MEÂLİ:
77- Göklerin ve yerin gayb (gizli, gözle görülmeyen)ini (bilmek) Allahʹa mahsustur. Kıyâmetʹin kopuşu bir göz kırpma gibidir veya ondan da yakın (ve süratli)dır. Şüphesiz ki Allah’ın kudreti her şeye yeter.
78- Allah sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez iken çıkardı; şükredersiniz diye size işitme, gözler, gönüller verdi.
79- Gök boşluğunda (İlâhî hilkat sünnetine) boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları ancak Allah tutar. Doğrusu bunda imân eden bir millet için dersler, öğütler, ibretler ve belgeler vardır.
80- Allah, evlerinizi size huzur duyma, dinlenme yeri kıldı. Davarların derilerinden, göç ettiğiniz gün ve konup eyleştiğiniz gün hafif taşıyabileceğiniz (çadır) evler yaptı. Yünlerinden, tüylerinden, kıllarından bir süreye kadar (kullanabilmeniz için) giyimlikler ve (ticarî) geçimlikler sundu.
81- Allah yarattığı şeylerin bir kısmında size gölgeler, dağların bir kısmında size sığınacak yuvalar yaptı; sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve (savaşta) sizi koruyacak (zırh ve benzeri) giysiler var kıldı. Oʹna teslimiyet gösteresiniz diye böylece nîmetini size tamamlar.
82- Bunca nimetlere rağmen yüzçevirirlerse, sana düşen (ancak) açık tebliğdir.
83- Allah’ın nîmetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Zaten onların çoğu kâfir kişilerdir.
İNİŞ SEBEBİ
Tabiîn’den Mücâhidʹden yapılan rivâyete göre: Bedevinin biri Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona: «Cenâb-ı Hak evlerinizi size huzur duyup dinlenme yeri kıldı.. » meâlindeki âyeti okudu. Bedevî: «Evet, evet... » dedi. Peygamber (A. S. ) ona: «Davarların derilerinden, göç ettiğiniz gün ve konup eyleştiğiniz gün hafif taşıyabileceğiniz (çadır) evler yaptı.. » meâlindeki âyeti okudu. Bedevî yine: «Evet, evet... » dedi. Peygamber (A. S. ) Efendimiz sırayla diğer ilgili âyetleri de okudu. Bedevî yine: «Evet, evet... » dedi. Tâ ki, «O’na teslimiyet gösteresiniz diye böylece nîmetini size tamamladı. » meâlindeki âyeti okudu. Bunun üzerine bedevî arkasını çevirip gitti. O sebeple, «Allahʹın nîmetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Zaten onların çoğu kâfir kişilerdir. » meâlindeki âyet indirildi. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/580)
İLGİLİ HADÎS
Allah’ın insana verdiği üstün nîmetlerden birkaçı da, işitme, görme, düşünme ve anlamadır. Bu nîmetleri İlâhî sünnet ve rıza doğrultusunda kullanan mü’minler hakkında kudsî hadîste şöyle deniliyor:
«Kim benim dostum olan bir kuluma düşmanlık ederse, elbette o bana karşı savaşa çıkmış (savaş açmış)tır. Kulum en çok kendisine farz kıldığım ibâdetlerle bana yaklaşır ve durmadan nâfile ibâdetlerle yakınlığını artırır. O kadar ki, onu sevmeğe başlarım. Sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı (benim hoşnutluğum doğrultusunda hizmet eder ve ben de ondan razı) olurum. (Yani kulum ancak benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür). Benden isterse, and olsun ki, veririm. Duâ etse kabul ederim. Bana sığınırsa, sığınağıma alırım. İşlediğim hiçbir şeyde tereddüt etmedim. Tereddüdüm, sadece müʹmin kulumun ruhunu almaklığımdadır. O ölümden tiksinir; ben ise onun kötülükte bulunmasından hoşlanmam. Ama ölümden kurtuluş yoktur. » (Buharî/rikak: 38- Ahmed: 6/256)
GÖKLERİN VE YERİN GAYBI ALLAHʹA MAHSUSTUR
«Göklerin ve yerin gayb (gizli, gözle görülmeyen)ini (bilmek) Allahʹa mahsustur. »
Kâinat alabildiğine büyüktür. Buna rağmen insana ilimden az şey verilmiştir. Fizik âlemin genişliği karşısında ne kadar sınırlı kaldığımızın farkındayız. Bize en yakın olan Güneş ailesini bile yeterince bilemiyoruz. Son olarak fezaya gönderilen Viking I, Viking II, Viking III ile birtakım bilgiler edinme imkânı doğmuşsa da daha bilmediğimiz ve tesbit edemediğimiz çok şeyler vardır.
