MEÂLİ:
8-9- Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi?
10- (Doğru ve eğri olmak üzere) iki de yol göstermedik mi?
11- Ama o, sarp geçidi geçmeye katlanmadı.
12- Sarp geçidin ne olduğunu bilir misin?
13- Bir köle ya da esirin bağını çözüp hürriyetine kavuşturmaktır.
14-16- Veya açlık gününde (kıtlık zamanında) hısım sayılan bir yetime veya yere serilmiş (bitkin, kimsesiz) bir yoksula yedirmektir.
17- Sonra da birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye eden müʹminlerden olmaktır.
18- İşte bunlar sağ tarafta yerlerini alanlardır.
19- Âyetlerimizi inkâr edenler ise sol tarafta yerlerini alanlardır.
20- Ve üzerlerine kapıları kapanmış bir ateş vardır.
İNSANA VERİLEN VE HER BİRİ İLÂHÎ SANATIN ERİŞİLMEZLİĞİNİ YANSITAN DÖRT ÖNEMLİ NÎMET
«Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? (Doğru ve eğri olmak üzere) iki de yol göstermedik mi? »
İnsanı ilâhî rıza, fazîlet, rahmet ve inâyet çizgisine ulaştıran üç organ: Göz, dil ve iki dudak..
Şüphesiz gözün kendisi her yanıyla ve inceliğiyle İlâhî sanat harikasından biridir. Anatomik yapısıyla, verdiği hizmetle Cenâb-ı Hakk’ın varlığının ve kudretinin erişilmezliğinin ve benzersizliğinin izlerini yansıtmakta ve en büyük hikmet sâhibi Hakkʹın patentini taşımaktadır.
Hem insan gözü, akıl, duygu, düşünce, zekâ ve hafıza gibi üstün yeteneklerle desteklenmiştir ki, bu özelliğiyle diğer canlılardaki gözden ayrılmakta ve yüksek bir lütfun tecellisi olduğunu bütün açıklığıyla ve berraklığıyla ortaya koymaktadır. Aklını ve vicdanını dosdoğru kullanabilen bir insan, sadece Allah’ın bu nîmetinin şükrünü yerine getirmekten âciz bulunduğunu anlar ve O Yüksek Kudretin karşısında yerlere kapanarak «Sübhane Rabbiye’l-aʹlâ» demekten başka bir şey düşünemez.
O halde her an bize Allah’ın yüceliğini hatırlatan bu nîmeti, iyiyi, güzeli, doğruyu ve hakkı görüp anlamakta kullanmak; günahı gerektiren şeylere karşı kapalı tutmak gerekmez mi? Onu sadece maddeye, şehvete, makam ve servete çevirmek, yaratıldığı hikmet ve gayenin dışında kullanmak olur ki bu, her yanıyla haksızlık ve ölçüsüzlük doğurur.
Dil de kişinin duygu ve düşüncelerinin ve gönlünde taşıdıklarının tercümanıdır. Konuşup anlaşmayı sağlayan bir organ, gerek belirtilen özelliğiyle, gerekse tat alma yeteneğiyle İlâhî sanatın ayrı bir tecellisidir. O da göz gibi Cenâb-ı Hakk’ın varlığının ve birliğinin damgasını taşımakta ve tesadüflerle oluşmadığına kendi özelliklerini şâhit olarak göstermektedir. O bakımdan bu organımızı çok dikkatli kullanmak zorundayız. Zira ağızdan çıkan sözü geri çevirmek mümkün değildir. Hz. Ali (R. A. ) Efendimiz’in de buyurduğu gibi: «Okların ve mızrakların açtığı yaranın kapanma şansı vardır; ama dilin açtığı yaranın kapanma şansı pek yoktur. » O bakımdan dilimizi hem çok dikkatli, hem de çok iyi kullanmalıyız. Zira o bizi mutluluğa götüreceği gibi, felâkete de götürebilir. Tatlı dili olanların dostları hergün biraz daha artar. Acı dil insanı yalnızlığa iter. Dilini tutmasını bilen kimse belâlardan güvende kalmayı başarır; tutamayanların ise başı dertten kurtulmaz. Aklı kıt olanlar dilini tutmayı beceremezler. İmânı zayıf olanlar diline hâkim olamazlar. Onun için dilin sürçmesindense ayağın sürçmesi hayırlıdır.
