Münafikun Suresi 5-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَوَّوْا رُؤُ۫سَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ اَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ اَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّوا وَلِلّٰهِ خَزَائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا اِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

8.

O münafıklara, "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için bağışlama dilesin" denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.

Diyanet İşleri

6.

Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.

7.

Onlar, "Allah Resulü'nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler" diyenlerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar.

8.

Onlar, "Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır" diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve mü'minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

5- Onlara, «gelin de Allahʹın Peygamberi sizin için bağışlanma di­lesin» denilince, başlarını çevirirler, büyüklük taslayarak yüzlerini döndür­düklerini görürsün.

6- Onlar için bağışlanma dilesen de, bağışlanma dilemesen de ken­dilerine göre birdir, farketmez. Allah elbette onları bağışlamıyacaktır. Şüp­hesiz ki Allah, İlâhî sınırı aşan sapıkları doğru yola eriştirmez.

7- Bunlar o kimselerdir ki, «Allahʹın Peygamberiʹnin yanında bulu­nanlara (yardım olarak) harcama yapmayın ki dağılıp gitsinler» derler. Göklerin ve yerin hazîneleri Allahʹındır. Fakat ikiyüzlü dönekler (bu ger­çeği) anlamazlar.

8- Derler ki: «Eğer Medineʹye dönersek and olsun ki, üstün ve şe­refli olanlar, aşağılık alçakları oradan çıkaracaktır. » (Oysa) üstünlük ve şeref Allahʹa, Peygamberine ve müʹminlere aittir. Ne var ki münâfıklar (bunu) bilmezler.

İHTİRAS. GÜN GELİR DİN VE AHLÂK SINIRLARINI AŞAR

«Onlara, gelin de Allah’ın Pey­gamberi sizin için bağışlanma dilesin, denilince, başlarını çevirirler.. »

Münafıkların ileri gelenlerinden Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün ortalığı iyice karıştırıp Ansarla Muhacirleri kışkırtarak karşı karşıya getirme ça­bası ve olayın Resûlüllah’ın (A. S. ) yüksek irfan ve hilmiyle tesirsiz hale getirilmesi, şüphesiz ki İslâm tarihinde önemli hâdiselerden biridir. Öyle ki, olayın tezgâhlanışı mü’minleri çok üzmüş, münafıklar ise şaşkına dön­müştü. O kadar ki, Abdullah b. Ubey açtığı tehlikeli gediği kapatmak için kimseyi kışkırtmadığını yeminle belirterek göz göre göre yalan söylemişti.

Ansar’dan bazı önemli kişiler ve Abdullah b. Ubey’in yakınları açılan bu gediğin ve kangren olmaya yüz tutan yaranın bir an önce kapanması için Abdullah b. Ubeyyʹe, bizzat Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e baş vur­masını ve bağışlanma dileğinde bulunmasını ısrarla teklîf ettiler. Ne var ki, kin ve ihtiras, kıskançlık ve baş olma duygusu kabarınca hiçbir ölçü kabul etmez, ahlâk ve fazîlet adına ne varsa pervasızca çiğner. O ba­kımdan adı geçen, yapılan ciddi ve samimi teklîfi kabul etmeyi sahte gu­ruruna yediremedi ve onlara arkasını çevirmek suretiyle reddettiğini an­latmak istedi.

Bu azılı münafığın plânı -az yukarıda kısaca değindiğimiz gibi- şöyle idi: En küçük olayları bile abartıp İslâm aleyhine değerlendirmek; fakat her vesileyle zevahiri kurtarmak için Hz. Muhammed’i (A. S. ) arkadaşları­nın yanında övmek ve Oʹnun Allah’ın Resûlü olduğunu söylemek. Nitekim Benî Mustalık kabilesiyle yapılan savaşa, hem elde edilecek ganimetten hisse almak, hem de ortaya çıkan birtakım tatsız olayları İslâm aleyhine çevirmek için katıldı ve çıkan önemsiz bir olayı derhal değerlendirip İs­lâm aleyhine kullandı. Sonra da işler çığırından çıkmaya başlayınca, ken­dini temize çıkartmak için yalan yere yemin edip mü’minleri yatıştırmaya çalıştı.

İlgili âyetlerle bu ve benzeri münafıkların içyüzleri açıklanırken, plân ve entrikalarının iki ana maddesine dikkat çekiliyor:

1- Medine yerlilerini, Mekke’den hicret edip gelen muhacirlere karşı ilgisiz kılmaya ve onlardan her türlü yardımlarını kesmeye inandırmak,

2- Aksi halde yakın gelecekte yabancıların, yani Mekkeliʹlerin Me­dine’de daha da çoğalıp yerli halka söz hakkı tanımayacaklarını kalp ve kafalara işleyip ciddi tedbir almalarını sağlamak.

Benî Mustalık Kabilesiʹyle yapılan savaştan hemen sonra, yukarıda da değindiğimiz gibi, Medineli bir adam ile Mekkeli bir adamın tartışmasını kendi plânı doğrultusunda değerlendiren Abdullah b. Ubey b. Selûl, sözü­nü ettiğimiz iki hususu işlemeye çalışmıştır.