Fezanın sınırı nereye dayanıyor, maddenin ötesinde ve bu sonsuz gibi görünen boşlukta neler var ve ne gibi dev sistemler yer almıştır? Hâlen mevcut olan Cennet ve Cehennem nerededir? İşte bu gibi ardı, arkası kesilmeyecek sorular birbirini izlemekte ve çoğu da cevapsız kalmaktadır.
Henüz madde, yani fizik âlemini dosdoğru bilemezken, nerede kaldı fizikötesini bilebilelim.
Kâinatı yaratan, şüphesiz ki onu daha iyi bilir. Peygamberine bu bilinmeyen gayb âleminin bazı esrar ve hikmetleriyle ilgili bilgiler vermiş ve Onu Mi’rac olayıyla beşer ilminin hiçbir zaman erişemiyeceği noktalara yükseltmiştir. Peygamber de (A. S. ) kendisine bildirilen ve gösterilenlerden, anlayıp hazmedebileceklerimiz kadarını bize bildirmiştir.
Üzerinde yaşadığımız yerküreyi bütünüyle, en derin incelikleriyle bildiğimizi iddia edemeyiz. Görüldüğü gibi, ilim ilerledikçe yeni buluşlar ortaya çıkarılmakta ve düne kadar bize kapalı olan şeyler gün ışığına çıkmaktadır. Bu da bize şunu öğretiyor: Kıyâmete kadar bu ilerleme ve buluşlar sürecektir. O halde her geçen gün ancak bilgisizliğimizi anlamaktayız. Kıyâmet geldiği gün de yine bilmediklerimiz mutlaka bildiklerimizden çok olacaktır.
İşte Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle bu inceliğe değinerek «göklerin ve yerin gaybı.. » diyor. Çünkü kâinatın yaratıcısı, düzenleyip dengede tutucusu ancak Oʹdur.
KIYAMETİN ANİDEN KOPMASI
«Kıyametin kopuşu bir göz kırpma gibidir veya ondan da yakın (ve süratli)dır. Şüphesiz ki Allah’ın kudreti her şeye yeter. »
Gayble ilgili meselelerden biri de Kıyâmetʹin kopuş anı ve tarihidir. Kur’ân hangi tarihte meydana geleceğini haber vermemekle beraber, yaklaşık bir bilgi de vermemiştir. Melek Cebrâilʹin, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e: «Kıyâmet ne zaman kopacak? » diye sorması, Peygamberimizin de (A. S. ) ona: «Sorulan onu sorandan daha iyi bilmiyor! » diye cevap vermesi, kıyâmetle ilgili bilginin Allah’a ait olduğunu bize öğretmektedir.
Sistemin bir anda bozulup alt-üst olmasıyla bu olayın gerçekleşeceği muhakkaktır. Ama bu nasıl olacak bilemiyoruz, sadece bazı âyetlerden birtakım ana fikirler elde edebiliyoruz. Meselâ: Güneş’in kararıp dürüleceği, yıldızların parçalanıp yörüngelerinden çıkacağı, dağların yerinden kopup yürüyeceği, denizlerin birbirlerine karışıp ateş haline geleceği, göklerin yarılacağı, yeryüzünün dümdüz hale geleceği, ve yine dağların atılmış renk renk yüne benzeyeceği, göğün yarılıp kırmızı gül rengini alıp erimiş bakır gibi akacağı bu cümledendir.
Bütün bunlar o müthiş olay hakkında fikirler vermekte ve iyi düşünüp aklımızı kullanmamızı ilhâm etmektedir. Dünya çapında nükleer bir savaş böyle bir tahribat yapabilir mi? Zincirleme atom patlamaları sonucu denizler ateş kesilebilir mi? Bütün bunlar birtakım tahminlerden öteye geçmez. Yakın gelecekte İlmî araştırmaların, teknolojideki ilerlemenin daha ne gibi yeni bilgiler ortaya koyacağını bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, kıyâmet olayının en az bir ışık hızıyla meydana geleceğidir. Mevcut düzen ve dengenin bir anda bozulması, yıkılıp darmadağın olmasını zahirî birtakım sebeplere bağlamamız bugün için bizi olumlu bir sonuca götürmez. Allah daha iyisini bilir.