Harîrîʹnin dediği gibi, «Sözün doğrusu dilin süsüdür. » «Tutumlu dil dünyada en büyük hazinedir. » «Dil araçların aracıdır. » «Dimağlar dille gelişir. » «İnsan dilinin altında gizlidir. » «Tatlı dil, her kapıyı açan sihirli bir anahtardır. »
Buna benzer dil hakkında çok şey söylenmiş ve çok şey yazılmıştır. Ama gerçek olan tek şey vardır; o da: Dili yaratıp böylesine sihirli bir araç yapan Cenâb-ı Hakk’ı anmakla onu ıslak tutmaktır.
Dudaklar da öyle.. Her biri en güzel biçim ve yararda düzenlenmiştir. Kapandığı zaman içeriye toz geçirmeyecek, ağızdaki ıslaklığın dışarı sızmasını önleyecek bir yapıya sahiptir. Konuşmamızı, yeme ve içmemizi kolaylaştırması ise ayrı bir özelliğidir. İnsan yüzüne çekicilik veren organlardan biri de dudaklardır. Üst veya alt dudaktan bir santimetre kare kesilecek olsa, yüz bütün cazibesini kaybeder ve çirkin bir görünüm alır.
İnkârcı mağrurlar, nankör sapıklar hiç değilse bu organlara bakıp Hakk’ın fırçasının rengini ve izlerini görmeli değil midirler?
İNSANIN ÖNÜNE İKİ YOL KONULMUŞTUR
İnsana, doğru ve eğri olmak üzere iki yol gösterilmiştir. Öyle ki, imân ile küfrü, doğru ile eğriyi, hayır ile şerri, hak ile bâtılı yalnız akıl yoluyla ayırt etmemiz çoğu konularda mümkün değildir. Akla destek olarak İlâhî beyana ve gerçeği araştırıp bulmaya çalışan ilme ihtiyaç vardır.
Zira bizi beşerî meziyet ve zaaflarla yaratan Cenâb-ı Hak, hilkatimizin özelliğine uygunluk ve ruhumuzun yüceliğiyle uyumluluk sağlaması doğrultusunda nelerin yararlı, nelerin zararlı olduğunu daha iyi bilir. Aynı zamanda dünyaya gelişimizin ve ölüp âhirete gidişimizin hikmetini aklımızla tek başına çözüp sonuca bağlamamız da çok zordur. Çünkü akıl daha çok gözlem ve deney yoluyla isbât edilen şeyleri kabul eder, bunun ötesindeki haberleri şüpheyle karşılar. O kadar ki, akıl çoğu zaman neyin hayır, neyin de şer olduğunu belirleyemez; şerri hayır, hayrı da şer kabul edebilir. Oysa bizi yaratan Allah, nelerin hayatımızı sağlam düzeyde tutmaya yaradığını, nelerin onu tahribe sebep olacağını en iyi bilendir. Bu bakımdan akla yol gösterecek, destek sağlayacak ve onu doğruya yöneltecek kitap indirmiş, peygamber göndermiştir. Biz doğru yol ile eğri yolun tarifini ancak bu iki kaynaktan öğrenme şansına sâhibiz. Kendi akıl ve mantığımızla bu iki yolu kesin hatlarıyla ve sonuçlarıyla çizip belirleyerek ortaya koyma yeteneğini taşımıyoruz. Buna pratikten bir misal vermemiz gerekirse, yeni icad edilen bir elektronik cihazı gösterebiliriz. Elektronik alanda tahsîl yapmayan ve sadece aklına ve mantığına güvenerek cihazı ele alıp çalıştırmak isteyen kimse, o cihazdan henüz yararlanma fırsatını bulmadan bozulmasına sebep olur. Ama cihazı icad ve imal eden kişi ve müessesenin cihazla ilgili tarifini dikkatle okuduktan sonra, bu konuda da birtakım bilgileri varsa, o takdirde çalıştırıp yararlanma şansına erişebilir.
İnsan, ilâhı tezgâhta yaratılıp şekillendirilen çok mükemmel bir canlıdır. Milyarlarca sinir uçlarını, trilyonlarca hücreyi kendinde taşımaktadır ki bunların her biri yükletilen proğramı bir yanlışlığa meydan vermeden yerine getirmekte ve akıl almaz bir maharetle işlevini sürdürmektedir. Ayrıca insana bahşedilen «ruh», fizikötesi özelliklerle donatılıp İlâhî kudretin ışığını yansıtacak bir mana aynası taşımaktadır. Onun mânevî olarak ne gibi gıdalara ihtiyaç duyduğunu yine akıl yoluyla çözmemiz mümkün değildir. Kitap ve peygamber bilgisinden yoksun bir akıl o ihtiyacı içinde duysa bile, Hakk’a değil bâtıla yönelip tatmin olmaya çalışır. Kendi eliyle yapıp şekillendirdiği putlara «Tanrı» diye tapınmaya başlar.
