MEÂLİ:
7- Müşriklerin Allah yanında ve Peygamberi yanında nasıl bir sözleşme ve anlaşmaları olabilir? Ancak Mescid-i Haram yanında anlaştıklarınız müstesnâ; onlar size karşı doğru davrandıkça siz de (mevcut anlaşma hükümlerine uyarak) kendilerine karşı doğru davranın. Şüphesiz ki Allah (sözleşme ve anlaşmalara bağlı kalıp, hıyânet ve döneklikte bulunmaktan) sakınanları sever.
8- Nasıl anlaşmaları olabilir ki, eğer onlar size karşı üstünlük sağlamış olsalar, hakkınızda ne bir hak ve yakınlık, ne de sözleşme vecîbelerini gözetirler. Sizi ağızlarıyla hoş tutmaya çalışırlar, kalbleri ise (nefret duyup) kaçınır. Çoğu (İlâhî sınırları hiçe sayan) fâsıklardır.
9- Allahʹın âyetlerine karşılık az bir değeri satın aldılar da Allah yolundan alıkoydular. Bunlar gerçekten ne kötü şeyler işlemektedirler!
10- Hiç bir müʹmin hakkında ne bir hak ve yakınlık, ne de bir sözleşme ve anlaşma vecîbesini gözetirler ve işte bunlar, haddi aşanların kendileridir.
11- Eğer (küfür ve inatdan, azgınlık ve fitneden) vazgeçip tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir ve biz bilen bir millete âyetlerimizi (böylece) bir bir açıklıyoruz.
12- Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozarlar da dininize dil uzatıp saldırırlarsa, o takdirde küfrün ileri gelen elebaşılarıyla savaşın; çünkü onların gerçekten yeminleri yoktur. Olur ki (bu tutum ve döneklikten) vazgeçerler.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kim (şu) üç şey arasında fark gözetir de birini diğerinden ayırırsa, Allah da kıyâmet gününde onunla rahmetini birbirinden ayırır (rahmetini ondan uzak tutar):
1- Allahʹa itaât ederim, ama Peygamberine itaât etmem, derse, Oysa Allah, «Allahʹa ve Peygambere itaât edin! » buyuruyor.
2- Namaz kılarım ama zekât vermem derse, Halbuki Allah, «Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin» buyuruyor.
3 Kim de Allah’a şükürle, ana-babasına şükrü birbirinden ayırır, Allah’a şükreder ama ana-babasına şükretmezse...
Halbuki Allah, «Bana şükret ve ana-babana şükret» buyuruyor. » (Kurtubî/ilgili âyetin tefsirinde. Senedini tesbit edemedim.)
ALLAH’A ORTAK KOŞANLARLA YAPILAN ANLAŞMAYA ALDANMAMAK GEREKİR
«Müşriklerin Allah yanında ve Peygamberi yanında nasıl bir sözleşme ve andlaşmaları olabilir? »
Meâlindeki âyetle Müslüman ülkelerin, Allah’a ortak koşan inkârcılarla yaptıkları sözleşme ve andlaşmalara aldanıp kendilerini tam güven içinde hissetmemeleri hatırlatılıyor. Bunun nedeni açıktır: Allah’a ve âhirete inanan bir millet veya topluluk, verdiği sözün ve yaptığı andlaşmanın Allah katında nasıl bir hüküm ve anlam taşıdığını düşünerek ona sadık kalmaya çalışır. Bu inançta ve doğrultuda olmayanların ise, sadık kalmalarına pek güvenilemez. Çünkü kalblerini tesir altına alan mânevî hiçbir müeyyide tanımamaktadırlar. O halde İslâm devleti, inkârcılarla yaptığı andlaşma ve sözleşmeyi adım adım izlemek zorundadır. Çünkü karşı taraf fırsat bulup ortamı kendi lehine görünce hiçbir hak ve vecîbe gözetmezler.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında, başta Hudeybiye olmak üzere birçok sözleşme ve andlaşmalara müşrikler bağlı kalmamış, fırsat buldukça hıyânette bir an tereddüt etmemişlerdir. Zaman zaman dilleriyle mü’minleri memnun etmeye çalışırken kalbleri hep bundan nefret duyup kaçınmıştır. Ancak o dönemde Hudeybiye andlaşması paralelinde Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in Mescid-i Haram yakınında andlaşma yaptığı Beni Bekir kabilesi bir istisna oluşturur. Çünkü onlar anlaşmaya hep sadık kalmışlardır. O bakımdan genel kaidenin dışında tutularak dört ay süre onlar hakkında uygulanmamıştır.
