Hicr Suresi 78-84. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِمِينَ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُبِينٍ وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِنِينَ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ فَمَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

82.

"Eyke" halkı da şüphesiz zalim idiler.

Diyanet İşleri

79.

Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lut kavminin yaşadığı Sodom ile Şu'ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.

80.

Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.

81.

Biz, onlara ayetlerimizi vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.

82.

Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.

83.

Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç uğultulu ses yakalayıverdi.

84.

Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda vermedi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

78- EYKE halkı da cidden zâlimlerdi.

79- O yüzden onlardan da intikam aldık. (Sözünü ettiğimiz) şehir­lerin ikisi de açık bir (yolun) önünde bulunuyor.

80- And olsun ki, Hicir halkı da peygamberleri yalanlamışlardı.

81- Biz ise onlara âyetler (açık belgeler ve mu’cizeler) verdik; buna rağmen ondan yüzçevirdiler.

82- 83- Dağlarda evler yontarak güven içinde bulunuyorlardı; derken sabahladıklarında onları müthiş bir ses ve uğultu yakalayıverdi.

84- Artık elde ettikleri şeylerin kendilerine hiç de yararı olmadı.

İLGİLİ HADÎS

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Hicir yöresinden geçerken onların yer yer kendini gösteren kalıntılarına dönüp baktı ve ashabına şöyle buyurdu: «Kendilerine zulmedenlerin kalıntıları arasına girmeyin. Sonra onlara inen azâp size de inebilir; meğer ki, (ilâhî kudretin yüceliğini ve mutlak tasar­rufunu düşünüp) ağlayarak giresiniz.. » Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz başını örterek o yerden süratle uzaklaştı. (Buharî - Müslîm: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

Açıklama:

Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sözleri ve davranışıyla ümmetini uyarıyor, onların yürüdüğü yolda yürümenin sonunun felâket ola­cağını hatırlatıyor ve aynı zamanda zulüm, inkâr ve ahlâksızlıktan ne ka­dar çok tiksindiğini, o yüzden helâk edilen bir kavmin kalıntılarına bile ayak basmak istemediğini anlatmağa çalışıyor.

EYKELİʹLER

«Eyke halkı da cidden zalimlerdi. »

E y k e: Kelime olarak, ormanlık bölge veya ormanlık yöre demektir. Müfessirlerin tesbitlerine göre, Şuayb Peygamberʹin (A. S. ) gönderildiği Medyen halkı, daha çok ormanlık bir arazide oturdukları için onlara bu isim de verilmiştir.

Medyen ile Sodom şehirleri, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sa­hiline yakın bir bölgededirler.. Daha çok ticarî kervanların geçtiği güzergâhda bulunuyorlar. Yapılan tesbitlere göre hâlâ yer yer kalıntıları tarihin o netameli günlerinin damgasını taşıyarak gelip geçenlere maziyi hatırlat­maktadırlar.

Hûd sûresinde belirttiğimiz gibi, Medyen halkı hem ticarî kervanları yağma eden, hem de ölçü ve tartıyı noksan kullanan, ülkelerine gelen tüc­carı soyup soğana çeviren ve böylece haksızlığı, haklara tecavüzü inkâr ve tuğyanla birleştirip bütünleştiren bir kavim idi. Şuayb Peygamber (A. S. ) uzun yıllar onları doğru yola sokmak için irşat ve teblîğ görevini sürdürdüyse de olumlu bir netice alamadı. Hakkʹın caddesinden sapıp boğazları­na kadar zulüm ve küfre giren bir milleti ıslâh etmek çok zordur. Ama pey­gamberlerin görevi, şartlar ve ortam ne olursa olsun, hakkın sesini duyur­maya çalışmaktır. Ne yazık ki, Şuayb Peygamber (A. S. ) ne kadar bu sesi duyurmaya çalıştıysa, onların sadece inkâr ve azgınlıkları arttı. Hiç bir öğüt küretmeyince de İlâhî sünnet gereği kahredici azâp inmeğe başladı. Sabaha karşı Medyen yerle bir edilerek kökleri kesilmiş oldu. İlâhî adâlet­ten kaynaklanan intikam, sünneti doğrultusunda gerçekleşti. Böylece hem dünyalarını, hem de âhiretlerini kaybettiler.

Cenâb-ı Hak önce Mekkeli müşrikleri, sonra da yaşamakta olan maddeci sapıkları uyarıyor. Tuttuğunuz yolda belli kerteye geldiğiniz takdirde tarihin tekerrür edeceğini unutmayınız, buyuruyor.