Kıyâmet kopmadan önce, birtakım önemli alâmetlerin ortaya çıkacağını Resûlüllâh (A. S. ) haber vermiştir ve bu alâmetler oldukça çoktur, aynı zamanda safha safhadır. Biz büyük alâmet sayılıp kıyâmete çok yakın zamanda meydana gelecek olaylardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1- İnsanlara hakkı söyleyecek, doğru yolu gösterip büyük İslâhat yapacak bilgili, kültürlü, cesur, kahraman bir liderin ortaya çıkacağı,
Bu liderin isminin Mehdi olacağı hakkında birçok rivâyetler vardır.
2- Deccal’ın büyük bir fitne çıkarıp yeryüzünde dolaşacağı, mü’minle kâfirin iyice birbirinden ayırt edileceği,
3- İsa Peygamberʹin (A. S. ) gökten ineceği,
4- İsa Peygamber’in (A. S. ) Deccal’ı katledeceği ve böylece dünya milletlerini bu büyük fitne ve belâdan kurtaracağı,
5- İsa Peygamber’in (A. S. ), Hz. Muhammedʹin (A. S. ) getirdiği dinî esaslara uyacağı ve kendisini O’nun ümmetinden bir fert sayıp bütün dünyaya ilân edeceği, böylece Hıristiyan âleminin İslâm’a gireceği,
6- Ye’cuc ve Me’cucʹun ortaya çıkacağı ve çok kanlı savaşların olacağı,
7- Müslümanlarla Yahudîlerin çetin, fakat netice alıcı bir savaş başlatacakları, Yahudilerin tamamiyle imhâ edileceği,
8- Kâbe’nin tahrip edileceği,
9- Ortalığı kesif bir gazın kaplayacağı,
10- Bu arada Dabbetülarz (çok bilgili, kudretli, dirayetli, imân ve irfanı yüksek bir lider)in ortaya çıkacağı, geniş çapta ıslahat yapacağı, mü’minlerle kâfirleri kesin çizgileriyle birbirlerinden ayırt edip fitne ve fesada, anarşi ve tuğyana son vereceği bu cümledendir.
Son olarak da güneş batıdan doğacak ve artık güneş sistemi de kendi hareket dönemini son noktasına getirmiş olacak..
İŞİTME, GÖRME, ANLAMA
«Şükredersiniz diye size işitme, gözler ve gönüller verdi. »
Üç büyük nîmet. Bizimle eşyayı yüzyüze, içiçe getiren, bilmediğimizi öğrenmemize yarayan üç önemli organ seçilerek konu ediliyor. İşitme, havada titreşip gelen sesleri duymamızla gerçekleşir. İşitme organı olan kulak aldığı sesi beyne iletir ve beyin gelen sesin neye delâlet ettiğini tefrîk eder. Görme, eşyanın rengini, biçimini, boyutlarını tesbit edip beyne iletir. Böylece bu iki dış organla beynimiz arasında devamlı bir alış-veriş sürüp gider. Biri olmayınca, diğer ikisi ya hiç görevlerini yapamaz, ya da noksan yapar. Örneğin, beyin olmayınca kulak ve göz, bütünden kopan ve ancak bütünle bulunduğu takdirde görevini yapabilen bir parça durumuna düşer. Göz olmayınca, eşyanın şekli, rengi ve boyutları bilinmez.. Bunlar tıpkı üçgenin elemanları gibi üç kenar ve üç açıdan meydana gelirler.
Böylece sözünü ettiğimiz bu üç önemli organı bir de anatomik «yönden incelediğimizde, karşımıza akıllara durgunluk verecek mahiyette olağanüstü sanat eseri ortaya çıkar ve her parçasında Cenâb-ı Hakkʹın kudret ve sanat damgasının yer aldığı görülür.
Bir de vücudumuzun duyum ve hareket merkezi olan beyni ele alacak olursak, büsbütün hayretler içinde kalır, onu yaratan O Yüce Kudret’in karşısında secde etmekten başka bir şey düşünemeyiz. Yirmi milyon kadar sinir hücresinden meydana gelen beyin, hem dışardan gelen duyuları kavrayan, hem de bunlara karşı göstereceğimiz tepkiyi idare eden müstesna bir cihazdır. Öyle ki, milyonlarca sinir hücresi bir yanlışlık yapmadan faaliyetlerini sürdürürler ve hiçbir bilgisayarın yapamıyacağı proğramlamayı kusursuz yürütürler. İşte bu muazzam sistemi yapıp hizmete sevkeden, tesadüfler değil; o beyinden kıyas kabul etmez üstünlükte olan bir plânın mevcudiyeti söz konusudur.
