MEÂLİ:
83- Eyyûbʹu da an, hani bir vakit o, Rabbına şöyle (boyun eğip) seslenmişti: «Doğrusu dert ve maraz bana gelip sürtündü. Sen ise merhamet edenlerin en çok merhametlisisin. »
84- Onun duâsını kabul etmiş, kendisinden o dert ve marazı gidermiştik ve bizden bir rahmet, ibâdete gönül verip devam edenlere bir anı olmak üzere ona, ailesini, onlarla beraber (kaybettiklerinin) bir mislini de vermiştik.
85- İsmâil, İdris ve Zelkiflʹi de an, hepsi de sabredenlerdi.
86- Onları rahmetimize aldık. Şüphesiz ki onlar iyi-yararlı kişilerdendi.
87- Zünnûnʹu da an, hani bir vakit o öfkelenerek gitmişti de kendisini hiç sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı; ne var ki o karanlıklar içinde, «senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim; doğrusu ben kendime haksızlık edenlerdenim» diye duâ etmişti.
88- Onun duâsını kabul ettik de kendisini üzüntü ve sıkıntıdan kurtardık. İşte biz, müʹminleri böyle kurtarırız.
İLGİLİ HADÎSLER
«İnsanlardan en şiddetli belâya uğrayanlar, peygamberlerdir. Sonra derece derece farkeder. Kişi dindarlığı ölçüsünde belâya uğrar. Dinine sımsıkı bağlı ve köklü bir dindarlığı varsa, belâsı (o nisbette) şiddetlenir. Dininde zayıf ve yufka ise, o da dindarlığı nisbetinde belâya uğrar. Kul yeryüzünde hatâsız (günahsız) yürüyünceye kadar belâ ondan ayrılmaz. » (Tirmizî/zühd: 57- İbn Mâce/fiten: 23- Dâremî/rikak: 67)
«Bir ara Eyyub Peygamber (A. S. ) çıplak bir vaziyette yıkanırken üzerine altından bir çekirge düşüverdi; o da onu elbisesinin içine attı. Bunun üzerine Rabbi ona: «Ya Eyyûb! o gördüğün şeyden seni müstağni kılmadım mı? » buyurunca, o: «Evet ya Rabbi! ama benim için senin bereketine karşı istiğna (doygunluk) yoktur» diye cevap verdi. » (Buharî/gusül: 20, enbiyâ: 20, tevhîd: 35- Nesâî/gusül: 7- Ahmed: 2/314)
EYYUB PEYGAMBER (A. S. )
Kitab-ı Mukaddes’in 40 sahifelik bir bölümü Eyyûb Peygamberle ilgilidir. Uts ülkesinden (Tevrat’ta sözü edilen bu ülkenin bugün hangi isimle anıldığını tesbit edemedik.) olduğu belirtilir. Allahʹın hem ona geniş mal ve mülk verdiği, hem de çetin bir sınavdan geçirdiği anlatılır. Ayrıca şeytanın ona musallat olduğuna dikkatler çekilir ve sonunda her şeyini kaybettiği üzerinde durularak onun ne kadar sabırlı olduğuna parmak basılır. Ayni zamanda şiddetli bir hastalığa yakalanıp çok ıstıraplı günler geçirmesine rağmen Allahʹtan hiçbir zaman ümidini kesmediği, olayların kahredici darbeleri altında dengesini kaybetmediği açıklanır.
Sonra da şeytanın Eyyub Peygamberʹe nasıl musallat olduğu ve onunla Allah arasında bu konuyla ilgili geçen söyleşiye geniş yer verilerek olay mecrasından saptırılır ve bir hikâyeye dönüştürülür. Arkasından Eyyub Peygamber’in ağzını açtığı ve belâlı geçen gün ve geceleri, ay ve yıldızları lânetlediği anlatılarak bir peygambere yakışmayan ölçüsüzlükler sıralanır.
Kurʹân-ı Kerîmʹde ise, Enbiyâ ve Sâd sûrelerinde Eyyub Peygamber’in Allahʹa olan bağlılığı ve her şeyini kaybetmesine rağmen ümidini yitirmediği; üstün bir sabır gösterip teslimiyet gösterdiği çok özlü, ibretli ve anlamlı noktalarıyla anlatılır. Böylece Kitab-ı Mukaddesʹteki bazı lüzumsuz, ölçüsüz ilâveleri ve o yüzden meydana gelen yanlışları düzeltir.
