarınca aldığı dinî ve ahlâkî terbiyeye göre de rûhî karakterini kazanır. Fakat bu karakter bir defaya mahsus olarak teşekkül etmiş ve zaman, mekân içinde hiç değişmeksizin kaya gibi duran bir şey değildir. Bilâkis değişmesi ve değiştirilmesi mümkündür. Çünkü, insan, normal olmak şartıyla, serbest bir irâdeye sâhip ve bu kudretle sevk ve idâreye muktedirdir. Esasen, terbiye ve ahlâk gibi disiplinlerin en eski devirlerden beri mevcut olması da bunların huylar üzerinde müessir olduğuna inanıldığının ve kötü huyların iyi bir terbiye ile değiştirilmesinin kabil olduğunun bir delilidir. Eğer terbiye ve ahlâkın huylar üzerinde hiçbir te’siri olmasaydı, binlerce seneden beri insanoğlu bu disiplinlere sarılıp inanmazdı. Terbiye ve ahlâkın öteden beri mevcut olmasına rağmen insanlardan bir kısmının hâlâ kötü huylu olması, bu disiplinlerin huylar üzerinde hakkıyla müessir olmadığını değil, müessir olacak şekil ve şartlar altında hakkıyla tatbik edilmediğini ve huyların rûhî mekanizmasının henüz lâyıkıyla bilinmediğini gösterir. » Nitekim J. J. Rousseau İçtimaî Mukavele ve bilhassa Emil adlı eserinde bu görüşü şiddetle müdafaa etmiştir.
Netice olarak, yukarıdaki âyetler ve birçok hadîsler dinî ve ahlâkî terbiyenin rûh ve karakter üzerinde ve bilhassa nefsânî alışkanlıklara karşı büyük te’siri olduğunu gösteriyor. İsrâîloğulları’nın asırlara dayanan huy ve alışkanlıklarını değiştirmek cidden çok zordu. Onlar nefislerinin hoşlanmıyacağı her terbiye ve dinî ahlâka karşı geldiler. Bu yüzden birçok peygamberleri yalanlayıp, bir nicesini öldürdüler. Cenâb-ı Hakk rûh ve karakter üzerinde müessir olmayacak bir metodu elbetteki tatbik etmez ve ettirmez. Peygamberler vasıtasıyla -dünya kuruldu kurulalı- bu metodu uyguladığına göre, şartlar ve ortam diğer bir tâbirle tatbik sahası müsait olmadığı yerler müstesnâ, feyizli olduğunda hiç şüphe yoktur. Yalnız ne var ki, sistemli bir terbiyenin ve dinî ahlâkın huylar ye alışkanlıklar üzerinde sonsuz ve yüzde yüz kesin bir rolü vardır diyemeyiz.
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ:
Kötü huy ve alışkanlıklar dînî ahlâk ve terbiye ile giderilmez de kendi haline bırakılacak olursa, irsî huylar gibi rûhun derinliğine yerleşir ve hoşlanmadığı her telkine karşı isyân eder. Böyle bir rûha sâhip olan kişiler, ekseri nefislerinin hoşlanmadığı buyruk ve tavsiyelerle karşılaştıkları zaman büyüklük taslıyarak yalanlamaya kalkışırlar. Nitekim Yahudîlerin gönderilen peygamberlere karşı tutumu böyle olmuştur. Onlardan pek azı gerçeği görebilmiş ve peygamberlere uymuştur.
İslâm ahlâk sistemi bu müzmin hastalığın tedavisi ve kötü huyların değiştirilmesi mevzuunda üç ahlâkî prensip koymuştur:
1- Şehvânî arzuları irâde kontrolüne ve nefs mücâdele metoduna tabi tutmak sûretiyle frenleyip yönlendirmek. Bu alanda irâde bütün gücünü dînden almalıdır. Çünkü dînî terbiye ve ahlâk hasbî ve ulvîdir. Bu terbiye insanı yükseltir, iyiliği ve adâleti, hiçbir menfaat düşünmeden sevdirir. Rûhî otomatizmden olsun, çevre ve âileden olsun, kötü huy ve alışkanlıkları irâde kontrolü dışında bıraktığımız gün, sonu elîm ve mutsuzluk olur.