İbn İshâk’ın tesbit ettiği bu rivâyet, ilim adamlarınca daha sahîh kabul edilmiştir.
«Nasıl andlaşmaları olabilir ki, eğer onlar size karşı üstünlük sağlamış olsalar, hakkınızda ne bir hak ve yakınlık, ne de sözleşme vecibelerini gözetirler. »
Kur’ân bu âyetle, sözleşme ve andlaşmalara sadık kalmayan müşriklerin iki değişmez karakterini hıyânetlerine sebep olarak gösteriyor: Birincisi, onlar inkâr ve inat içinde her türlü günahı işlemekten çekinmezler. O yüzden devamlı İlâhî sınırları aşıp hakları çiğnerler. İkincisi, hiçbir sınır tanımayan, İlâhî buyruklara karşı gelen azgın ve taşkın kimseler olarak durmadan İslâm aleyhine entrikalar çevirirler. Tabii bu iki kötü huyun asıl kaynağı, imansızlıktır.
MÜŞRİKLER ANDLAŞMAYI BOZARLARSA
«Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozarlar da dininize dil uzatıp saldırırlarsa, o takdirde küfrün ileri gelen elebaşılarıyla savaşın; çünkü onların gerçekten yeminleri yoktur. »
Kur’ân böylece İslâm devletinin şeref ve itibarını devamlı ayakta tutmak, döneklik yapan inkârcılara hadlerini bildirmek için şu emri veriyor: «Küfrün elebaşılarıyla savaşın! » Çünkü onların hiçbir andlaşmaya sadakatleri yoktur. Belki bu sayede onlar tuttukları yoldan dönerler de verdikleri söze bağlı kalma lüzumunu duyarlar.
Tabii buradaki savaş emri, hemen yerine getirilmesini gerektirmemektedir. Şartlar ve ortam elverdiği takdirde savaşmak gerekli olur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile dört halîfenin tutumu hep böyle olmuştur.
İlgili âyetlerle müşriklerin tutum ve davranışları açıklandıktan sonra İlâhî âyetleri az bir paha karşılığında değiştiren ve böyle yapmakla insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışan Yahudilere atıflar yapılıyor; işledikleri bu sorumsuzca cinayetin ne kadar kötü olduğu belirtilerek, Yahudilerin de müşrikler gibi hiçbir mü’min hakkında bir hak ve yakınlık, söz ve vecibe gözetmiyecekleri açıklanıyor. Zira Yahudilerin de çoğu ya âhirete inanmaz, ya da orada sadece yedi gün azâp göreceklerine inanırlar. O bakımdan müʹminler hakkında hiçbir sorumluluk duymazlar ve gerektiğinde yaptıkları andlaşmaların hilâfına hareket ederler.
Ancak müşrikler gibi büsbütün inkârcı olmadıklarından müʹminlere karşı düşünce ve tutumları ayrı bir anlatımla belirtilmiştir.
ÜÇ ÖNEMLİ ŞART
«Eğer vazgeçip tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir.»