«İki yol» diye çevirisini yaptığımız «necdeyn» kelimesi üzerinde farklı yorumlarda bulunanlar da olmuştur. Çünkü kök mâna olarak birden fazla anlam taşımaktadır. Şöyle ki:
a) Tabiîn’den İkrime’ye göre: Kadının iki göğsüne delâlet etmektedir. Zira her göğüs çocuk için yaşama ve rızıklanma konusunda bir yol mesabesindedir ve bu organın tümsekliği dikkate alınarak bu isim verilmiştir.
b) Belirgin iki yol demektir. Birinin sonu uçurum, diğerinin sonu saadettir.
c) Aşılması çok zor işleri aşıp başarılı olan kahraman kişiye de «necd» denildiği bilinmektedir. Bu durumda Cenâb-ı Hak tarafından gösterilen iki yolu bilip ona göre hayırlı olanını seçerek ilerlemek ayrı bir kahramanlık işi sayılır.
İnsan Sûresi 3. âyetle, konumuzu oluşturan âyet arasında sıkı bir bağlantı söz konusudur: Bu mücmel, diğeri mufassal; bu müfesser, diğeri müfessir sayılabilir. Müfessir anlamında olan âyet şöyledir: «Gerçekten biz insana yol gösterdik; o ya şükredici, ya da nankör inkârcı olur. »
İnsan kendisine doğru yol ve neticesi gösterilip belirlendiği; aklına ışık tutulup malzeme verildiği için şükretmesi gerekir. Aksine bir tavır içinde olup İlâhî desteğe iltifat etmemesi ise, nankörlük olur. Gerçek bu olmakla beraber, şükreden az, nankörlükte bulunanlar ise hayli çoktur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, Dâvud Peygamber’e ve ailesi halkına şöyle vahyetmiştir: «Ey Dâvud hanedanı! Şükür için çalışın. Kullarımdan şükreden azdır. » (Sebe’ Sûresi: 13)
SARP GEÇİDİ GEÇMEKTE BAŞARILI OLMAK
«Ama o, sarp geçidi geçmeğe katlanmadı. Sarp geçidin ne olduğunu bilir misin?.. »
Mal ve serveti, güç ve yeteneği Allah ve Peygamber, din ve kutsal değerleri red ve inkâr yolunda harcamak, şüphesiz ki sonu mutlak uçurum olup felâketle noktalanan şer yolunda yürümektir. Böylesine bir basiretsizlik ve izânsızlık hiç kimseye rahmet ve mutluluk vaadetmemiştir ve etmez de; hiç kimseyi kalıcı anlamda bahtiyar etmemiştir ve etmesi de düşünülemez Üstelik kişiyi ümitsizlik, tedirginlik, kararsızlık ve karamsarlığa iter; önünü aydınlatmaz, mutlu bir gelecek vaadetmez. Zira ölüm olayı öylesi için mutlak yokluk ve bütünüyle silinmedir. Hep yaşamak isteyen nefsi, durmadan bu tehlikeyi fısıldar. Böylece inkârcı nankör ölmeden önce mânevî bir ateş içine girmiş olur.
Resûlüllahʹın (A. S. ) Ebû Zer el-Gıfarî’ye (R. A. ) buyurduğu şu veciz sözleri, oturduğumuz odanın her an gözümüze ilişecek duvarına yazılacak kadar anlamlı ve yönlendiricidir:
«Ya Eba Zer! Gemiyi yenile; çünkü deniz derindir. Tekmil azığını ve nevaleni al; çünkü sefer hayli uzaktır. Yükünü hafif tut; çünkü dağlar arasındaki yol oldukça sarp ve meşakkatlidir. Amelini (Allah için) katıksız kıl; çünkü iyiyi kötüden ayırt eden (O çok yüce kudret) her şeyi görüp bilendir. » (İbn Hacer: Münebbihat: 40 (Celâl YILDIRIM tercümesi) 1977)
O halde bütün bu incelikleri dikkate alarak Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bunca imkân ve yetenekleri amaç ve hikmetine uygun kullanmak hılkatımızdaki mayanın gereği; insan olarak hayat sahnesine çıkarılışımızın en tabii neticesidir. Şüphesiz insanın kendini bu feyizli düzeye getirebilmesi için çok sarp yokuşları ve geçitleri aşması gerekmektedir. Zira nîmet külfet karşılığıdır. Dünyada dengeli, huzurlu ve güvenli yaşama nîmeti, nasıl sağlam devlet, bilinçli kadro, şaşmayan adâlet istiyorsa; âhiret âleminde de sonsuza dek mutlu bir hayat sürebilmek için imân temeli üzerinde birçok sâlih amellerde bulunmaya ihtiyaç vardır.
