Tahrim Suresi 6-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا تُوبُوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًا عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

8.

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.

Diyanet İşleri

7.

Ey inkar edenler! Bu gün özür dilemeyin! Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.

8.

Ey iman edenler! Allah'a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. "Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter" derler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- Ey imân edenler! Kendinizi ve âilenizi Cehennem ateşinden ko­ruyun ki onun yakıtı insan ve taştır; üzerinde kaba yapılı, sert tabiatlı olan görevli melekler bulunur ki onlar, Allahʹın kendilerine emrettiği husus­larda O’na karşı gelmezler; emrolundukları şeyleri (kusursuz) yerine ge­tirirler.

7- Ey küfre sapanlar! Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldiğinize karşılık cezâlandırılacaksınız..

8- Ey imân edenler! Tam bir pişmanlık, gönül huzuru içinde göste­rişten uzak ölçüde Allahʹa tevbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir. O günde ki, Allah, Peygamberi ve Oʹnunla beraber bulunup imân edenleri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür. «Ey Rabbimiz! Der­ler, bize nûrumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki senin kudretin her­şeye yeter. »

İLGİLİ HADÎSLER

«Çocuğun babası üzerindeki hakkı: (Doğunca) ona güzel bir isim koy­ması, (Allahʹın) kitabını öğretmesi ve ergen olunca onu evlendirmesidir. » (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 18/195)

«Hiç bir baba çocuğuna güzel edep ve terbiyeden daha üstün bir ba­ğışta bulunamamıştır, bulunamaz da. » (Tirmizî/birr: 33- Ahmed: 2/412- 4/77, 78)

«Çocuklarınıza, yedi yaşına girince namaz ile emredin; on yaşına gi­rince namaz (kılmadığı takdirde) dövün ve bu yaşta yataklarını ayırın. » (Ebû Dâvud/salât : 26)

«Allah şu adama rahmet etsin ki, gece kalkıp namaz kılar ve aile hal­kını uyandırır. Onlar kalkmadığı takdirde yüzlerine su serper. Cenâb-ı Hak şu kadına da rahmet eylesin ki, namaz kılar ve eşini uyandırır. Eşi kalk­madığı zaman yüzüne su serper. » (İbn Mâce/ikamet: 175)

İlgili âyet inince Hz. Ömer (R. A. ) Resûlüllaha (A. S. ) şöyle sordu:

- Kendimizi korumaya çalışıyoruz, ya aile halkını nasıl koruyalım?

Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) şöyle buyurdu:

- Allahʹın sizi menʹettiği şeylerden onları menʹedin; Allahʹın size em­rettiği şeyleri onlara emredin. » (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 18/195, 196)

«Hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeyden so­rumlusunuz! Hükümdar idareci bir çobandır ve idare ettiği halktan sorum­ludur. Adam ev halkını idare eden bir çobandır ve idare ettiği o kimseler­den sorumludur. Kadın, kocasının evinde idareci bir çobandır ve idare et­tiği şeyden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını koruyan bir çobandır ve idaresi ile memur olduğu şeyden sorumludur.

Evet, hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeyden sorumlusunuz. » (Buharî/cumua: 11, cenâiz: 32, istikraz: 20, vasayâ: 9, ıtk: 17, 19, ni­kâh: 81, 90, ahkâm: 1, imâret: 20- Ebû Dâvud/imaret: 1, 13- Tirmizi/cihâd: 27- Ahmed: 2/5, 54, 55, 108, 111, 121)

AİLE REİSİNİN SORUMLULUĞU

«Ey imân edenler! Kendinizi ve aile­nizi Cehennem ateşinden koruyun.. »

Altıncı âyetle, aile reisinin, yani ana ve babaların hem kendilerini, hem eşlerini, hem de çocuklarını ateşten korumaları emredilmektedir. An­cak ne ile korunabilecekleri sûrenin bütünlüğü dikkate alınınca anlaşıla­bilecek bir muhtevadadır. Az yukarıda eş olarak seçilecek kadınların altı kadar özelliği belirtilmişti ki, bu özelliklerden her birinin ateşe karşı birer engel teşkil ettiğinde şüphe yoktur.