Müfessirlerin bir kısmı Eyyub Peygamber hakkında da bazı dayanaksız rivâyetlere, münker ve zayıf hadîslere yer vermişlerdir. Oysa önemli olan, olayın teferruatı değil, ibret ve öğüt alınacak safhaları, yönlendirici mesajlarıdır:
Kurʹânʹda Eyyub Peygamberʹden birkaç yerde söz edilirse de, daha çok Enbiya ve Sâd sûrelerinde onun kıssası açıklanır. Diğer yerlerde sadece isminden ve yararlı amellerde bulunan bir kul olduğundan söz edilir.
Kıssanın iki ayrı yerde anılması, değişik öğütler, farklı hikmetler ve başka başka mesajlar yansıtmaya yönelik olmakla beraber, olay hakkında idrâkleri uyanık tutma hikmeti de söz konusudur.
Enbiyâ Sûresinde:
a) Eyyub Peygamberʹe (A. S. ) dert ve musîbet dokunduğu anlatılır ve Onun tam teslimiyet içinde Allahʹın merhametine sığındığı belirtilir.
b) Duâsının kabul edildiği ve kaybettiği mal ve mülkün bir kat fazlasıyla kendisine verildiği hatırlatılır.
c) Onunla ilgili olayın ibâdete devam edenler için ibret ve öğüt alınacak bir anı olduğuna dikkatler çekilir.
Sâd Sûresinde:
a) Eyyub Peygamberʹe dokunan sıkıntı, yorgunluk ve işkencenin şeytandan kaynaklandığı üzerinde durulur.
b) Verilen ilâhî emir üzerine ayağını yere vurmak suretiyle soğuk bir suyun fışkırması ve o suda yıkandığı ve şifa bulduğu açıklanır.
c) Kaybettiği aile ve malının bir kat fazlasıyla kendisine verildiği ve bunun akıl sahipleri için bir öğüt olduğu belirtilir.
d) Daha önce yaptığı yemini yerine getirmesi hususunda eline bir demet sap alıp (eşine) vurmasının telkîn edildiği konu edilir ve onun Allah yanında seçkin, hayırlı bir kişi olduğuna atıf yapılarak konu noktalanır.
Böylece iki sûreden her birinde bazı bölümlerine yer verilen Eyyub (A. S. ) kıssasının asıl mana ve mahiyeti anlaşılır. Sâd sûresindeki âyetle Enbiyâ sûresindeki âyete açıklık getirilir ve Eyyub Peygamber’in cilt hastalığına yakalandığına işâret edilir ve bunun için yerden kaynayıp çıkan maden suyunda yıkanmak suretiyle bu hastalıktan kurtulduğu dolaylı şekilde anlatılır.
Sonra da önemli bir hususa parmak basılarak, cilt hastalığının bulaşıcı türden olduğu, mikropla ilgili bulunduğu imâ edilir. Zira ateşten yaratılan İblîsʹin zürriyetinden her birine «şeytan» denildiği gibi, zararlı haşereye, mikroplara da «şeytanlar» denildiğini şu hadîsten öğreniyoruz: «Azîz ve Celîl olan Allah cinni üç sınıf üzere yaratmıştır: Bir sınıfı yılanlar, akrepler ve yerdeki haşerattır. Bir sınıfı havadaki rüzgar gibidir. Bir sınıfı da üzerlerine hesap ve ıkab gerekenlerdir…» (El-Hakîm-İbn Ebî Dünya- Ebû Şeyh- İbn Murdeveyh: Ebû Derdâ (R. A. ) den- Câmiussağîr: 1/5 (İmam Süyûtî’ye göre, hadîs zayıftır).)