Akabe: Çok dik yokuş ve sarp geçit demektir. Konumuzu oluşturan âyette ise mecazî anlamda kullanılmıştır.
İktiham: Bir şeye, bir olaya düşünmeden, sonucunu hesaba katmadan atılmak anlamına gelir. Nitekim Araplar: «Kahameʹl-emre kuhûnen» dedikleri zaman, kişinin düşünmeden kendini bir işe, bir olaya attığını kasdederler.
Aynı zamanda bu kelime «kuhn» kökünden türetilmiştir ki, kök mana olarak, helâk, şiddet, kıtlık ve sarp yol gibi anlamlara delâlet eder. O halde hayra, iyiye, doğruya, fazîlete, tek kelimeyle Hakkʹa uzanan dik yokuşu ve sarp geçidi aşmak için enerjiyi toplayıp azimle yürümek ne kadar lüzumluysa, bu yolun aksine hep inişe, aşağı derekeye uzanan şer yolundan da öylesine bir azimle uzaklaşmak şarttır.
Bu manâyla hayır ve şer yoluna «necdeyn» denilmesi, tağlîbe yönelik bir anlatım tarzıdır.
İMÂN DÜZEYİNDE SARP GEÇİDİN ÜÇ TEZAHÜR VE ALÂMETİ
«Bir köle ya da esîrin bağını çözüp hürriyetine kavuşturmaktır veya açlık gününde (kıtlık zamanında) hısım sayılan bir yetîme veya yere serilmiş (bitkin, kimsesiz) bir yoksula yedirmektir. Sonra da birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye eden müʹminlerden olmaktır. »
İmân, insan ruhunun, mayasının değişmeyen süsü ve gıdasıdır. Aynı zamanda paha biçilemiyen bir kıymettir. Buna erişebilmek için, ergenlik çağına giren her kişinin çok ciddi bir araştırmaya, aklını kullanmaya, basîretini harekete geçirmeye, irfan ve idrâkini kıpırdatmaya ihtiyacı vardır. Bu da büyük fedakârlık, sabır, tahammül ve ferağat-i nefis isteyen bir olaydır. İmanın hem korunması, hem de onun tabii ürünü sayılan sâlih amellerin işlenmesi, müʹminin aşmakla yükümlü olduğu çok sarp bir yokuşa benzetilmiştir.
Şüphesiz bu yokuşa ve geçide tırmanabilmenin en belirgin amellerinden sadece üçüne değinilmiştir:
1- Köle ve esîrin bağını çözüp hürriyetine kavuşturmak,
2- Kıtlık günlerinde yetim ve yoksulu gözetip doyurmak,
3- Sabır ve merhametle tavsiyede bulunmak..
Birincisi, analarından hür olarak doğan ve sonra köle veya esîr edilen insanları, malî fedakârlıkta bulunmak, merhamet duygusuna gönül kulağını açık tutmak, insanın bizatihi «eşref-i mahlûkat» derecesinde yer aldığını vicdana arzetmek suretiyle hürriyetine kavuşturmayı telkîn etmektedir.
Çünkü Allah’ın son dini olan İslâm’a göre: Savaştan maksat, toprak elde etmek, insan öldürmek, onu esîr ve köle durumuna düşürmek, şehirleri yakıp yıkmak, bayındır yerleri harabeye çevirmek değil; fitne ve fesadı, zulüm ve tuğyanı durdurmak; insanları insanlara, cisimlere tapma zilletinden kurtarmak, Hakk’a kul olma düzeyine getirmek ve böylece huzur ve güven içinde kardeşçe yaşama havasını ve ortamını oluşturmaktır. Savaş bunun için meşru kılınmıştır.