O halde eş ve çocukları, Allah’a dosdoğru imân doğrultusunda sözü edilen özellik ve sıfatlarla donatmak ve İslâm’ın yönlendirici yüksek ahlâ­kıyla şekillendirmek, onları dünyada Allahsızlık, dinsizlik ve imânsızlık ate­şinden, âhirette de Cenâb-ı Hakk’ın adâleti gereği Cehennem ateşinden korur. Zira insanın içinde ve dışında en uygun ve kalıcı disiplini sağlayan, Allah’a dosdoğru imândır ve O yüce kudretin her an üzerimizde bizi gö­rüp denetlediğini idrâk etmemiz ve bu idrâk içinde Oʹndan, O’nun adâletinden korkmamızdır.

ÇOCUK TERBİYESİ

Çocuğu şekillendiren, yönlendiren, iyi veya kötü düzeye getirip gelişti­ren iki önemli ortam söz konusudur:

a) Aile,

b) Çevre.

Çocuk bu iki ortam ile içiçedir. Ruhunda doğuştan mevcut olan Allah ve din duygusu veya mayası, iyi bir aile ve sağlam bir çevre içinde ama­cına yönelik şekilde gelişmeye her zaman namzettir. Kötü bir aile ve sapık bir çevre içinde ise, körelip belirsiz hale gelmeye mahkûmdür.

O bakımdan dindar, ahlâklı, fazîletli ve kültürlü bir nesil yetiştirmenin yolu önce aileden geçer ve hemen arkasından çevre gelir. Kız kendine eş seçerken, belirtilen sıfatları erkekte arama ihtiyacını duyar; erkek de ken­dine eş seçerken aynı ihtiyacı duyarsa, o takdirde temeli sağlam bir aile yuvası kurma imkânı ortaya çıkmış olur.

Çocuğa ana-baba seçmekte bu kadar duyarlı davranırken, ona çevre ve arkadaş seçerken de bir o kadar duyarlık göstermek gerekmez mi? Çünkü çocuk atıldığı, itildiği çevre ve toplumun, arkadaş ve yakınların renk ve karakterini alır ve ölünceye kadar bunun tesirinden kurtulamaz.

İşte çocuğu ateşten korumanın en tesirli çaresi budur.

CEHENNEM YAKITI

«Ki onun yakıtı insan ve taştır.. »

Âl-i İmrân Sûresi 10. âyette inkârcı azgınların ateşin yakıtları oldukla­rı belirtilirken, Bakara Sûresi 24. âyet ile konumuzu oluşturan âyette, Ce­hennem ateşinin yakıtının insan ve taş olduğu açıklanmaktadır.

Bakara Sûresin’de bu anlatım üzerinde iki ayrı yorumda bulunduk: Oluşumları en eski olan taş kömürüne işâret olabileceği gibi, tapınmak için yontulup şekillendirilen taştan putlar da olabilir..

Ancak hemen belirtelim ki, bunlar bizim yorumlarımızdır. Daha uygun olanı ise şudur: Cenâb-ı Hakk’ın o âleme mahsus yarattığı taştan bir ya­kıttır ki, menşeini ve mahiyetini O’ndan başkası bilmez.

İnkârcı putperestlerin, azgın sapıkların ve taptıkları putların Cehennem ateşini tutuşturan birer çıra olabileceği şeklinde yorumda bulunmak ise, isabetli olmaz. Zira Cehennem yaratıldığı günden beri yanmaktadır. O hal­de cehennem yakıtı olan insan ve taş eski bir yakıt mıdır, yoksa bunlar yeni bir yakıt mı olacak? Ölen inkârcı azgınlar hemen yakıt durumuna getirilirler mi?