MEVCUT NÎMETİN ELDEN ÇIKMASI
Kur’ân-ı Kerîm burada bir diğer önemli konu üzerinde durarak müʹminleri aydınlatmaktadır. Şöyle ki: İnsan için dünyada üzücü olaylardan, sıkıcı azaplardan biri de mevcut nîmetin elden çıkıp gitmesidir. İmanı olmayanlar veya imânı zayıf olanlar böyle bir musîbet ve felâkete pek tahammül edemezler. Kimi büsbütün dinden imândan çıkar, kimi de aklî dengesini kaybedip timarhanelik olur. Bir kısmı da intihar edecek kadar kendini kaybeder. Şüphesiz, bu gibi musîbet ve felâketler karşısında böylesine tahammülsüzlük göstermek, imtihanı tamamiyle kaybetmek ve her iki hayatın mutluluk va’deden havasından mahrum kalmak demektir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, sözünü ettiğimiz konuda Eyyub Peygamberʹi misal veriyor ve mutlu sonucun sabredenlere yöneleceğini hatırlatıyor. (Geniş bilgi için bak: Sâd sûresi: 41-44. âyetlerin ve İbrahim sûresi: 7. âyetin tefsiri)
EYYUB (A. S. ) KISSASINDAN ÖĞÜTLER VE MESAJLAR
1- İnsanoğlunun ömrü sınavlarla doludur.
2- Kişi Allah’a dosdoğru imândan sonra dinine bağlı ve bağlılıkta samimi olduğu nisbette belâ ve imtihanla karşılaşır. Zira dert ve belâ nîmetin kıymetiyle paralel yürür.
3- İmanın en sağlam kalesi, Allahʹa ümit bağlayıp olaylar karşısında dayanma gücünü ortaya koymaktır.
4- Başa gelen dert ve sıkıntıdan, insanlara değil Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hal etmek gerekir. Çünkü O, merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. Kendisine ümit ve samimiyetle yönelen kullarını sever ve merhamet eder.
5- Nitekim Eyyub Peygamber (A. S. ) belirtilen doğrultudan ayrılmadığı için duâsı kabul olunmuş; sıhhatına kavuşmakla beraber, mal ve evlâttan kaybettikleri bir misli fazlasıyla kendisine verilmiştir.
6- Hayatta en sıkıcı azâplardan biri, mevcut nîmetin elden gitmesidir. O halde mevcut nîmetin şükrünü yerine getirmek vâciptir. İlâhî bir sınav olarak elden gidince de Allahʹa tam teslimiyetle yönelip ümit bağlamak gerekir. Eyyub Peygamber (A. S. ) bunun en güzel misallerinden birini vermiştir. Zaten Kur’ân’da onun duâsının kabul edildiği belirtilirken, «İbâdete gönül verip devam edenlere bir anı olmak üzere.. » ifadesiyle onun öğüt ve ibret alınacak bir misal olduğu hatırlatılmaktadır.
İSMAİL, İDRİS VE ZELKİFL (A. S. )
«İsmail, İdris ve Zelkifl’i de an. Hepsi de sabredenlerdi. »
Az yukarıda Eyyub Peygamber kıssasından bir özet verildi. Ancak bu peygamberin nerede görev yaptığı, nereli olduğu belirtilmedi. Klâsik tefsirlerde birçok dayanaksız rivâyetlere yer verilmiştir. Onları buraya nakletmeyi uygun görmedik. Onun Süleyman Peygamber’den hemen sonra yaşadığı sanılmaktadır. O bakımdan M. Ö. 8. yüzyılda yaşadığı söylenebilir. Süleyman Peygamberʹden sonra o kesimde gönderilen peygamberlerin çoğunun İsrâil oğullarından olduğuna bakılırsa, Eyyub Peygamber’in de onlardan olduğu ağırlık kazanır.
İsmail Peygamberʹe (A. S. ) gelince, onun Hz. İbrahim (A. S. )ın oğlu olduğunu ve henüz kundakta iken anası ile birlikte, Hz. İbrahim (A. S. ) tarafından getirilip Mekke’ye yerleştirildiğini biliyoruz. Bu konuda bizim için en kuvvetli dayanak, İbrahim Sûresi 37. âyettir. Ayrıca siyercilerin naklettikleri rivâyetler de bu doğrultudadır. (Bilgi için bak: Meryem sûresi: 54-55 âyetlerin tefsiri)
İdris Peygamber (A. S. ) hakkında birtakım farklı tesbit ve görüşler vardır:
a) İbn Cerîr et-Taberî’ye göre: Asıl adı Ahnohʹtur. (Câmiu’l-beyân Fi Tefsîri’l-Kur’ân: 17/58) Lübabuʹt-te’vîl sâhibi Alâeddin Ali de aynı görüştedir. (Lübabu’t-te’vîl: 3/273) Meryem sûresi 56. âyetin tefsirinde belirtildiği gibi, Ahnoh, Nuh Peygamber’in babasının dedesidir. (Bilgi için bak: Meryem sûresi: 56-57. âyetlerin tefsiri)
b) Tevrat üzerinde araştırma yapanlar ise, Tekvîn kitabında ismi geçen Hanok’un İdris olduğunu söylerler. Meryem sûresinde de belirtildiği gibi, Tevrat bu zattan bahsederken şu ifadeye yer verir: «Ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu ve Hanok Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu. Çünkü onu Allah aldı. » (Tevrat/Tekvîn: 5/23, 24)
«Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu. Çünkü onu Allah aldı» sözünden onun göğe yükseltildiği anlaşılıyor. Böylece Nuh Peygamberden önce gelip geçtiği ağırlık kazanıyor. Allah daha iyisini bilir.
