Mü'min Suresi 79-85. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَللّٰهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ وَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَمَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ فَلَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا قَالُوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا سُنَّتَ اللّٰهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ

84.

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Diyanet İşleri

80.

Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.

81.

Allah, size ayetlerini gösteriyor. Allah'ın hangi ayetlerini inkar edersiniz?

82.

Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.

83.

Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.

84.

Azabımızı gördükleri zaman, "Yalnız Allah'a inandık; O'na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkar ettik" dediler.

85.

Fakat azabımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkarcılar hüsrana uğradılar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

79- O Allah ki, bir kısmına binesiniz, bir kısmının etinden yiyesiniz diye davarları sizin için yarattı.

80- Sizin için onlarda daha birçok yararlar vardır ve içinizde düşünüp arzuladığınız (yere) onların üzerine (binip) ulaşırsınız. Bunlar üzerinde ve ge­miler üzerinde taşınırsınız.

81- Allah size âyetlerini (kudretinin yüceliğine delâlet eden belgele­rini) gösteriyor. Artık Allahʹın hangi âyetlerini inkâr edebilirsiniz?

82- Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Onlar, bunlardan daha çok kuvvetli ve yeryü­zündeki eserleri bakımından daha çetin ve becerikli idiler. Ama kazanıp elde ettikleri şeyler kendilerine yarar sağlamadı, kurtarıcı olmadı.

83- Peygamberleri onlara açık belgeler ve mu’cizelerle gelince, onlar kendilerindeki bilgiden dolayı şımardılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi.

84- Onlar, bizim hışım ve hiddetimizi görünce, «Biz, bir olan Allahʹa inandık ve Oʹna koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik! » dediler.

85- Ne var ki, hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imânları ken­dilerine bir fayda vermedi. (Bu), Allahʹın kulları arasında süregelen sünne­tidir ve işte kâfirler burada hüsrâna uğradılar.

BİNEK HAYVANLARININ GÜZEL NÎMETLERDEN BİRİ OLMASI

«O Allah ki, bir kısmına binesiniz, bir kısmınım etinden yiyesiniz diye davarları sizin için ya­rattı.. »

At, katır, deve ve eşek, insanların hizmetine verilen güzel nîmetlerden biridir. Bunlar ilk yaratıldıkları günde evcilleştirilmeye yatkın ve hizmete el­verişli özelliklerle donatılmışlardır.

Deve ilk yaratıldığı an ne ise, şimdi de odur, türden türe geçiş hiçbir canlı hakkında söz konusu değildir. Zira genetik kodda kayıtlandığı gibi de­ve ancak deve doğurur, at da ancak at doğurur. Genetik düzenleme onla­rın bu özelliklerini hep korumuş ve korumaktadır.

Sonra da Kur’ân birkaç yerde attan söz ederek bu hayvanın her çağ­da ayrı bir yarar ve başka bir huzur ve neşe yansıtacağına işârette bulunur da bunların nesillerinin devamına dikkat etmemizi ilhâm eder. Devenin de nasıl yaratıldığına dikkatlerimizi çekerek, bu çöl bineğinin birtakım özellik­lerle insanların hizmetine verildiğini hatırlatır. Ciğerine bitişik su torbası ta­şıması, hörgücünde yağ depolaması, uzun ve eğri boynuyla kaldıraç göre­vini sürdürmesi onun özelliklerinden bir kısmıdır. Bütün bu düzenleme ve dengelemeler Allah’ın Varlığına delâlet eden birer belge olarak gözlerimi­zin önünde bulunuyor.

Eti yenen davarlara gelince:

Deve, sığır, koyun ve keçi bu amaçla yaratılmıştır. Bunların hem etin­den, hem sütünden, hem deri ve yününden istifade edilir. Şüphesiz hilkat kanunu ve ona dayalı İlâhî tecelli bu doğrultuda insanların istifadesine yö­nelmiştir. Artık bu hayvanları bulundukları ölçü ve özelliğin dışına çıkarma söz konusu değildir, yani koyunu keçi, keçiyi de sığır yapamayız.

Diğer memeli hayvanlara gelince, onlar belirtilen şekilde ve yararda yaratılmamışlardır. Ama her biri hem birtakım fayda vermekte, hem de mev­cut dengeyi sağlamaktadır.