Cehennem’in güneşte olduğu gibi, kendine has ve devridaim halinde yanıp alev alev köpüren bir yakıtı vardır. O bakımdan ölen kâfirlerin hemen yakıt durumuna geçmesi söz konusu değildir. Çünkü ölenin bedeni toprağa, ruhu Berzah Âlemi’ne verilmektedir. Beden çürümekte, ruh yerleştiği o âlemdeki yerine ve inancına göre ya Cennet, ya da Cehennem kokusu al­maktadır. Kıyâmet günü ise, sözü edilen inkârcılar, Cehennem’in kendine has yakıtıyla karışıp bir bakıma yakıt haline gelecekler; derileri yandıkça yerine yenisi gelecek ve bu peryodik olarak sürüp gidecektir.

Müʹmin Sûresi 46. âyetle «Sabah-akşam ateşe arzolunurlar» sözüne gelince, bunu o sûrenin tefsirini yaparken şöyle yorumlamıştık: Bu sözden onların, yani kâfirlerin öldükten sonra Cehennem’e atılacakları İstidlâl edi­lemez. Çünkü Cehennem’e atılma ancak âhirette gerçekleşecektir. Ateşe arzolunma, Berzah Âlemi’nde kâfirlerin ruhlarıyla Cehennem arasında bir menfez meydana gelmesi ve sabah-akşam Cehennemʹin kerih kokusunu alarak azap görmeleri demektir. Kıyâmet kopup âhiret âleminin dönemi başlayınca, onların azap çekmekte olan ruhları bu defa bedenleriyle birle­şip doğrudan Cehennem ateşine atılmak suretiyle elim azaba uğratılırlar.

CEHENNEMʹDE GÖREVLİ MELEKLER

«Üzerinde ka­ba yapılı, sert tabiatlı olan görevli melekler bulunur ki onlar, Allahʹın ken­dilerine emrettiği hususlarda Oʹna karşı gelmezler.. »

Kâinatta bizce sayısı belirsiz melekler, İlâhî plân ve proğramı belirle­nen düzene göre yürütürler. Buna gelişmiş bir fabrikayı misâl verebiliriz: Her ünitesinin başında usta ve işçiler bulunmakta, bununla onun verimli çalışmasını sağlayıp faaliyetini sürdürmektedirler. Günün gelişen tekniğiyle ve elektronik cihazlarla bir fabrikayı elektronik beyinle çalıştırıp sonuç al­mak mümkündür. Buna rağmen her şey insan içindir felsefesinden hare­ketle, işsize iş bulmak temel prensiplerden biridir.

Bunun gibi, Cenâb-ı Hak dileseydi hiçbir meleği görevlendirmeden kâi­nat düzenini koruyup yürütürdü. Ama O’nun ezelî plânına göre, her şey üzerinde meleklerin görevlendirilmesi hükme bağlanmıştır. Artık O’nun plâ­nı ve hükmü değişmez.

O bakımdan Cehennemʹde de görevli melekler vardır. İlgili âyetle on­ların özellikleri hakkında bilgi verilmekte ve dünya hayatında ilâhî sınırları hiçe sayan suçlu günahkârları, inkârcı sapıkları cezalandırırken kanunları kusursuzca uygulayan ve yürüten eğitilip yetiştirilmiş elemanlara ihtiyaç bulunduğuna işâret edilmektedir.

Sözü edilen meleklerin vasıf ve özellikleri:

1- Katı kalplidirler; merhamet dileyenlere acımazlar ve müsamaha etmezler.

2- Yapılarında sertlik, ilâhî buyruklara kayıtsız, şartsız bağlılık var­dır. Âyetteki «gılaz» sıfatı bu manaya delâlet eder.

3- Görünümleri korkunç ve ürkütücüdür. Sözleri sert ve kesindir. Bu, «şidad» sıfatının bir yorumudur.

4- İlâhî emirleri aynen uygularlar; O’na karşı asla isyan etmezler.