İlgili âyette üç önemli organdan söz edilirken, kalp, yürek mânasına gelen ve çoğulu «ef’ide» olan «fuâd» ismi zikredilmiştir. Bu daha çok yanıp tutuşan gönül hakkında kullanılır. Biz ise, burada onu beyin manasına hamledip öyle manalandırdık. Nitekim Kurʹân’ın bazı yerlerinde onun beyne delâlet eden bir kavram olduğu rahatlıkla anlaşılıyor.
KUŞLARIN AÇIK BİR BELGE OLMASI
«Gök boşluğunda (havada İlâhî hilkat sünnetine) boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları ancak Allah tutar. Doğrusu bunda imân eden bir millet için dersler, öğütler, ibretler ve belgeler vardır. »
Kuşların vücut sıcaklığı 40 dereceden aşağı düşmez ve bu yaz kış aynen sürüp gider. Kuşlar ne kadar hızlı uçarlarsa uçsunlar terlemezler. Zira terleme vücudu soğutmaya yarar. Kuşların vücutlarını soğutması ise, kemiklerindeki hava ceplerine hava basmakla gerçekleşir. Tüyleri ise, vücut sıcaklığını korur ve salgıladığı çok ince bir yağla tüyleri kaygan hale gelir; böylece ıslanmaktan korunmuş olurlar.
Kuşların havalanmasını sağlayan şey, kanat hareketleri sayesinde hava basıncının kanatların üstünde daha alçak, altında daha yüksek olmasıdır. Aynı zamanda kemiklerinin iliksiz olmasının bundaki tesiri oldukça önemli rol oynar.
Kuş kanadını havada ileri doğru çırpınca, havanın kanatların üstündeki akışı altındakinden daha hızlı olur. Bu hal kanat altındaki hava basıncının artmasını, kanat üstündeki basıncın da azalmasını sağlar. Şüphesiz bu da fizikte uçmanın en önemli kuralıdır.
Anlaşıldığı gibi, İlâhî hilkat kanunu her canlı için en uygun olan ne ise onu plânlamış ve her organ çok ince hesaplara ve hikmetlere göre düzenlenmiştir. Öyle ki, kuşun serinlemesi terlemek suretiyle sağlansaydı, havada hızla uçan bir kuşun sık sık su içmesi gerekecekti. Bu da yüzlerce, hatta binlerce kilometre uçan bu canlılar için ölüm demek olurdu. Kemiklerinin içindeki hava ceplerine basılan hava onları hem hafifletmekte, hem de serinletmektedir. Kanatlarını ve hava basıncını ayarlaması, bilindiği gibi fiziksel bir olaydır.
Bütün bu özellikleri mükemmel ölçü ve plânda bir araya getirip kuşun uçmasını sağlayan Cenâb-ı Hakk’ı inkâr etmek ne büyük gaflet ve ne açık dalâlet! Uçağı icat edenler için her zaman kuşlar model seçilmemiş midir? Helikopter bile kırlarda uçan ve helikopteri andıran bir böcekten esinlenilerek ortaya konulmamış mıdır? Tesadüflerin bu kadar düzenli, plânlı ve proğramlı fiziksel kanunları biraraya getirdiğini iddia etmek, güneşin varlığını inkâr etmek kadar abes değil midir?
O bakımdan Cenâb-ı Hak kendi eserlerine dikkatleri çekerek, imân eden bir millet için bunlarda öğüt, ibret ve belge vardır, buyuruyor. Böylece, belirtilen konularda birtakım varsayımlardan hareketle değil, Allahʹa dosdoğru imân düzeyinde Kur’ân’ın verdiği temel bilgileri hareket noktası kabul edip yola çıkmanın doğru bir sonuca eriştirici olduğu hatırlatılıyor.
İNSAN MEDENÎ TABİATTA YARATILMIŞTIR
«Allah, evlerinizi size huzur duyma ve dinlenme yeri kıldı. »
Kur’ân, Allahʹın insanlara olan nîmetlerini sıralarken, bu nîmetlerden yeterince yararlanma zekâ, düşünce ve buluşuna sahip olan insanın medenî bir tabiatta yaratıldığına işâret ediyor.