Diğer bir husus ise, Kur’ân-ı Kerîmʹin, Tevrat’ın bu anlatımındaki hatayı düzelttiği ve İdrisʹin yüksek bir mekâna yükseltildiğini haber verdiğidir. (Bilgi için bak: Meryem sûresi: 57. âyetin tefsiri)
Zelkifl (A. S. ) hakkında da hayli farklı görüşler ortaya konulmuş ve birçok rivâyetlere yer verilmiştir. Asıl adının ne olduğu bilinmemektedir. Hz. Nuh’un (A. S. ) oğullarından olduğu söylenirse de, sağlam dayanak gösterilmediğinden bu rivayete pek itibar edilmemiştir. Ancak isim olarak iki kelimeden meydana geldiğini dikkate alanlar, «pay ve kısmet sahibi» anlamına geldiğini belirtirler. İbn Cerîr Taberî bir de bu konuda uzun bir hikâye nakleder. Sıhhatına güvenemediğimiz için tefsirimize nakletmedik.
Adı geçen üç peygamber hakkında ilgili âyetlerle iki önemli sıfat üzerinde durulmuş ve bu açıdan mü’minlere iki ayrı mesaj verilmiştir:
Birincisi: Sabredenlerden idiler.
İkincisi: Sâlihlerden idiler..
Bu iki sıfat daha çok peygamberler hakkında kullanılmıştır. Çünkü nübüvvet görevi ancak bu iki sıfatla taşınabilir. Allah’ın emirlerini inkârcı azgınlara, ahlâksız sapıklara teblîğ edebilmek için, imân ve azim temeli üzerinde gelişen geniş sabra ihtiyaç söz konusudur. Aynı zamanda ibâdet de sabır isteyen bir konudur. Sonra da insanları Allah’ın doğru yoluna çağıran peygamberlerin, önce kendilerinin İlâhî buyruklara göre yaşamaları gerekmektedir. Onun için salih amel, yani iyi-yararlı iş işlemek bunun en belirgin ürünüdür.
Böylece Kurʹân-ı Kerîm, İslâmiyete hizmetle yükümlü bulunan mü’minlere her hâl-ü kârda sabırlı olmalarını ve günlük hayatlarını salih amellerle süslemelerini tavsiye ediyor. Başarılı olabilmek için bu iki sıfatla yaşamanın gerekli olduğuna işâretle, gelip geçen peygamberlerden bir kısmını misal veriyor.
Kur’ân-ı Kerîm asıl öğüt alınacak yanlarını açıkladıktan sonra onların kıssalarının detayına inmiyor; kimin kimden önce geldiğini belirtmeye gerek görmüyor. Hayatları ve başlarına gelen sıkıntıları birbirlerine benzerlik arzedenleri anmamızı tavsiye ederek bunları beş, altı grup halinde gözlerimizin önüne seriyor. Şöyle ki:
1- Hayırlı işlerde bulunup namaz ve zekât emrini ibâdetin yüksek anlamı doğrultusunda uygulayanlar: İbrahim, İshak ve Yakub.. (Salât-ü selâm hepsine olsun).
2- Hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayıran, gönülleri ve kafaları aydınlatan; insanlara öğüt veren; fenalıklardan sakınanlara ışık tutup İlâhî hitaba mazhar olanlar: Musa ve Harun.. (Salât-ü selâm ikisine olsun).
3- Ahlâkî yönden çok düşük, iğrenç fiil işlemede çok ileri bir kavimle uğraşıp çetin mücadelelerde bulunan; sonunda çok azgın ve alçak olan kavminden kurtulup selâmete erişenler: Lût ve Nuh.. (Salât-ü selâm ikisine olsun).