O bakımdan tarih boyunca Müslümanların süregelen savaşlarda yıkıcılıktan, kırıcılıktan, zevk için adam öldürmekten, kadınların namus ve iffetine tecavüzden, ağaçları kesmekten, mâbedleri yıkmaktan hep kaçındıkları görülmüştür. Kimse bunun aksini iddia ve isbât edemez. O kadar ki, Müslümanlar, savaşlarda elde ettikleri esirlere ihsanca davranmış, onlara işkenceden nefret etmiş ve üstelik karınlarını doyurmaktan, kalplerini almaktan derin zevk duymuşlardır. Esir mübadelelerinde düşman elindeki müslüman esirler yara, bere içinde kulak ve benzeri organları kesilmiş halde gelirken, düşmandan elde ettiğimiz esirleri, burunları bile kanatılmaksızın iâde ettiğimiz tarihî gerçeklerden biridir. Buna bir misal verecek olursak, İkinci Halîfe Hz: Ömer (R. A. ) devrinde Şam dolaylarında cereyan eden bir olayı gösterebiliriz: Bizans’la meydana gelen savaşta Müslümanlar o bölgede üstünlük sağlayarak yüzbinden fazla esîr almış bulunuyordu. Baş Kumandan Ebû Ubeyde b. Cerrah (R. A. ) bu esîrler hakkında nasıl bir uygulamaya gidilmesi hususunda kesin bir karara varamayınca durumu Halîfe’ye arzedip onun vereceği emre göre hareket etmeyi uygun görmüştü. Böylece sözü edilen esirler, kötü bir muamele yapılmaksızın muhafaza altına alındılar. Aynı zamanda lüzumlu ihtiyaçları da şartların ve imkânların elverdiği nisbette karşılanıyordu. Halîfe Ömer (R. A. ) gelen bu haber üzerine hemen şûrâyı topladı ve acele bir karara varılmasını belirtti. Bir kısmı o esîrlerin imhasından yana idi. Çünkü onları serbest bırakmak, düşmana yüzbin kişilik bir kuvvet terketmek olurdu. Uzun süre onları tutmak ise büyük sıkıntılar, ekonomik sarsıntılar doğururdu. Önemli bir işinden dolayı şuraya katılmayan Hz. Aliʹnin (R. A. ) görüşünü de almak gerekiyordu. Zira Halîfe, esirleri öldürmeden, aç ve susuz bırakmadan bir formül arayışı içindeydi. Durumu Hz. Ali’ye bildirip görüşünü rica etti. Hz. Aliʹnin (R. A. ) verdiği cevap çok doyurucu ve sadre şifâ vericiydi. Şöyle ki: Hz. Ali (R. A. ) İslâm’ın gayesini, hedefini, ana hükümlerini, felsefe ve hikmetini, sonra da geleceğini dikkate alarak şu cevabı yazmıştır: «Ya Emîrelmüʹminin! Bu esîrleri öldürecek olursak, bizimle Hıristiyan âlemi arasında kapanması güç bir uçurum meydana gelir ve İslâmiyetin hep kınanıp kötülenmesine bir kapı açabilir. Onları elimizde tutalım dersek, savaş halinde olan ordumuzun ve mâliyemizin onları uzun süre doyurma imkânı mevcut değildir. Bana kalırsa, bu yüzbin esîrin karınları doyurulsun, silâhları alınsın ve memleketleri tesbit edilerek öz vatanlarına gönderilsin. Böylece hem insan kanı akıtmamış oluruz, hem düşmana hazır bir kuvvet vermeyiz, hem de İslâmiyetin cihan dini, insanlık dini, merhamet ve fazîlet dini olduğunu bilfiil göstermiş oluruz. »
Bu görüş Hz. Ömer’i (R. A. ) sevindirdi ve derhal bu meâlde bir emir yazılarak baş kumandana gönderildi. Emir aynen uygulanınca, hava bir anda değişiverdi. Aylardır kuşatılan Ba’lebek Kalesi’nin kapıları açılıverdi. Rahipler, aklı erenler İslâm’ın bu âlicenaplığına, adâlet ve hakkaniyetine büyük hayranlık duydular. Böyle bir orduyla ve bağlı bulunduğu dinle savaşmanın akılsızlık olduğuna hükmettiler ve o sebeple kapılarını açıp «Buyrun!» demekten başka bir şey düşünmediler. Hem Müslümanlardan önce Hıristiyan Bizans ordusu Şam ve dolaylarını işgal ettiğinde, ora insanlarına her türlü zulüm ve haksızlığı reva görmüş, namus ve iffetlerine el uzatacak kadar çılgınlık göstermişlerdi. Müslümanlar ise, onların dininden ayrı bir dine mensup bulunmalarına rağmen, hep adâletle, namus ve iffete saygı göstermekle, tahripten uzak kalmakla hareket etmiş bulunuyordu. (Bilgi için bak: Şehbenderzade Ahmed Hilmi/ Tarih-i İslâm: 2/326, 327 Hikmet Matbaası: 1326)