Böylece insan hayatını sağlıklı biçimde koruyup devam ettirmek için Cenâb-ı Hak sözü edilen davarları besin deposu, protein kaynağı kılmış ve öylece hizmete sevketmiştir. Ortada kusursuz bir düzenleme ve dengeleme varsa, mutlaka mükemmelin de ötesinde bir düzenleyici ve dengeleyici de vardır. İlgili âyetle bu inceliğe işâret edilmekte ve davarların da ilâhî kud­retin eşsizliğine delâlet eden birer açık belge olduğu hatırlatılmaktadır. Şöy­le ki: «Allah size âyetlerini (kudretinin yüceliğine delâlet eden belgelerini) gösteriyor. Artık Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edebilirsiniz? »

Sadece etinden, sütünden, deri ve yününden değil, bütün sakatatın­dan istifade ettiğimiz davarlar, inkârcı maddecilerin iddia ettiği gibi, diğer yabanî hayvanlar arasından insanların bulup seçtiği ve evcilleştirdiği sı­radan hayvanlar mıdır, yoksa hilkat kanunu gereği ilk tecellide bunlar ta­şıdıkları özelliklerle mi yaratılmıştır? Kur’ân gerek ilgili âyetle, gerekse di­ğer sûrelerde onlarla alâkalı âyetlerle, davarların taşıdıkları bütün özellik­leriyle birlikte yaratılıp insanların istifadesine verildiğini açıklamaktadır. Öyle ki, deve, sığır, koyun ve keçi aslında uysal ve evcilleştirilmeye son derece yatkın bir özellikte var kılınmışlardır.

Zira canlılardaki özellikler, türlerinin özelliklerinden kaynaklanır. Son­radan tekâmülün sağladığı gelişmeler değildir. Onlardaki gelişme sadece mevcut özelliklerinin gelişmesidir. Kalıtımda bir değişiklik söz konusu de­ğildir.

İşte mu’cizeler, olağanüstü şeyler isteyenler için davarlar birer mu’­cize değil midir? Yedikleri bitkileri süt haline getirmeleri delil olarak bize yetmiyor mu? Bu kadar açık delil ve belgeleri göremiyenlere başka hangi belge ve delil yeterli olabilir?

«Canlı varlıkları oluşturan organik bileşimler başlangıçta organik ve­ya biyolojik olmayan maddelerden meydana gelip tekâmül ede ede bugün­kü düzeye erişmiştir» diyerek bir çırpıda hilkat kanunuyla ilgili İlâhî tecel­liyi görmemek, kabul etmemek, hiçbir zaman çözüm getirmiyor ve inandı­rıcı da değildir. O bakımdan bütün bu iddialar nazarî olmaktan öteye geçe­miyor ve İlmî araştırmalara hareket noktası belirliyemiyor.

YIKILIP YOK EDİLEN MİLLETLER

«Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmı­yorlar mı?.. »

Kurʹân-ı Kerîm Allah’ın varlığına delâlet eden ve ilim adamlarına ışık tutan belge ve delilleri sıraladıktan sonra, küfür ve azgınlıkları; zulüm ve ahlâksızlıkları sebebiyle yıkılıp yok edilen kavim ve milletlerin kalıntılarını gezip görmelerini; yıkılış sebeplerini incelemelerini önermekte ve böylece beşer aklına malzeme vermektedir.

Kur’ân, yıkılan medeniyetlerin, toprağa gömülen sanat eserlerinden ziyade o medeniyetlerin yıkılış sebeplerine dikkatleri çekiyor. O medeni­yetler, imân ve ahlâkın değil, akıl ve zekânın, gelişen maddî imkânların eseridir. Yıkılışları rastgele olayların değil; olayların sebeplerini oluşturup harekete geçiren inkâr, azgınlık ve ahlâksızlığın tabii neticesidir.

Babil’in asma bahçeleri ne oldu? Koca Sasanî imparatorluğu nasıl si­linip belirsiz hale geldi? Mermerden inşa dilen şehirler ve saraylar yerin derinliklerine nasıl gömüldü? Oysa Mekkeliʹlerin böyle bir medeniyet ve sanat yanları da yoktu. İlâhî hüküm inince ne sanat, ne medeniyet, ne de teknik imkânlar yarar verir.

Endülüsʹe ağıt yazan ünlü şâir Salih b. Şerîf ne güzel söylemiştir:

Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemenʹin?

De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddadʹın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,

Sasanîlerin ebedî sanılan devleti ne oldu?

O taçlar, o devletler, o mülkler, saltanatlar, bir rüyadır artık.

Her biri, hayaldan geçen gölge gibi, zamandan gelip geçti.