4- Allahʹın iki ayrı lûtfuna geniş çapta mazhar kılınan; peygamberlikle dünya hükümdarlığını birarada yürütmekle emrolunan ve bu sayede büyük bir saltanat kurup İsrâil oğulları’na altın devri yaşatanlar: Dâvud ile Süleyman. (Salât-ü selâm ikisine olsun).
5- Büyük dert ve sıkıntılarla yüzyüze gelen, çetin sınavlardan geçirilen; Hakkʹa olan teslimiyet ve güvenlerini tazeliyenler: Eyyub, İsmail, İdris, Zelkifl ve Yunus.. (Salât-ü selâm hepsine olsun).
6- Sabırlı olmakta hayli ileri bir safhada bulunan, merhamette ısrarlı olan, insanlığa iyi bir evlât bırakmada çok istekli olan: Zekeriya ve Yahyâ.. (Salât-ü selâm hepsine olsun). (Evlâtla ilgili istek Zekeriya Peygamber’e (A. S. ) aittir.)
İSMÂİL VE İDRİS PEYGAMBERLER
Az yukarıda bu iki peygamberden kısaca bahsettik. Burada ise, Kur’ânʹın diğer sûrelerindeki ilgili âyetleri de dikkate alarak değişik bilgi vermeyi uygun gördük.
Bu iki peygamberin ana vasıfları daha çok Meryem sûresinde, biri beş, diğeri üç madde halinde belirtilmiştir.
İsmail (A. S. ):
1- Sözünde ve özünde doğru..
2- Resûl derecesinde bir peygamber..
3- Namaza devam eder ve yakınlarına namazı emreder..
4- Zekât verir ve verilmesini emreder..
5- Allah yanında «rıza mertebesi»nde bulunmaktadır. Yani Allah ondan râzı, o da Allah’tan razı idi.
Allah’a ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) imân eden her müʹmin, İlâhî rıza mertebesine lâyık olmak istiyorsa, peygamberlik dışında kalan dört sıfatla kendini donatmalı ve hayatı boyunca bunları yerine getirmelidir.
İdris (A. S. ):
1- Doğru idi..
2- Peygamberdi..
3- Yüce bir makama yükseltilmiştir..
Allah yanında azizlik mertebesine yükselmek isteyenler, doğruluktan ayrılmamalıdırlar.
Enbiyâ Sûresinde ise, az yukarıda belirttiğimiz gibi, bu iki peygamberin iki ayrı vasfından ve nâil oldukları rahmetten söz edilmektedir.
ZÜNNÛN (YUNUS) PEYGAMBER (A. S. )
«Zünnunʹu da an, hani bir vakit o öfkelenerek gitmişti... »
Asıl adı Yunus olan bu peygamber, Allah’ın emriyle bir süre büyük bir balık tarafından yutulduğu ve sonra yaptığı duâ ve tesbîh neticesi o karanlık yerden kurtarıldığı için «Balık sahibi» veya «Balığın arkadaşı» anlamına gelen Zünnûn adıyla da anılmıştır.
Musul dolaylarında Ninova kasabası halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Hakkında çok şeyler anlatılmış ve çok şeyler yazılmıştır. Ne var ki, çoğunun sıhhatli bir dayanağı yoktur. O bakımdan Kur’ân’ın ışığında kıssayı değerlendirip özetleyelim:
Yunus Peygamber de (A. S. ) kavmini Allah’ın varlığını ve birliğini tanımaya çağırmışsa da, inkârcı azgınlar büsbütün küfürlerini artırmışlardı. Olumlu bir sonuç almaktan umudunu kesince, aldığı vahiy üzerine, kavmine: «Üç gün sonra başınıza büyük bir azap inecektir! » diyor ve Ninova’yı terketmesi hakkında İlâhî emir gelmeden öfkeli bir halde kavmini terkedip ayrılıyor..