HİCİRLİ’LER

«And olsun ki, Hicir halkı da peygam­berleri yalanlamışlardı.. »

Hicir: Sâlih Peygamber’in (A. S. ) gönderildiği Semûd kavmine verilen bir başka isimdir. Dağlardaki kayaları yontup evler ve sığınaklar yaptıkları için haklarında «hicr» tabiri kullanılmıştır. A’raf ve Hûd sûrelerinde bunlar hak­kında geniş açıklama yapılmıştır. Verimli ve bayındır bir bölgede yaşıyor­lardı. Ovada saray gibi binalar, dağlarda ise yonttukları kayalarda evler ve sığınaklar yapmak suretiyle geniş imkânlara sâhip olan bir kavimdi. Buna rağmen inkâr, zulüm, azgınlık ve ahlâksızlığın doruğuna çıkmışlardı. Bunca bol nimetlere ve imkânlara rağmen nankörlük içinde yüzüp bir ömür tüketiyorlardı. Salih Peygamber (A. S. ) rahmet ve şefkatla onlara yöneldi, Allah’ın emirlerini en doyurucu bir metotla işlemeye çalıştı. On­lar ise, bu gibi sözleri dinlemekten hoşlanmıyorlardı; o bakımdan lâf olsun diye Salih Peygamber’den akıl almayacak şeyler, olağanüstü olaylar iste­diler. O onların isteğine uygun İlâhî kudretten meydana gelme bir dişi deve ortaya çıkardı. Deve içtiği suyun birkaç katı süt veriyor ve mutlak bir mu’cize olduğunu isbatlıyordu. Ne var ki, Semûd kavmi sözlerinde durma­dılar, mu’cizeye dokunmamaları gerektiği halde devenin ayaklarını kesmek suretiyle onu öldürdüler.

Böylece teblîğ ve irşadın son noktasına gelinirken, onlar da küfür ve azgınlığın en geri çizgisine dayanmış bulunuyorlardı. Artık sünnetullah ge­reği İlâhî azap tecelli etti. Sabah olunca Semûd diyarında bir varmış, bir yokmuş misali kulaklarda çınlıyor, yerlerinde yeller esiyordu. Ne ovadaki saray misali evler, ne de o evlerde gururla gezip dolaşan mağrurlar kal­mıştı. Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar. Bir masal oldu onlar. Bir toz toprak bulutu sanki.. O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar bir rüyadır artık. Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.

Yüce Kur’ânʹda bu olayın birkaç yerde tekrarı, dikkatleri kalıntılarına çekmeğe, değişik safhalarını bölüm bölüm açıklayarak hafızaları canlı ve uyanık tutmaya, taşıdığı ibret ve öğütlerin derin iz bırakmasını sağlamaya yönelik bir uygulama metodudur.

Zira gerek Mekke’li azgın inkârcılarla, gerekse onlardan sonra gelecek olan aynı karakter ve inançta olanlarla Semûd kavmi arasında büyük bir benzerlik söz konusudur. O halde küfrü benimseyip zulmü sanat edinen kavimlerin acıklı sonlarını hatırlatmakta ve birer ibretli misal ola­rak kalp ve kafalara nakşetmekte büyük yararlar vardır. Aynı zamanda Allahʹın insanlara olan geniş rahmetinin bir başka tezahürüdür.

Endülüsʹe ağıt yazan Salih b. Şerîf’in şu mısra’larını hatırlamamak mümkün mü?

Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemenʹin?

De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddadʹın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,

Sasanilerin ebedî sanılan devleti ne oldu?

Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Karun, hani o dağ?

Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nîmetlerinin köpüren yurdu? »

Evet, hepsi de birer masal oldu, bir varmış, bir yokmuş sözüyle masallaşmış olup gitti.. Geriye kötü misal, ibret ve lânet bırakırken, önlerini ka­ranlık ve ateşle doldurdular..

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Küfürde ısrar edip mü’minlere haksızlık eden Mekkeli’leri ve sonra da diğer inkârcı milletler ve toplulukları uyarmak için tarihin karanlıklarına boğulmuş birkaç kavmin yok ediliş sebepleri üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın kudretinin eşsizliğine ve sınırsızlığına de­lâlet eden belgeler sıralanıyor. Fâtihaʹnın Kur’ân’ın özeti mahiyetinde oldu­ğuna işâretle, indirilen Kur’ân’ın en büyük nîmet olduğuna atıf yapılıyor ve o nedenle inkârcıların şatafat içinde yaşamalarına göz dikmenin ge­reksiz ve anlamsız olduğu belirtiliyor. Sonra da Kurʹân’ı bir bütün olarak kabul etmeyen, lehlerine olan âyetleri benimseyip aleyhlerine olanlarını ret ve inkâr eden kitap ehli kınanıyor.