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz esîr konusunda şu yönlendirici bilgiyi vermiş bulunuyordu: «Kim köle (veya esîr olan) bir müslümanı azad ederse, Cenâb-ı Hak, azad edeceği kölenin, utanç yerleri dahil her organına karşılık onu azâd edenin organlarını Cehennem ateşinden azad eder. » (Buharî/keffarat: 6- Müslim/liân: 22, 24- Ebû Dâvud/ıtak: 14- Tirmizi/nüzûr: 14- Ahmed: 2/420, 429, 431- 4/147- 5/244)
Diğer bir hadîste de şöyle buyurulmuştur:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe soruldu: «Hangi kölelik (ve esirlik konusu azat etme bakımından) daha üstündür? » Cevap verdi: «Fiatı en yüksek olanı... » (Buharî/talâk: 25, edeb: 24- Müslim/zühd: 42- Ebû Dâvud/edeb: 123- Tirmizî/birr: 14- Taberânî/şiir: (şa’r) 5- Ahmed: 2/375-5/333)
İkinci alâmet, kıtlık günlerinde yetim ve yoksulu yedirip doyurmaktır. Zira refah ve bolluk günlerinde toplumun bu zayıf unsurlarına yardımda bulunmak müʹmine ağır gelmez ve onda, «Başkasına verirsem kendim aç kalırım» endişesini doğurmaz. Her ailenin gıda maddesine daha fazla ihtiyaç duyduğu, fakat istediği nisbette bulamadığı kıtlık günlerinde toplumun açlık sıkıntısı çeken fert ve ailelerine yardım elini uzatmak şüphesiz ki sağlam ve samimi imânın ve zevkine erişilmiş sâlih amelin; aynı zamanda kökleşmiş din kardeşliğinin gereğidir. O bakımdan Cenâb-ı Hak böyle bir yardımı, sarp geçidi, meşakkatli yokuşu aşmanın belirtisi olarak vasıflandırmaktadır.
Şüphesiz yetim ve yoksulların her zaman, özellikle gıda maddesi temininde sıkıntı çekilen yıllarda gözetilip korunmasına, eğitilip yetiştirilmesine teşvîk söz konusudur. Toplumun ilgisizliğine mâruz kalıp horlanan ve bir kenara itilen yetimlerin bir gün çok hırçın ve saldırgan olup o toplumu tedirgin edebileceğini unutmamak gerekir. O bakımdan Duhâ Sûresiʹnde Cenâb-ı Hak yetimin horlanmasını, itilip kakılmasını haram kılarak şöyle buyurmaktadır: «O halde sakın öksüzü hor görüp ona kötü davranma ve bir şey isteyeni azarlama! »
Cenâb-ı Hakk’ın bu uyarısına kulaklarını tıkayan zenginlerin, iş sahiplerinin bir gün çocuklarının aynı duruma düşmeyeceğini kim temin edebilir veya hangi kahraman böyle bir vaadde bulunabilir? Zira Cenâb-ı Hak mutlak adâlet sâhibidir. Kâinatı her parçasıyla denge ve düzende yaratırken insanların da kendi aralarında sosyal adâlete yönelik denge kurmalarını emretmiş ve her ferdin toplumun kopmaz bir parçası bulunduğuna işârette bulunmuştur. Onun için hor gören horlanır veya çocukları horlanır; başkasının iffet perdesini yırtıp namusunu lekeleyenin eninde sonunda iffet perdesi yırtılır ve namusu ayaklar altına düşebilir. İnsan yaşadığı iklim şartlarına nasıl uymak, uyum sağlamak zorunda ise, öylece bağlı bulunduğu toplumla birtakım hususlarda uyum halinde yaşamak zorundadır. Aksi halde toplumun aleyhine yaşamış olur ki, bu dengesizlik ve düzensizliği doğurur.
