MEÂLİ:
75-76- Hayır, (bu nimetleri inkâr edemezsiniz! ) Parça parça inen Kurʹânʹın (iniş) mevkilerine (veya yıldızların yörüngelerine) yemin ederim ki, eğer bilirseniz bu cidden büyük bir yemindir.
77- Şüphesiz bu, çok yüce, çok değerli Kurʹân’dır.
78- Saklı, korunmuş bir kitaptadır.
79- O’na ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir.
80- Âlemlerin Rabbıʹndan indirilmedir.
81- Siz, bu sözü mü küçümseyip değersiz görüyorsunuz?
82- Siz, rızkınızı (şükürle karşılıyacağınız yerde) yalan saymanıza çeviriyor (onunla nankörlük yapıyor)sunuz.
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, İslâm düşmanları maksatlı olarak Kurʹânʹa dokunurlar endişesiyle, düşman ülkesine seyahat edilirken mü’minlerin beraberlerinde Mushaf götürmemelerini emretti. » (el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 17/225- İbn Kesîr: 4/298)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Amr b. Hazm’e hitaben yazdığı mektupta şu cümle de yer almıştır: Kurʹân’a ancak temiz, pâk olan kimse dokunabilir. » (el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 17/225- İbn Kesîr: 4/298)
Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hudeybiyeʹde bize sabah namazını kıldırdı. Geceleyin yağmur yağdığı için yer biraz ıslak bulunuyordu. Namazı bitirince yüzünü arkasında namaz kılan cemaate çevirip şöyle buyurdu: «Rabbımızın ne buyurduğunu biliyor musunuz? » Onlar da: «Allah ve Peygamberi daha iyi bilir» diye cevap verdiler. Efendimiz buyurdu ki: «Kullarımdan sabahleyin uykudan kalkanların bir kısmı bana imân ederken bir şeyi de inkâr etti. «Biz, Allahʹın fazl-ü keremiyle yağmurlandık» diyen kimse, bana imân etti, yıldızların yağmur yağdırmasını ise inkâr etti. «Bizi şu ve şu akan yıldız yağmurladı» diyen kimse ise, beni inkâr edip yıldıza (onun yağmur yağdıracağına) inanmıştır. » (Tenvîrü’l-Havâlik Şerhün Alâ Muvattai Mâlik: 1/198)
YILDIZLARIN YÖRÜNGELERİNE YEMİN EDİLMESİ
«Hayır, (bu nimetleri inkâr edemezsiniz! ) Parça parça inen Kurʹân’ın (iniş) mevkilerine (veya yıldızların yörüngelerine) yemin ederim ki.. »
«Nücûm», «necimin çoğuludur. Bu isim iki ayrı manaya delâlet eder. Birincisi, yıldızlara, İkincisi Kurʹanʹa..
Birinci manayla, Cenâb-ı Hak yıldızların yörüngelerinin önemine, bağlı bulundukları fiziksel kanunlara işâretle yemin ediyor. İkinci mânayla ise, 23 yıla yakın bir süre içinde parça parça indirilen Kur’ân âyetlerinin ve sûrelerinin yerlerine yemin ederek bunun önemini ve Mushaftaki tertibin bütünüyle İlâhî belirleme üzerine yapıldığını haber veriyor. Sonra da, eğer insanlar bilip anlarlarsa bu yeminin pek büyük bir anlam taşıdığına dikkatleri çekiyor.
Böylece âyetin siyak ve sibakından, parça parça indirilen Kur’ân âyetlerinin bir bütünlük içinde hem Levh-i Mahfuz’da tesbit edilip korunduğu; hem de Mushafta biraraya getirilip insan sözünden uzak tutularak muhafaza edildiği anlaşılıyor.
Sonuç olarak, şu tablo karşımıza çıkıyor: Kur’ân her âyet ve kelimesiyle Allah sözüdür. Onda sihir, büyü, uydurma söz ve insan kafasının mahsulü olan bir cümle yoktur ve olamaz da.. O nedenle Kur’ân, «kerîm»dir, yani her bakımdan saygıdeğer olup övülmeğe lâyıktır; aynı zamanda Hz. Muhammedʹin (A. S. ) en büyük muʹcizesidir. Gerçek mü’minlerin yanında son derece hürmeti hâiz olup, ancak tertemiz olan kimselerin ona dokunabileceği bir kutsallık arzetmektedir. O her beyânıyla kalplere şifâ, gönüllere rahmet, ruhlara gıda, vicdanlara cilâdır. En güzel ve en uygun ahlâkı yansıtır; işlerin çözümünü en âdil şekilde gerçekleştirir.
KUR’ÂN, KİTAB-I MEKNUNʹDADIR
«Saklı korunmuş bir kitaptadır.. »
Cenâb-ı Hak, indirdiği kitabın kutsallığını ve korunmuşluğunu belirtirken, Onun «Kitab-ı Meknûn»da korunduğuna değinmektedir. Bu terkip üzerinde hayli durulmuş ve birtakım yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetliyebiliriz:
1- Cenâb-ı Hakk’ın yanında korunmuştur.