5- Verilen görevi kusursuz yerine getirirler. (Bilgi için bak.: Müddessir Sûresi 30. âyetin tefsiri)

Cennet’teki görevli meleklere gelince: Onlar da o nisbette yumuşak, zarif, sevimli ve saygılıdırlar. Cennet ehlinin bütün isteklerini yerine getir­mekte ne gevşeklik izhar ederler, ne de aksatırlar.

ÂHİRETTE ÖZÜR BEYAN ETMENİN HİÇBİR YARARI YOKTUR

«Ey küfre sapanlar! Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldiğinize karşı­lık cezalandırılacaksınız. »

Dünya hayatı bütünüyle gelişip olgunlaşma, teklîf ve sorumluluk taşı­ma dönemidir. Aynı zamanda işlenen günah ve kötülüklerden pişmanlık duyma, Hakk’a yönelip tevbe etme ve itizarda bulunma yeridir. İnsana, her iki hayatın hikmet ve anlamını, maksat ve gayesini anlayacak kadar akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekler de verilmiştir. Bütün imkân ve kolaylıklara rağ­men tuttuğu yoldan ayrılmayıp ömrünü inkâr ve sapıklık, azgınlık ve ah­lâksızlık doğrultusunda noktalayan kimsenin âhiret gününde pişmanlık duy­masının, dönüş yapmak istemesinin ve yaptıklarından dolayı Özür dileme­sinin mâkul ve makbul hiçbir yanı ve anlamı yoktur. Çünkü orası teklîf, sorumluluk yüklenme yeri değil; hesap, mükâfat ve mücazat yurdudur. Bu tıpkı, derslerine ve verilen ödevlere çalışmayıp imtihan gününde kendini boşlukta hissedip hocalarından özür dileyen haylaz ve tembel talebeye benzerlik arzeder.

O bakımdan Cenâb-ı Hak o günde: «Ey küfre sapanlar! Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldiğinize karşılık cezalandı­rılacaksınız» buyurarak, dünyada inkâr hastalığına yakalananların o gün­kü halini tasvîr etmekte ve yaşamakta olan kâfirleri ve suçlu günahkârları uyarmaktadır.

Böylece her kişinin ceza ve mükâfatının nüvesini dünyada kazanıp be­raberinde âhirete götüreceğine işârette bulunularak, Cenâb-ı Hakk’ın kim­seye haksızlık etmiyeceği ve sadece adâletiyle tecelli edeceği haber veri­liyor.

NASÛH TEVBESİ

«Ey imân edenler! Tam bir pişman­lık, gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allahʹa tevbe ediniz.. »

Âyet-i Kerîme’de önce imân edenlere seslenilerek tevbe etmeleri em­rediliyor. Emir vücubu gerektirdiğine göre, günah ve kusurlardan vazgeçip pişmanlık duyarak tevbe etmek vâcip oluyor. Bunun için güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe kapısının açık tutulacağı haber verilmiş ve insana geniş imkân ve yararlanabileceği kadar fırsatlar tanınmıştır.

Diğer bir yorumla, kişi ölünceye kadar tevbe kapısı ona açık tutulur. Her zaman ve her yerde bu kapıya yönelip kendini günah kirlerinden te­mizleyebilir.

«Nasûh» kavramı hayli geniş ve kapsamlıdır. Sözlükte: Temizleyip paklayıcı, öğüt verici ve alıcı, sadık kalıcı gibi manalara delâlet eder. Terim olarak: Birbirinden az farklı 24 kadar mâna içerdiği tesbit edilmiştir:

1- Sağılan süt nasıl bir daha memeye dönemiyecekse, yapılan tevbeden sonra bir daha günaha dönmemek söz konusudur.

2- Katade’ye göre, doğru dönüş ve öğüt alınacak bir yöneliş ile tevbe etmek demektir.

3- Gösterişten, şüpheden uzak, katıksız bir pişmanlık duyup Cenâb-ı Hak’tan af ve bağışlanma dilemektir.

4- Hasan el-Basrî’ye göre, severek işlediği günaha iyice üzülüp ne­damet duymak ve her hatırladıkça Allah’tan rahmet ve mağfiret dilemektir.