Şüphesiz yetim ve yoksulu yedirip, giydirmenin, besleyip okutmanın, terbiye edip yetiştirmenin bir de uhrevî karşılığı vardır ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunu çok anlamlı sözlerle müjdelemiştir:
«Yetime sâhip çıkıp onun beslenmesi ve eğitimiyle ilgilenen kişi ile ben birlikte Cennetteyiz. » Resûlüllâh (A. S. ) bu sözü söylerken şehadet parmağıyla orta parmağını gösteriyor, bu ikisi gibi birarada diye işârette bulunuyordu. (Tirmizî/birr: 15)
«Kim yetimlerden üç tanesini himayesine alıp yetiştirir ve eğitirse, o (bütün ömrünün) gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiren, hergün sabahleyin kılıcını kınından sıyırmış bir halde Allah yolunda cihada çıkan kimse gibidir. Ve benle o, şu iki kardeş gibi birarada cennetteyiz. » Bunu derken orta parmağıyla şehadet parmağını bitiştirerek gösteriyordu. (İbn Mâce/edeb: 6, 33)
«Kim Müslüman ana-babadan yetim kalan çocuğu (bağrına) basar da yemeğinden ona yedirir, içeceğinden ona içirirse, Cennet kendisine vâcip olur. » (Taberânî)
«Bir kavim ve topluluk yemek çanaklarının etrafına bir yetimle beraber oturdukları takdirde, şeytan o çanağa yanaşamaz. » (Ahmed, Taberânî, Tirmizî/birr: 14)
«Allah yanında evlerin en çok sevileni, içinde ikrâma mazhar kılınan yetimin bulunduğu evdir. » (Taberânî)
«Cennetʹin kapısını ilk açan ben olacağım; ancak ne var ki bir kadının benden önce davrandığını göreceğim ve ona: «Sana ne oluyor ve sen kimsin? » diye soracağım. O da bana şöyle diyecek: «Ben yetimleri koruyup sahip çıkan ve koruyup besleyen bir kadınım. » (Ebû Ya’lâ/İsnad-i hasen ile)
«Bir adam kalbinin katılığından söz ederek Resûlüllahʹa (A. S. ) halini arzetti. Efendimiz ona: «Yetimin başını okşa ve yoksulu yedirip doyur» diye tavsiyede bulundu. » (Ahmed: 2/263, 387)
Üçüncü alâmet, insanlara, özellikle müʹminlerin birbirlerine sabır ve merhametli davranmakla tavsiyede bulunmalarıdır.
Sabırlı olmak, olaylar karşısında, iş alanında, ibâdette çok temkinli Olup dayanma gücünü ortaya koymak gibi vasıflar günlük hayatımızın her safha ve bölümüyle içiçedir. Aceleci kişinin ayağında düğüm vardır; o bakımdan yöneldiği her iş ve her konu kusurlu ve noksan kalır. İbâdeti bile hatâlarla dolu olur. Unutmamak gerekir ki, çocuk besleyip büyütmek de, eğitim ve öğretimini sağlamak da, ilim tahsîl etmek de, kalıcı hizmet; ler vermek de, ibâdet ve taâti emredildiği anlam ve şekilde yerine getirmek de ancak sabırlı çalışmayla, dayanma gücünü ortaya koymakla gerçekleşir. Savaşlar, şuurlu hazırlıklarda bulunmak ve her olayı dikkat ve sabırla incelemek suretiyle elde edilebilir.
İnsanlara karşı şefkatli ve merhametli olmak ve bu güzel vasfa sâhip olabilmenin yol ve yöntemini araştırıp öğrenmek ise, topluma, sosyal hayata renk ve mâna veren; birlik ve dirliğin ayakta durmasını sağlayan en kuvvetli amillerden biridir.
Bunun için Cenâb-ı Hak, konuyu Asr Sûresinde hikmetiyle belirterek lüzumunu ortaya koymuş ve Bakara Sûresi’nde ise «Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin.. » buyurarak, sabra öncelik tanımış ve arkasından ibâdetin ancak sabırla vücut bulup amacına yönelik feyiz ve rahmetlere vesîle olacağına işârette bulunmuştur.
Hayatını böylesine yüksek haslet ve fazîletlerle süsleyip imân ve sâlih amelle birleştiren müʹminler «ashab-ı yemîn» veya «meymenetli» ola-. rak vasıflandırılmıştır. Çünkü onlar hem dünya hayatını doğruluk düzeyinde uğurlu, bereketli kılarlar, hem de âhiret hayatında bu havaya kavuşup ilâhî rahmet ve inâyetin feyiz ve bereketine mazhar olurlar. Bunların aksine bir niyet ve davranış içinde ömrünü feyiz ve bereketten mahrûm bırakanlar ise, «ashab-ı şimal» veya «meşʹemeli» olarak vasıflandırılmıştır. Bunların âhiret hayatı da uğursuzluk, bereketsizlik ve feyizsizlik havasıyla bulanık ve karanlıktır.
ASHAB-I MEYMENE VE ASHAB-I MEŞʹEME
«İşte bunlar sağ tarafta yerlerini alanlardır. Âyetlerimizi inkâr edenler ise sol tarafta yerlerini alanlardır. »
Bu iki tabir üzerinde hayli durulmuştur. Kitabullah’a baktığımızda buna benzer dört yerde bir anlatıma yer verildiğini ve ayrıca âhiret gününde amel defterlerinin sağ ele veya sağ taraftan; sol ele veya sol taraftan verileceğinin sekiz yerde zikredildiğini görmekteyiz.