2- İbâdet yükünü yüklenmek sûretiyle, nefs ve irsî kusurlara boyun eğdirmemek ve buna devamla irâdeyi zaafa uğratmamak.
3- Bu iki yolda yürürken Allah korkusunu ve sevgisini -birbirinden ayrılmayan çiftler gibi-- kalbin en sıcak köşesine yerleştirerek irâde ve ibâdetin kaynağı haline getirmek.
TASAVVUFÎ YÖNÜ (Nefs-i emmâre)
Bütün fitnelerin aslı, rüsvaylık ve aşağılığın menşei, günah ve isyanın hareket noktası «nefs-i emmâre»dir. Allahʹa karşı vuku bulan ilk isyân, İblîs’ten olmuştur. Bunun da tek sebebi, nefsten gelen kibir ve haseddir. Bu yüzden İblis -bir rivâyete göre- 80 bin yıllık ibâdet ve taatinin semeresinin tümünü çürüterek ebediyyen ilâhî rahmetten kovulmuştur.
Âdem ve Havvâ’nın günahı ise, nefsin şehvet kapısından zuhur etmesidir. Böylece tarih boyunca işlenen her cinayetin ve kazanılan her günahın, nefsin tuğyanından meydana geldiği söylenebilir. Çünkü nefs, kötülüğü çokça emreden bir iç kuvvettir. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ): «Senin en büyük düşmanın, iki yanın (bedenin, göğsün) içinde (gizli duran) nefsindir» buyurmuştur.
Nefs-i emmâreleri çok kabarık olan İsrâîloğulları ilâhî buyruklara, peygamberlerin rehberliğine karşı kibirlenip isyân etmişlerdir. Bu yüzden ilâhî gazaba uğramışlardır.
TAHLİLLER
İSÂ, Süryanicedeki «İşû» isminin Arapçalaştırılmış şeklidir. «Cizvit» kelimesi, İsâ isminin batıda kullanılan «Jezu» kelimesinin nisbetli şeklidir ki aslı «Jezvit»dir.
MERYEM, kök mânâ olarak «hizmetçi» anlamına gelir.
RÛHU’L-KUDS’den murat, İbn Abbas ile İbn Mesʹûd, Suddî, Rabî’ ve Katede’ye göre «Cibrîl»dir. Buharî ve Ebû Dâvud’un yaptıkları rivayetler de bu mânâyı te’yid etmektedir. Nitekim «Şüphesiz Ruhüʹl-Kuds, kalbime şu sözü nefh etti…» hadisinde geçen «Rûhu’l-Kuds» ile de Cibrîl kasdedilmiştir. Hazret-i İsâ (A. S. ) hakkındaki (ve eyyednâhu birûhil gudus) âyetinde geçen Rûhu’l-Kuds’den murat, «İsm-i A’zam» olduğu yine İbn Abbas (R. A. )dan rivâyet edilmiştir. Hazret-i İsâ (A. S. ) bu isimle ölüleri diriltirmiş...
Kurtubîʹnin Mücâhid ve Hasan el-Basrî’den yaptığı rivâyete göre, Kuds, Allah; Rûy da Cibrîl demektir.
Suddîʹden yapılan bir rivâyete göre, «Kuds» bereket, demektir. Temiz ve pâk mânâsına geldiğini söyliyenler de var. İbn Cerîr Taberîʹye göreyukarıda geçen âyette anılan «Rûhuʹl-Kuds» ile alâkalı en uygun teʹvil «Cibril» ile tefsîr edilenidir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yahudîlere verilen bunca nimetlere, ardarda gönderilen birçok peygamberlere rağmen çoğu hased ve irsî huylarının teʹsiri altında kalıp, İlâhî rahmetin nûrundan uzaklaştılar. O kadar ki, asırlardan beri bekledikleri ve zaman zaman evsafını bahsedip özlemini çektikleri âhir zaman Peygamberi gelince bilgi ve sözlerinin tam aksine bir yol tutup şöyle dediler: «KALBLERİMİZ KILIFLIDIR. )