5- Kabul edileceğine tam emin olmayıp hatıra geldikçe üzülmek, en­dişelenmek ve bu hava içinde bir daha o gibi günahlara dönmemeye az­metmektir.

6- Öyle bir pişmanlık ve dönüştür ki, kendini o çizgiye getirenin artık tekrar, tekrar o hususta tevbe etmeye ihtiyaç duymamasıdır.

7- Kelbî’ye göre, gönülden pişmanlık duyup ciddi ve samimi dönüş yapmak; dil ile de istiğfarda bulunup günahtan uzaklaşmak ve bir daha dönmemeye kalp yatışkanlığı sağlamaktır.

8- Tabiînden Saîd b. Cübeyr’e göre, makbul olan tevbedir ki, şu üç şartla kabul edilmesi umulur: a) Kabul olunmaz korku ve endişesini duy­mak, b) bununla beraber kabul edilir ümidini yitirmemek suretiyle taât ve ibâdete devam etmek, c) bir daha o günaha dönmemeye azmetmektir.

9- Saîd b. Müseyyeb’e göre, kendi kendinize öğüt vermeniz, için için pişmanlık duyup Hakk’a yönelerek tevbe etmeniz demektir.

10- Müfessir el-Kurezî’ye göre, şu dört özelliği kendinde toplayan bir tevbedir:

a) Dil ile istiğfar etmek,

b) Bütün organları günahtan uzak tutup arındırmak,

c) İşlenen günaha bir daha dönmemeye azmetmek,

d) Kötü ahlâktan uzaklaşıp güzel ahlâk iklimine göçetmek..

11- Süfyân es-Sevrî’ye göre, «nasûh tevbe»nin dört belirtisi vardır: Kıllet, illet, zillet ve gurbet..

Birincisi, günahı azaltmaktır. İkincisi, günahı hatırladıkça rahatsızlık duymaktır. Üçüncüsü, işlediğinden dolayı kendini kınayıp alçaltmaktır. Dör­düncüsü, işlediği o günahtan dolayı Cenâb-ı Hakʹtan uzaklaşıp gurbette kal­dığını hissetmektir.

12- Fudayl b. lyazʹa göre, günahı iki gözünün arasında bulundurmak ve her an onu görüyormuş gibi dikkatli olup bir daha günaha dönmemeye çalışmaktır.

13- İbn Semmak’e göre, Allah’tan utanma duygusunun zayıfladığı an­da işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyup Allah’tan utanmak ve o gü­nahı göz önünde bulundurarak kendisini nasıl bir sonucun beklediğini dü­şünmek ve ona göre tedbîr almaktır.

14- Ebû Bekir el-Verrak’a göre, işlediğin günahtan dolayı, bütün ge­nişliğine rağmen yeryüzünün sana dar gelmesi ve o yüzden nefsinin seni için için sıkmasıdır.

15- Ebû Bekir el-Vâsıt’a göre, bir karşılık beklemeden yapılan ciddi tevbe demektir. Çünkü dünya hayatında nefsini hoş tutmak için günah iş­leyen kimse, sonradan pişmanlık duyup âhiret saadetini elden kaçırma­mak ve öylece nefsini o âlemde de hoş tutmak için tevbe ederse, onun bu tevbesi bütünüyle nefsine yönelik ve onu korumaya matuftur, Allah için değildir.

16- Ebû Bekir ed-Dakkak el-Mısrî’ye göre, işlenen zulüm ve haksızlık­ları giderip zulmettiği kişilerin hakkını vermek, hasımlarıyla helallaşmak, ibâdete devam edip kulluğun gereğini yerine getirmektir.

17- Ruveym’e göre, Allah’a yönelip O’nun huzurunda kafasız bir yüz olmaktır. Nasıl ki günah işlerken yüzsüz bir kafa durumunda idiyse..

18- Zinnûn el-Mısrîʹye göre, nasûh tevbesinin alâmeti üçtür: a) Az konuşmak, b) az yemek, c) az uyumak..