Bu az farkla tekrarlanan iki terkipten her birini aynı mana üzerinde toplayanlar, «Ashab-ı Meymene»yi amel defterleri sağ taraflarından sağ ellerine: «Ashab-ı Meş’eme»yi, amel defterleri sol taraflarından sol ellerine verilecek olanlar diye tefsîr etmişlerdir.
İbn Zeyd ise, Adem Peygamber’in (A. S. ) sağ yanından alınan soyuna «Ashab-ı Yemîn» ve «Ashab-ı Meymene»; sol yanından alınan soyuna ise, «Ashab-ı Şimal» ve «Ashab-ı Meş’eme» denildiğini belirtir anlamda yorum yapmıştır.
Diğer bazı ilim adamlarına göre: İmân ve sâlih amellerle kendilerini feyizli, bereketli, uğurlu ve güvenli çizgiye getirdikleri için onlara «Ashab-ı Meymene»; bunun aksine bir yol izleyenlere «Ashab-ı Meş’eme» denilmiştir.
Müfessir Kurtubî bu yorum ve tefsirlerin hepsini biraraya getirerek sözünü ettiğimiz iki terkibi şöyle yorumlamayı uygun görmüştür:
a) Ashab-ı Meymene, cennetlik olanlardır.
b) Ashab-ı Meş’eme cehennemlik olanlardır.
Kurtubî bu yorumuna mesned ve delil olarak şu âyeti göstermiştir: «Meymenetliler, ne mutludur meymenetliler! Dikensiz kiraz, salkım, salkım muzlar… arasında, yüksek döşekler üstündedirler. » (Vâkı’â Sûresi: 27-29) «Şeametliler, ne bedbahttır şeametliler! Çok kızgın ateşte ve kaynarca su içindedirler. » (Vâkı’â Sûresi: 41-43)
Nitekim konumuzu oluşturan son âyette bunlar hakkında «Aleyhim nârün mü’sade» buyurulmaktadır ki, «Üzerlerine kapıları kapanmış bir ateş.. »ten haber verilmekte ve dünya hayatlarını küfür ve sapıklık karanlığına sokup çıkmaz sokakta bocalamalarına karşılık böylesine elîm bir azapla uyarılmaktadırlar. İlâhî uyarıya kulak verip İslâm’ın nurlu ve huzurlu havasına girenlerin Cenâb-ı Hak tevbelerini kabul buyurur ve onlar için Cennet’te sonsuz nîmetler hazırlar.
Şüphesiz Kur’ânʹda yer alan tehdît anlamındaki uyarıların hepsi de yaşamakta olan inkârcı gafilleri Hakk’a döndürmeye yönelik bulunuyor. Allahʹın kurduğu düzen ve çizdiği sistemin, hazırladığı proğramın, değişmesi söz konusu olamaz. O bakımdan herkes o sistem ve proğrama uymak zorundadır. Aksi halde kendi geleceğini kendisi hazırlar ve azâp ateşini şu dünyadan alıp beraberinde götürür. Resmî veya özel sektörde görev alan her fert oranın statüsüne ve düzenlenmiş kurallarına nasıl uymak zorundaysa, ondan çok önemli olup kişinin geleceğini belirleyen İlâhî sistem ve taşıdığı kurallara uymak mutlaka zorunlu ve gereklidir. Zira bizi de, hayat sistem ve kurallarını da biz yaratmadık, Allah yarattı ve daha mutlu, daha huzurlu ve güvenli yarınlara gidebilmemiz için onlara uymamızı emretti; aynı zamanda bunu ebedî saadete erişmemiz için şart koştu. Artık O Yüce Kudret Sâhibi şu veya bu kişinin hatırı için kurduğu sistemin işleyişini durdurmaz; hazırladığı proğram ve kuralları askıya almaz. (Mu’cize olayı istisna teşkîl eder) Nitekim konumuzu oluşturan son üç âyetle bu inceliğe işâret edilmekte ve dalâlette ısrar edenlerin akıllarını kullanarak konuya eğilmeleri istenmektedir.
Beled Sûresine, insanın zorluk ve sıkıntı içinde yaratıldığı belirtilerek ve kutsal beldeye and içilerek başlanıldı ve İlâhî âyetleri inkâr edip ömrünü gayesinin hilafında harcayıp tüketmek isteyenler uyarılarak sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsîrine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; dünya ve âhiret hayatının gaye ve hikmetini bize öğreten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe ve O’nun Âl ve Ashabına salât-ü selâmlar olsun..