TEK YANLI İLİM KURTARICI DEĞİLDİR

«Peygamberleri onlara açık belgeler ve muʹcizelerle gelince, onlar kendi­lerindeki bilgiden dolayı şımardılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarı­verdi. »

Dün olduğu gibi, bugün de insan aklının ve zekâsının ürünü sayılan pozitif ilimleri tahsîl edenlerin çoğu, kâinatı fethettiklerini sanarak pey­gamberlerin getirdikleri İlâhî âyetleri ve bilgileri küçümserler. Şüphesiz böy­lesine tek yanlı bir öğretim zekâyı geliştirmekte, ama ruhu ve vicdanı ih­mal etmektedir. Bunun için fiziksel yapısını dikkatle ve itinayla besleyip ruhunu ihmal eden ve bu yüzden dengesiz bir hayat yaşayan maddecilerle mideciler kendi çocuklarına ve kendilerinden sonraki kuşaklara en kötü mîrası bırakmış oluyorlar.

Anlaşıldığı ve görüldüğü gibi, olayları sebeplere, sebepleri kanunlara bağlayan ve kanunları koordine bütün olarak bir merkeze bağlamayıp askıya alarak plân ve proğram dışı tutanların aklı, zekâsı, ilmi, ke­şif ve icadları onları güzel ahlâka, ruha gıda veren, vicdanı geliştiren Al­lahʹa imâna götürmemiştir. Daha doğrusu onlara böylesine denge ve huzur sağlayacak bir kapı açmamıştır. Böylece hem kendi mânevî varlıklarını, hem yüce yaratanı, hem de yönlendirici ve iç-dış disiplin sağlayıcı olan ikinci hayatı inkâra sapmışlardır.

Netice ne olmuş ve ne olacak?

Bu insanların sonu hep hüsrân olmuş; ilim ve teknikleri; ahlâk ve ger­çek imandan yoksun medeniyetleri kendilerini mahva yöneltmiş bulunuyor. Günümüzde Allahʹa baş kaldırıp teknik ve refahın verdiği şımarıklık hava­sı içinde korkunç silahlar imal eden milletler, homoseksüelliği yasallaştıra­cak kadar ahlâk ve faziletten; gerçek medeniyet ve insanlıktan uzaklaş­mışlardır. Bu ülkelerde aile temelinden sarsılmış, kadınların çoğu iffet ve namus kavramlarıyla alay edecek duruma gelmiş; bekâreti gülünç ve an­lamsız sayan sürüyle genç kız türemiş; geniş refah imkânlarına rağmen intihar olayları artmış; uyuşturucu mübtelaları önüne geçilmez bir hızla ço­ğalmış; yaygınlaşan zinadan dolayı Aids hastalığı ülkeleri tehdit edecek çizgiye gelip dayanmıştır.

Özetliyecek olursak, dinden, imândan, ahlâk ve faziletten kopuk bir eğitim ve öğretim neslin tek yanlı, yani dengesiz yetişmesine neden olmuş ve sözü edilen felâketlerin oluşmasını hızlandırmıştır. Böylece medeniyet diye övündükleri teknik ve refah silahı geri tepmiştir. Yetmiş yıl içinde bu insanların kurduğu sözde medeniyet iki defa hurdahaş olmuş, üçüncü de­fa, daha beter hurdahaş olmaya ramak kalmıştır. Ondan sonra hayatta ka­lanlar olursa, belki ciddi bir arayış içinde gerçeği bulmaya koyulacaklar ve dinsiz, imansız bir medeniyetin yaşayamıyacağını anlamış olacaklar.

Yok edilme noktasına gelip dayanan milletlerin son andaki uyanma ve pişmanlıkları hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü ümitlerin kesildiği, sebeplerin koptuğu vakitte kâfirlerin Allah’a yönelmesi boş ve anlamsız sayılmıştır. Nitekim Kızıldeniz’de yıkılan dalgaların kahredici darbeleri altında Firʹavn ölümle boğuşurken, «İsrâil oğulları’nın Rabbına inandım» demişti. Ama Ce­nâb-ı Hak onun bu dönüşünü kabul etmemişti. İşte bu, Allah’ın devam edegelen sünnetlerinden biridir ki, asla şaşmaz ve kimsenin gözünün yaşına bakmaz.

Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:

«Ne var ki hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imanları kendile­rine bir fayda vermedi. (Bu), Allah’ın kulları arasında süregelen sünnetidir ve işte kâfirler burada hüsrâna uğradılar. »

Mü’min Sûresiʹne, Kur’ân’ın, o yegâne üstün, yegâne güçlü, yegâne hikmet sâhibi; günahları bağışlayan, tevbeyi kabul eden; cezası şiddetli olan; lütuf ve ihsanı bol olan Allah’tan indirilmiş olduğu belirtilerek başlan­dı ve bu kitaba inanmayanların İlâhî sünnet gereği hüsrâna uğrayacakları haber verilerek noktalandı.

Bu sûrenin tefsîrini bize kolaylaştıran Allah’a hamd; devamlı ilhâm kaynağımız olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize de salât-ü selâmlar olsun.