Yunus Peygamber’in (A. S. ) duâsının makbul olduğunu bilenler, O ayrılıp gittikten sonra akıllarını kullanmışlar ve büyük bir endişe ve korkuya kapılmışlardı. Son çare olarak çocukları, kadınları ve hayvanları toplayıp şehrin dışına çıkmışlar, inmek üzere olan ve alâmetleri beliren azâptan kurtulmak için Allahʹa yalvarıp yakarmışlar; ağlayıp sızlanmışlardı. Derken Allah onlara indirdiği azâbı kaldırmıştır. Nitekim Yunus sûresinde bu konu şöyle açıklanmaktadır: «İman edip de imanı kendilerine yarar sağlayan bir kasaba varsa, şüphesiz ki Yunusʹun kavmidir. İman ettiklerinde rüsvaylık azabını açıp kaldırdık ve bir süreye kadar onları yararlandırdık. » (Yunus Sûresi: 98)
Yunus Peygamber (A. S. ) ise, o öfkeyle denize doğru gidip hareket etmek üzere bulunan bir gemiye bindi. Bu deniz İran körfezi veya Akdeniz olabilir. Denizde fırtınaya yakalandılar. İçindeki lüzumsuz eşyayı attıktan sonra bir kişinin de denize atılmasının gerektiğini söylediler. Böylece üç defa kura çektiler, her defasında kura Yunus Peygamberʹe isabet etti. O nedenle Yunus Peygamber ister-istemez kendini denize attı. Cenâb-ı Hakkʹın emriyle büyük bir balık onu yuttu.
Onun böylesine çetin bir sınavdan geçirilmesinin birtakım sebepleri vardır. Önce bazı müfessirlere göre, azâp istemekte acele etmişti. Sonra da hicret emri gelmeden Ninova kasabasını terketmişti.
Yunus Peygamber bir mu’cize olarak balığın karnında yaşadı ve kusurunu anlayarak Allahʹa yönelip duâ ve tesbihte bulundu: «Seni tenzih ederim Rabbim! Doğrusu ben haksızlık edenlerden idim.. » diyerek aczini dile getirdi. Bir süre sonra Cenâb-ı Hak onu balığın karnından kurtardı.
Bu konuda senedi çok zayıf hadîsler rivâyet edilmiştir. Buraya nakletmeyi uygun görmedik. Ancak İbn Cerîr et-Taberî, Beyhakî ve el-Cemaat’in Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. )dan rivâyet ettikleri şu hadîsi teberrüken tefsirimize alıyoruz:
«Zünnun’un balığın karnında iken duâsı şöyle idi: Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Doğrusu ben haksızlardan idim.
Hangi müslüman bir şey hakkında bu duâ ile Rabbına (el açıp) duâ ederse, mutlaka kabul olunur. »
Yine Kur’ânʹda açıklandığı üzere, Yunus Peygamber balığın karnından kurtulduktan sonra İlâhî emir üzerine kavmine dönmüş ve teblîğ görevine devam etmiştir. (Bilgi için bak: Yunus Sûresi: 98- Saffat Sûresi: 142)
ZÜNNÛN (A. S. ) KISSASINDAN MESAJLAR
1- Allahʹın emirlerini insanlara teblîğ ederken büyük bir sabır göstermek şarttır. İnkârcı sapıkların birtakım yersiz söz ve davranışlarına öfkelenmemek, hissî davranmamak gereklidir. Aksi halde başarılı olmanın yolunu kapatmış oluruz.
2- Duygusal davranıp öfkesine mağlup olan mürşit ve dâilerin, çok geçmeden bu kusurlarından dolayı Allah’a yönelip tevbe ve istiğfarda bulunmaları; Cenâb-ı Hakkʹı tenzîh edip O’nun inâyet ve rahmetini dilemeleri tavsiye edilmektedir.
3- Yaptığı hatayı anlayıp tam teslimiyet içinde Hakkʹa yönelmesini bilen kişiyi Cenâb-ı Hak sıkıntıdan kurtarır.
Ayrıca Zünnûn kıssasında, Mekkeʹde çok zor günler geçiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile arkadaşlarına, kurtuluşun yakın olduğu müjdesi yer almaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, dört Peygamber’in kıssası kısaca belirtildi ve Allah yolunda mücadele eden, teblîğ ve irşat görevini sürdüren müʹminlere yönlendirici anlamda misaller verilerek, birtakım sıfatlarla kendilerini donatmaları tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendinden sonra insanlığın yararına hizmet edecek bir evlât isteyen Zekeriya Peygamberʹin kıssasından bir iki bölüm veriliyor. Sonra da iffet timsali olan Meryemʹe İlâhî ruhtan üflendiğine değinilerek hem kendisinin, hem de oğlunun -İlâhî kudreti yansıtan- birer belge olduklarına dikkatler çekiliyor.