2- Her türlü bâtıldan, boş ve anlamsız sözden uzak tutulup muhafaza edilmiştir.
3- Onun aslı, kaynağı, gökte saklıdır.
4- Bütünü «Levh-i Mahfuz»da korunmaktadır ve ancak oradan alınıp parça parça indirilmiştir.
5- Tevrat ve İncilʹde anılmıştır.
6- Elimizdeki mushaflarda titizlikle korunmuştur ve korunmaktadır.
KUR’ÂN’A ANCAK ARINIP TEMİZLENENLER DOKUNABİLİR
«Ona ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir.. »
Sözü edilen «mess» yani dokunma kavramıyla, elle veya diğer bir azayla dokunmak mı, yoksa mânevî bir temas mı kasdedilmektedir? Ayrıca «muttahharûn» sıfatıyla kimler murad edilmektedir? Bu hususta da birtakım farklı yorumlar, tesbitler ve içtihatlar söz konusudur. Şöyle ki:
1- Hz. Enes (R. A. ) ile Tabiînʹden Saîd b. Cübeyr’e göre: Bu kitaba ancak günahlardan arı, duru olan tertemiz melekler dokunabilir. Öyle ki, Levh-i Mahfuz’da saklı tutulan ve sonra ayrı bir tecelliyle Dünya Semasıʹna indirilen Kur’ân’a cinler, şeytanlar, kâhinler ve büyücüler değil, ancak tertemiz melekler dokunmuştur ve dokunmaktadırlar.
2- Ebû Âliye ile İbn Zeydʹe göre: Günahlardan tertemiz olan melekler ve peygamberler dokunabilir.
3- Kelbîʹye göre: Ona, o çok şerefli kâtip melekler dokunabilir.
Bu üç yorumdan şunu anlıyoruz: Âyette geçen «mess» den maksat, elle veya bir organla dokunma değil, indirmedir; yani Kur’ân’ı ancak melekler indirmiştir.
4- Kur’ân’a, «Levh-i Mahfuz»da saklı bulunan o yüce kitaba ancak melekler dokunabilir. Bu yoruma göre: «Kitab-ı Meknûn»dan maksat, «Levh-i Mahfuz»dur.
5- Elimizdeki Mushafa ancak tertemiz olan kimseler dokunabilir. Bu yorumla, «Kitab-ı Meknûn»dan maksat, Mushafta toplanan Allah Kelâmıʹdır. Nitekim Hz. Ömer, henüz İslâm’a girmeden önce, kız kardeşinden Kur’ân yazılı sahifeleri isteyip eline alarak bakmayı teklîf edince, kız kardeşi ona: «Hayır, buna ancak tertemiz olanlar dokunabilir» demiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer boy abdesti alıp İslâm’a girmiş ve öylece Kur’ân âyetleri yazılı sahifeye elini dokundurmuştur.
6- Katade’ye göre: Kur’ân’a ancak abdestsizlik ve cünüplükten temizlenen müʹminler dokunabilir.
7- Kelbî’ye göre: Küfür ve şirkten kurtulup temizlenenler dokunabilir.
8- Rebiʹ b. Enesʹe göre: Günahlardan arınanlar ancak dokunabilir.
9- Kur’ânʹın sevabına ancak mü’minler erişebilir.
10- Kaadi Ebû Bekir b. Arabîʹye göre: Şerʹân temiz sayılanlar dokunabilir.
FIKHÎ YÖNÜ
Abdestsiz bir halde Mushafa dokunma konusunda ilim adamları ve müctehid imamların tesbit ve ictihadları farklıdır:
a) Hz. Ali, İbn Mesʹud, Sa’d b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Atâʹ, Zührî ve Nahaîʹye göre: Abdestsiz bir halde Mushafa dokunmak câiz değildir. Cumhur da bu görüşü ve içtihadı benimsemiştir. İmam Şâfiîʹnin de içtihadı bu doğrultudadır.
b) İbn Abbas ve Şaʹbî’ye göre: Câizdir. İmam Mâlikʹin de içtihadı bu anlam ve hükümdedir. Bir rivâyete göre, İmam Ebû Hanîfe’nin de içtihadı bu anlamdadır. İkinci bir rivâyete göre, İmam Ebû Hanîfe’nin, «Mushafın yazılı olmayan kenar kısımlarına abdestsiz bir vaziyette dokunmakta bir sakınca yoktur» dediği şeklinde bir tesbit yapılmıştır.
c) Bu konuda, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Amr b. Hazme yazdığı mektupta «Kurʹân’a ancak tâhir (temiz) olan kimse dokunabilir» meâlindeki hadîs delillerin en kuvvetlisi olarak bilinmektedir.
d) Yapılan başka bir rivâyette, İmam Mâlik’in, abdestsiz kimsenin Mushafa dokunmasını sakıncalı gördüğü belirtilmiştir.