19- Şakik el-Belhî’ye göre, günah sahibinin kendini çokça kınaması, pişmanlıktan ayrılmaması ve öylece günah afetinden selâmetle kurtulma­ya çalışmasıdır.

20- Seriy-yi Sakatî’ye göre, nasûh tevbe, ancak kendi nefsine ve mü’minlere nasihatta bulunmakla gerçekleşebilir.

21- Cüneyd el-Bağdadîʹye göre, günahı unutup bir daha hatırlama­maktır. Çünkü tevbesi sıhhatli olan kişi Allah dostluğuna erişir. Allahʹa dost olup O’nu gönülden seven, Oʹndan başkasını unutur.

22- Enes b. Mâlik’e (R. A. ) göre, «nasûh tevbesi»nde bulunan kimse­nin akıp duran bir göz yaşı, günahlardan ürküp kaçan bir kalbi vardır.

23- Fetih el-Mevselî’ye göre, «nasûh tevbesi»nin alâmeti üçtür: a) Nefsanî arzu ve heveslere muhalefet etmek, b) çokça ağlamak, c) açlık ve susuzluğa yönelip bir süre nefse eziyet çektirmektir.

24- Sehl b. Abdillah et-Tüsterîʹye göre, Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatten olan kimsenin tevbesidir. Zira bid’at sâhibinin makbul bir tevbesi olmaz.

GÜNAHTAN DOLAYI NASIL TEVBE EDİLİR?

Günahlar genel anlamda ikiye ayrılır: Birincisi, Allah’a ait haklara te­cavüzden; İkincisi, kullara ait haklara tecavüzden doğar.

Allah’a ait bir hakkı, bir vazifeyi yerine getirmemekten doğan günahın, pişmanlık duyup kaçırılanı yerine getirmekle, yani kaza etmek suretiyle Hakk’a yönelerek tevbe etmekle affolunması umulur. Vaktinde kılınmayan namaz, tutulmayan oruç, verilmeyen zekât bu cümledendir.

Kullara ait bir hakka tecâvüzün ise, onu asıl sahibine çevirip teslîm et­mek ve helâllaşıp haktan beri olmak suretiyle mütecavizin Cenâb-ı Hak ta­rafından affolunması me’muldür. Meselâ namuslu beri bir kişiye zina isna­dında bulunmak veya bir kimseyi dolaylı, dolaysız aldatıp malına el uzat­mak, kul hakkının kapsamına girer. Bunun affolunması için, zina isnadın­da bulunup onu dört şahitle belgelendiremiyen kişinin kadıya baş vurup kendisine «hadd-i kazf» olarak 80 değnek vurdurması gerekir. Aksi halde bu suçun cezasını âhirette daha ağır şekilde çekmeye maruz kalır. Teca­vüz edilen mal veya para ise, bu günahın affolunması için, mütecavizin gaspettiği veya hileli yoldan ele geçirdiği mal ve parayı götürüp asıl sa­hibine teslim etmesi, onunla helallaşması; aynı zamanda Cenâb-ı Hakkʹa yönelip tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir.

O halde işlenen günah İlâhî haklara dayanıyorsa, tevbe ve istiğfarla; kul hakkına dayanıyorsa, hem tevbe ve istiğfarla, hem de gaspedilen veya hileli yoldan elde edilen şeyi asıl sahibine teslîm etmekle günahkâr kişi bağışlanabilir. Zira Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

TEVBEYİ KABUL ETMEK İLÂHÎ SÜNNET GEREĞİDİR

«Umulur ki Rabbiniz, kötülük­lerinizi örtüp temizler.. »

Hiçbir şeyi yapmak veya yapmamak Cenâb-ı Hak üzerine farz veya vâcip değildir. Ancak ezelde hazırladığı plân gereği her şeyi proğramlamış, birtakım esaslara, kanunlara ve prensiplere bağlayarak denge ve dü­zeni kurmuştur. O bakımdan günahından dolayı tevbe eden kişi, şartları­na uygun pişmanlık duyup dönüş yaparsa, onu bağışlamak İlâhî sünnetin gereğidir. Çünkü böylesine bir dönüş, İlâhî proğrama uymakta ve O’nun rızasına uygun düşmektedir.