Barınmak, dinlenmek, huzur duymak için evler yapılması, hayvanların derilerinden, kıl ve tüylerinden elbise ve çadır imal edilmesi; sıcak ve soğuktan korunma çarelerinin bulunup çıkarılması ve sonra da dünyaya hâkim olup ondaki gizli ve açık nîmetlerin ve kaynakların ortaya çıkarılması; şehirler kurup sanayinin geliştirilmesi insanla içiçe olan olaylardır ve hepsi de insanın medeniyete aşık bir ruh ve yetenekte yaratıldığının göstergeleridir.
O halde hem insanı bu anlayış ve düşüncede; zekâ ve kabiliyette yaratan, hem de kâinatı hazırlayıp onun emrine veren Allah’ı her an anıp O’na hamd ve şükür etmemiz gerekmiyor mu? O’nu bırakıp canlı-cansız birtakım eşyayı ilâhlaştırmak, inkârın, nankörlüğün en katmerlisi değil midir?
O yüce kudrete teslimiyet gösterip boyun eğmek, insanlığımıza yakışan bir düşünce ve davranıştır. Bunca açık belgelere, delillere ve sayısız nîmetlere rağmen, eşyada O’nun patentini görmemek, haktan yüz çevirmek ne ile yorumlanabilir? Din mürşitlerine, hatiplerine ve ilim adamlarına düşen hizmet, sözü edilen gerçekleri, insanların akılları seviyesine göre teblîğ etmek ve onları doğruya irşat etmektir.
YÜNÜN, PAMUĞUN, KETENİN YERİNİ NE TUTABİLİR?
Allah’ın yarattığı her şey mükemmeldir. Hiçbir sentetik kumaş ipeğin yerini alamaz, yünün yerini dolduramaz. Hiç biri, yünün, pamuğun ipek ve ketenin sağladığı faydaları sağlayamaz. Bu kesindir. Zira Allah her şeyin en güzelini ve en yararlısını yaratıp insana vermiştir.
Kur’ân’da ilgili 80, 81. âyetlerle, hayvan derilerinden, yün, kıl ve tüyden söz edilirken bunlar İlâhî nîmetler diye vasıflandırılıyor. Şüphesiz bu boşuna bir ifade tarzı değildir. Belirtilen nîmetlerden daha iyi yararlanma yollarını araştırmamızı teşvîk ve onları yaratan Rabbımıza şükretmemizi ilhâm etmektedir.
Sonuç olarak Kurʹân-ı Kerîm’deki bu âyetlerle, hayvancılığa, ziraate ve sanayi’e önem vermemiz emrediliyor, Allahʹa imân edenlerin dosdoğru kalkınma yolları gösteriliyor.
O bakımdan Kur’ân âyetlerini okurken, her kelimesi ve cümlesi üzerinde dikkatle durmamız, İlâhî muradı anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Körler ve sağırlar gibi üzerine kapanmamız bizi daha fazla başarıya götürmez.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî kudretin sınırsızlığına değinilerek kıyâmet olayının çok ani meydana geleceği açıklandı. Kâinatta her şeyin plân ve proğrama göre yürütüldüğü, gelişigüzel hiçbir olayın vücut bulmadığına işâret edildi.
Sonra da Allahʹın mutlak düzen sâhibi olduğu konu edilerek kuşların havada uçmalarına dikkatler çekildi ve arkasından insanın medeni tabiatlı yaratıldığı belirtilerek şehircilik üzerinde duruldu. Sonra da hayvancılığa, ziraatçılığa ve sanayi’e önem vermemiz tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya ile âhiret arasında köprü kurmayan ve hayatı çok basit yanıyla ele alıp ömrünü bir hiç uğruna harcayan kimselerin âhirette özür beyân etmelerine itibar edilmiyeceği; her ümmetten şâhit getirileceği açıklanıyor. Bu şahitlerin peygamber veya onun yolunda yürüyen mürşitler, âlimler olacağına işâret ediliyor. Sonra da İlâhî adâletin tecellisi karşısında zâlimlerin sonunun çok acıklı olacağına dikkatler çekiliyor. Allahʹı bırakıp putlara tapanların âhiret gününde putlarıyla birlikte biraraya getirilecekleri anlatılarak âhirette gerçeği görüp uyanmanın hiçbir yararı olmayacağı haber veriliyor.