Abdurrahmân el-Cezîrî’nin tesbitine göre: İmam Mâlik, abdestsiz bir halde Kur’ân’a veya Onun bir sûre veya âyetine dokunabilmek için birtakım şartlar ön görmüştür:
1- Kur’ân’ın Arapçaʹdan başka bir dil ile yazılmış olması,
2- Dirhem ve dînar (para) üzerine yazılmış bulunması,
3- Mushafı korumak için eline almış olması,
4- Bir kılıfla örtülü bulunması,
5- Abdestsiz olarak taşıyan kimsenin ya öğretici, ya da öğrenci olması, (İsterse bu durumda öğretici veya öğrenci ayhali olsun, yine dokunabilir). (Geniş bilgi için bak: el-Fıkhu Alâ’l-Mezâhibi’l-Arbaa: 1/47, 48)
Bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmesi halinde, İmamʹa göre, Kur’ân’a abdestsiz bir halde dokunmakta ve onu okumakta bir sakınca yoktur.
e) Bu konuda Hanbelî’lerle Hanefîlerin ictihad ve yorumları birbirine çok yakındır.
f) İmam Şâfiî de, bazı hallerde Kur’ân’a abdestsiz dokunmanın câiz olduğunu belirterek onları şöyle sıralamıştır:
1- Korumak maksadıyla alınıp taşınırsa,
2- Dirhem veya dînar (para) üzerinde yazılı olursa,
3- Kur’ân âyetlerinden bir kısmının ilim kitaplarında yazılı bulunması halinde, o kitapları alıp okumak veya öğretmek durumu ortaya çıkarsa,
4- Tefsîr kitaplarında, meâl veya tefsîrde kullanılan kelimeler, Kur’ân kelimelerinden fazla olursa,
5- Elbise üzerine yazılı bulunursa,
6- Öğrenmek maksadıyla ele alınırsa, o takdirde Kur’ân’a ve âyetlerine abdestsiz olarak elle dokunmakta bir sakınca yoktur. (Bilgi için bak: el-Fıkhu Alâ’l-Mezâhibi’l-Arbaa: 1/48, 49)
g) Dâvud ez-Zâhirîʹye göre: Abdestli olsun olmasın Müslümanın ve kâfirin Mushafa el dokundurmasında bir sakınca yoktur. Ancak kâfirin onu taşıması câiz değildir.
Dâvud bu konuda, Resûlüllah’ın (A. S. ) Rum Kayser’ine, içinde âyet yazılı bulunan mektup yazmasını delil kabul etmektedir.
KUR’ÂN, ÂLEMLERİ YARATIP TERBİYE EDEN ALLAH’TAN İNDİRİLMİŞTİR
«Âlemlerin Rabbından indirilmedir. »
Kâinatta görüp bildiğimiz, inanıp kabul ettiğimiz her şeyi Cenâb-ı Hak, belli bir plân ve kanuna göre yaratıp tekâmül basamaklarında terbiye ede ede var kılmakta ve öylece her şeyi asıl amacına yöneltmektedir. Göklerle yer bile altı uzun devirde yaratılmıştır ve böylece uzun bir tekâmül dönemi geçirdikten sonra bugünkü denge ve düzenini almıştır. Öyle ki, Cenâb-ı Hak her işini bilgi ve hikmetle; her yarattığını terbiye ve tekâmül ettirmekle yürütmektedir. Onun işinde ve terbiyesinde bir kusur söz konusu değildir ve olamaz. Ancak Rab sıfatıyla terbiye edip kemâle erdirmesinin anlamı şudur: Her türün hilkat özelliği onun mayasına enjekte edilmiş ve öylece türden türe geçişe imkân verilmemiştir.
İşte «Kur’ân âlemlerin Rabbi Allahʹtan indirilmedir» şeklindeki anlatım bu incelikleri yansıtmakta ve Rab sıfatının çok geniş ve kapsamlı bir kavram olduğuna işâret etmektedir.
Gerçek bu olunca, Kur’ânʹı veya Cenâb-ı Hak’ın ortaya koyduğu herhangi bir eseri küçümsemek veya değerini takdîr etmemek kişiyi küfre ve nankörlüğe sürükler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın bir kısım özellikleri üzerinde durularak, aydınlatıcı ve düşündürücü bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ölüm anındaki bir safha konu ediliyor ve sonra da insanların iki kısma ayrılacakları üzerinde durularak, her kısım için hazırlanan mükâfat veya mücazata dikkat çekiliyor ve böylece insanların ölmeden önce Hakkʹa dönmelerinde sayısız faydaların bulunduğuna işâret ediliyor.