Kul ve millet hakkıyla ilgili günahlara gelince, yukarıda da kısaca be­lirttiğimiz gibi, onun davâcısı Allah değil kul veya millettir. O bakımdan hak sâhibinin hakkı geri çevrilip kendisine ödenmedikçe, onun tevbe ve istiğfarla affolunması umulamaz.

Sekizinci âyette «umulur» sözüyle çevirisini yaptığımız «asâ» kelime­si, Kurtubîʹye göre, Allah tarafından ise vücup ifâde eder. Nitekim Resû­lüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Günahtan tevbe eden kimse, hiç günahı olma­yan kimse gibidir» (İbn Mâce/zühd: 30) buyurmuştur.

İşlediği günahların kime karşı işlendiğinin idrâki içinde olup derin piş­manlık duyan ve bütün ciddiyet ve samimiyetiyle Hakk’a yönelip o kirler­den temizlenmeye çalışan kimse, bir daha günahlara dönmez ve ömrünü bu temizlikle noktalarsa, mükâfat olarak kendisine âhirette, altlarından ır­maklar akan cennetler verilir. Zira Cenâb-ı Hak o günde Peygamberlerini ve imân edenleri rüsvay etmez.

ÂHİRET GÜNÜNDE IŞIĞI SÖNENLER VE SÖNMEYENLER

«Nurları önlerinde ve sağlarında yü­rür.. »

Allah’a dosdoğru imân eden mü’minlerin kalbinde kök salan imân cev­heri, ebediyen sönmeyecek bir nur mahiyetindedir. Dünya hayatında kişi­nin işlerini İlâhî rızaya göre düzenleyip ruhunu ve kafasını aydınlatır. Âhi­rette ise, bu nur daha da belirginleşip sâhibinin önünde ve sağ yanında yer alıp çevresini aydınlatır. Kâfirlerin hiçbir nuru yoktur. O bakımdan on­lar dünya hayatında kalplerini ve ruhlarını küfür kiriyle ve isiyle kararttık­ları gibi, âhirette de mutlak karanlık içinde kalacaklardır. Münafıklara ge­lince, kıyâmet gününde onlara geçici bir ışık verilir, onlar bununla sevi­nirlerken birden o ışık sönüverir ve tam bir şaşkınlık ve bocalama içinde kalırlar. Zira ceza amelin cinsinden olur. Onlar dünyada iken zâhiren Müs­lüman görünürler, içleri inkâr ve düşmanlıkla dolup taşardı. İkiyüzlülükleri­ne karşılık âhirette onlar da böylece aldatılırlar.

Âhiret gününde münafıkların nurunun söndüğünü gören gerçek müʹ­minler korkmaya başlarlar ve şöyle niyazda bulunurlar: «Ey Rabbimiz! Bize nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki senin kudretin her şeye yeter. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, aile reisinin, ana-babanın evlâdına karşı görevi ve sorumluluğu konu edildi. Böylece aile eğitiminin önemine değinilerek çocuklar üzerinde ciddiyetle durulması istendi. Sonra da dinî ahlâk ve ter­biye dışında bırakılanların âkibetinin çok üzücü olacağına değinilerek âhi­ret gününde kâfirlerin hiçbir özürlerinin fayda vermeyeceği bildirildi. Gü­nahtan dolayı pişmanlık duyup tevbe etmenin lüzumu belirtilerek bu ko­nuda mü’minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, âhirette ancak kişinin kendi inancının ve sâlih ame­linin değer kazanacağı hususu üzerinde durularak dört kadın misâl veriliyor. Kişinin babasının veya kocasının peygamber, âlim ve velî olmasının değer ölçüsü olamıyacağına dikkatler çekiliyor.