Yine ilgili âyetle münafıkların değişmeyen huylarından ikisi konu edil­mekte ve ona göre tedbîr alınması istenmektedir:

a) Haktan her vesileyle yüz çevirirler,

b) Büyüklük taslayarak nefislerine ve ihtiraslarına mağlûp olurlar.

Böylece İlâhî sınırları aşıp gerçeğe sırt çevirirler. Onlar bu çizgide ısrar ettikleri, yani huylarını değiştirmedikleri sürece, ne peygamberin, ne de başka bir mü’minin onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesinin bir an­lamı kalmıyor.

İSTİĞFAR KİMLER İÇİN GEÇERLİDİR?

Saplandığı küfür bataklığından kurtulmaya azmedip kalbini hakka açanlar ve bir de mü’min olduğu halde işlediği günahlardan pişmanlık duyup biriken seyyiat kirlerinden temizlenmek isteyen Müslümanlar için Allah’tan af ve mağfiret, rahmet ve inâyet dilemenin mutlaka yararı ve olumlu tesiri vardır. Zira bu durumda kul irâdesini kullanıp hidayete er­mek için belli çizgiye gelip dayanmıştır. Gerisi Cenâb-ı Hakk’ın takdîr ve irâdesine kalmıştır; dilerse kabul eder, dilerse geri çevirir. Ama bu du­rumda o kula merhamet edip bağışlamak sünnetullahın bir gereğidir.

ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF KİME YAKIŞIR VEYA KİM BU MEZİYETE LÂYIKTIR?

«Derler ki: «Eğer Medine’ye dönersek and olsun ki, üstün ve şerefli olanlar, aşağılık alçak­ları oradan çıkaracaktır. » (Oysa) üstünlük ve şeref Allah’a, Peygamberine ve mü’minlere aittir. Ne var ki münafıklar (bunu) bilmezler. »

Benî Mustalık Kabilesi’yle yapılan savaş Müslümanlardan yana başa­rıyla sona ermişti. Bunu bir türlü hazmedemiyen ve her vesileyle fitne çı­kartmak isteyen ünlü münafık Abdullah b. Ubey, iki Müslüman arasındaki tartışma ve kavgayı İslâm âleyhine kullanmakta tereddüt etmedi. Sonra da Medine yerlisi olan kendini ve yandaşlarını üstün, şerefli ve aziz kişiler olarak tanıtıp Mekkeʹden hicret edip gelenleri hakir ve aşağılık kimseler olarak vasıflandırdı. Medine’ye dönünce bu aşağılık kişileri kendi yurtla­rından çıkaracaklarını pervasızca söylemekten çekinmedi.

Şüphesiz bu sözler çok çirkin bir nifak, kin ve düşmanlığın açığa çı­kan deliliydi. Medineli münafıkların İslâmʹa karşı iyice cephe aldıklarını gösteriyor ve ilk fırsatta yapamıyacakları bir kötülüğün bulunmayacağını gösteriyordu.

Fakat münafıkların bilmediği bir gerçek vardı; o da hakiki şeref ve üstünlüğün Allah’a, Peygamberine ve mü’minlere ait olduğuydu. Çünkü hak incelebilir ama kopmaz; aynı zamanda sağlam adımlarla ve ağır bir tempoyla yol alır; gösterişten uzak bir iz bırakır, sarsılmaz temel oluşturur ve sabırlı, temkinli bir metotla dâvasını yürütür. Küfür ve nifak ise, ataktır, şarlatan ve şirrettir. Dört nala gider, ama amacına ulaşmadan hezimete uğrar, hakkın yumruğu altında beyni parçalanır. Nitekim Medine dönü­şünden hemen sonra münafıklar iyice baş aşağı geldiler. Müslümanlar ise, saadet ve ebedilik vaadeden yolda emin adımlarla yürümeye devam etti­ler. Arap Yarımadası’nı aydınlatan İslâm güneşi karşısında müşrik ve mü­nafıkların gözleri körleşip şaşkına döndüler. Medine onların değil, gerçek müʹminlerin yurdu oldu.

Bu kural her çağda ve İslâm’ın yeşerdiği her bölge ve ülkede geçer­lidir. Hakk’a dosdoğru bağlanan müʹminler, Hz. Peygamberin ve O’nun çevresinde kümelenen sadık Müslümanların yolunda azimle yürüdükleri takdirde, karşılarına çıkan küfür ve tuğyanı, nifak ve şikakı hezimete uğ­ratırlar. Zafer eninde sonunda onlardan yana tecelli eder.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Medine’de kargaşa ve fitne çıkarmaya çalışıp mü’minleri zor duruma düşürmeye yeltenen münafıkların tutumu konu edil­di ve onlara karşı mü’minlerin her zaman uyanık bulunmalarına işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, mal ve evlâdın dünya hayatıyla ilgili nîmetler ol­duğuna değiniliyor ve bundan dolayı mü’minin Allah’a olan ibâdetini ihmal etmemesi emrediliyor. Sonra da çalışıp elde edilen mal ve servetin belli bir bölümünün Allah yolunda harcanmasının lüzumu üzerinde duruluyor ve ölüm gelip çatmadan önce mü’minin ibâdet ve harcamasıyla âhiretini nura kavuşturması isteniliyor. Zira eceli geri çevirmenin veya geciktirmenin söz konusu olamıyacağı belirtilerek hayatın geçici olduğuna atıf yapılıyor.