İster müşrik, ister yahudî, isterse ateşperest olsun, İslâm’a karşı olumsuz yönde faaliyet gösterir, yapılan sözleşme ve andlaşmalara sadık kalmazlarsa, şartlar elverdiği takdirde savaş kaçınılmaz olur. Ancak sözü edilenler pişmanlık duyup tevbe eder (Allah’a ve Peygamberine iman ile ciddi bir dönüş yapar), aşağıda belirtilen üç şartı yerine getirirlerse, o taktirde onlar dinde kardeş sayılırlar ve hakları her bakımdan korunup güven altına alınır:
1- Pişmanlık duyup İslâmiyeti son din olarak seçerek kabul etmek,
2- Namaz kılmak,
3- Zekât vermek..
Bu üç şart veya esası kabul edenler artık oruç tutmakta tereddüt etmezler. Hac ise, bu âyetler indiğinde henüz farz kılınmamıştı.
Neden bu üç şart? Çünkü sağlam imân, namaz ve zekâta kapı açar, yani farz ibâdetler doğru ve hakiki bir imânın en tabii ürünleridir.
DİNE DİL UZATIP SALDIRANLAR ÖLDÜRÜLÜR MÜ?
«Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar da dininize dil uzatıp saldırırlarsa, o taktirde küfrün ileri gelen elebaşılarıyla savaşın. »
Bu âyetin ışığı altında müctehit imamların az farklı görüş ve yorumları ortaya çıkmıştır, onları şöyle özetliyebiliriz:
a) İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam Leys ve İmam Ahmed b. Hanbel’e göre, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe sövüp dil uzatan kişinin İslâm devleti tarafından öldürülmesi vaciptir.
b) İmam Ebû Hanîfe’ye göre, öldürülmez, başka bir ceza ile tecziye edilir.
Birincilerin dayanağı şu olaydır: Bir adam Hz. Ali’nin (R. A. ) meclisinde, Yahudî eşrafından Kâb b. Eşref’in gadren öldürüldüğünü söylüyor. Bunun üzerine Hz. Ali (R. A. ) o adamın öldürülmesini emrediyor. Çünkü Kâb b. Eşref, Resûlüllah’ın (A. S. ) emir ve talimatıyla öldürülmüştür. (Kurtubî tefsîri: 8/82-Kahire: 1387)
Gayrimüslim vatandaşlara gelince:
c) İmam Mâlik’e göre, İslâm ülkesinde vatandaş olarak bulunan gayr-i müslimler İslâm’a dil uzatıp saldırırlarsa, öldürülmezler, vatandaşlıktan çıkarılıp sınır dışı edilirler.
d) İmam Şâfiîʹye göre, onlar da öldürülürler.
e) İmam Ebû Hanîfe’ye göre, tevbe etmesi önerilir. Tevbe ederse vatandaşlık hakkını kaybetmez. İmam Sevrî de aynı görüştedir.
f) Din ve peygambere dil uzatıp saldırdıktan sonra tevbe edip İslâm dinine girerse, ilim adamlarının çoğuna göre, öldürülmez. Sahîh olan da budur. (Geniş bilgi için bak: Kurtubî: 8/83-85)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle gerek müşriklerin, gerekse Yahudilerin andlaşmaları bozdukları, İslâm’a dil uzattıkları, böylece şartlar elverdiğinde onlarla savaşmanın gereği konu edildi. Ancak pişmanlık duyup iman ettikten sonra namaz kılan ve zekât verenlerin artık düşman değil, dost ve kardeş oldukları, onlarla savaşmaya neden kalmadığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Peygamberi (A. S. ) Mekke’den çıkaran, yapılan andlaşmayı bozan ve savaş kapısını ilk önce açan müşriklerle savaşmanın mutlaka gerekli olduğu üzerinde duruluyor; böylece Allahʹın mü’minlerin elleriyle onlara dünyada azâp edeceği haber veriliyor. Sonra da savaşın bir bakıma Allah ve Peygamber dost ve sırdaşlarıyla, müşriklerin dost ve sırdaşlarını birbirinden ayırt eden bir kıstas olduğuna dikkatler çekiliyor.