Ra'd Suresi 8-11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغِيضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ

8.

Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O'nun katında bir ölçü iledir.

Diyanet İşleri

9.

O, gaybı da görülen alemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir.

10.

(O'na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.

11.

İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah'ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah'tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

8- Allah her dişinin (rahminde) ne taşıdığını; rahimlerin neyi eksilt­tiğini, neyi artırdığını bilir. Her şey Oʹnun yanında belli bir ölçüye göredir.

9- Görülmeyeni de. görüleni de bilendir. O, çok büyüktür, çok yü­cedir.

10- Sizden sözünü gizleyen ve onu açığa vuran, geceleyin gizlenen, gündüzleyin beliren (her şey onun yanında) birdir, farketmez.

11- Her biri için önünden arkasından kendisini izleyen (görevli melekler vardır; onu Allahʹın emriyle korurlar. Bir millet (hayat kanununa uyup) kendi (ahlâk ve düzenini) değiştirmedikçe, Allah, onlar hakkındaki (hükmünü) değiştirmez. Allah bir millete fenalık yapmayı irâde buyurdu­ğunda, artık onu geri çevirecek yoktur ve onlar için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulunmaz.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz sizden her birinizin şekli, ana rahminde kırk günde biraraya gelip oluşur. Sonra onun gibi (kırk günde) kan pıhtısına dönüşür. Sonra yi­ne onun gibi (bir kırk günde) et parçasına dönüşür Sonra da Allah ona bir melek gönderir de o melek dört kelime (söz) ile emrolunmuştur: Onun rızkını, ömrünü, bedbaht (mutsuz) veya bahtlı (mutlu) olduğunu yazar. » (Buhari/enbiyâ: 1, bed-i halk: 6, kader: 1, tevhîd: 28- Müslim/kader: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/kader: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 16)

Açıklama:

Yapılan anatomik araştırmaya göre de, ana rahminde oluşan cenin, üçüncü ayın sonunda organları belirginleşmiş bir et parçası şeklini alır. Dördüncü ayın sonunda, yani 120 günlük bir süre geçtikten sonra şekli iyice teşekkül eder.

Hadîs-i Şerifte ifade edildiği gibi, işte bu dönemde, görevli melek inip ona yerleşmiş bulunan İnsanî ruhla temasa geçer ve kaderini yazar.

Diğer bir rivâyette, yukarıdaki hadîsin sonuna şu fazlalık eklenmiştir: «Melek, ey Rabbim! erkek midir, dişi midir? Ey Rabbim! şakiy midir, saîd midir? Rızkı nelerdir, eceli nedir? diye sorar. Allah ona (bu hususları) em­reder ve o da yazar. » (Buharî/enbiya: 1, bed-i halk: 6, kader: 1, tevhîd: 28- Müslim/kader: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizi/kader: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 16)

«Gaybın anahtarı beştir ki, onları ancak Allah bilir: Yarın neler ola­cağını ancak Allah bilir. Rahimlerin neleri eksilttiğini ancak Allah bilir. Yağmurun ne zaman yağacağını (bulutların ne zaman oluşup yağmur in­direceğini) Allah bilir. Her bir canlının nerede öleceğini ancak Allah bilir ve kıyâmetin ne zaman kopacağını da ancak Allah bilir. » (Buharî/tefsîr: 1/6 - 2/31 - Ahmed: 2/122)

«Sizin peygamberinize, gayb ile ilgili beş şeyin anahtarı dışında her şey verilmiştir... » (Ahmed: 1/445)

Açıklama:

Peygamberimize anahtarı verilmeyen gayb ile ilgili beş şey, bir önceki hadîste belirtilen hususlardır.

Ancak unutmamak gerekir ki, Allah, bu beş şeyden de dilediğini dile­diği kimseye bildirir.

«Sizi geceleyin bir kısım melekler, gündüzleyin de bir kısım melekler birbirlerini takip ederek gözetirler ve bunlar (nöbet değiştirmek için) sabah ve ikindi namazlarında biraraya gelirler. Sonra da sizinle geceleyenler gö­ğe çıkarlar. Allah -daha iyisini bildiği halde- onlara sorar: Kullarımı nasıl ve ne halde terkettiniz? Onlar da: Namaz kılarlarken onları terkettik, na­maz kılarlarken onlara gittik, diye cevap verirler. » (Buharî/mevakiyt: 16, tevhîd: 23, 33- Müslim/mesacid: 21- Nesâî/salât: 21- Taberânî/sefer: 82- Ahmed: 2/258, 312, 486)

Hz. Ali (R. A. ) Kûfe’de minber üzerinde halka hitap ederken şu hadisi nakletmiştir: «Aziz ve Celîl olan Rabbiniz (kudsî hadîs olarak) buyurdu ki: «İzzet ve celâlim hakkı için ve Arş üzerindeki yüceliğim hakkı için her­hangi bir kasaba veya bir aile efradı, benim hoşlanmadığım bir günah ve kötülük üzere bulunurlar da sonra ondan yüz çevirip benim sevdiğim taât ve ibâdete dönerlerse, mutlaka ben de onların hoşlanmayacağı azabımı onlardan çevirip, kendilerini rahmetimden sevdikleri şeye yöneltirim. » (İbn Ebî Şeybe: Hz. Ali (R. A. )den - İbn Kesîr: 2/504)

ALLAH HER DİŞİNİN RAHMİNDE NE TAŞIDIĞINI BİLİR

«Allah her dişinin (rahminde) ne taşıdığını; rahimlerin neyi eksilttiğini, neyi artırdığını bilir. »

Ana rahminde taşınan ceninin bizce bilinmeyen, Allah’a ise bütünüy­le malûm olan hususlarını şöyle özetleyebiliriz:

a) Rahimdeki ceninin babası kimdir?

b) Doğup dünyaya gözlerini açınca nasıl bir kişi olacaktır?

c) Ne kadar yaşayacaktır?

d) İyi, mutlu bir kimse mi olacak, yoksa kötü ve bedbaht olarak mı hayatını noktalayacak?

e) Cennetlik mi olacak, yoksa Cehennemlikler arasında mı yerini ala­cak?

f) Allahʹa ve diğer esaslara inanacak mı, yoksa inkâr mı edecek?

g) Annesi onu rahminde kaç ay taşıyacak, eksik mi doğacak, tam olarak mı dünyaya getirecek?

İşte bütün bu kapalı hususları ancak Allah bilir, bizler bilemeyiz. Ama ne var ki, O, dilediğine bunları bildirir.

RAHİMLER NEYİ EKSİLTİR VEYA ARTIRIR?

Bu, ana rahmine intikal eden sperma hayvancıklarından birinin veya birden fazlasının yumurtalığa ulaşmasıyla yorumlanabileceği gibi; yumur­ta hücresinin X kromozomu taşıyan bir spermayla döllenmesi neticesi kız; Y kromozomu taşıyan bir spermayla döllenmesi neticesi erkek çocuğun rahimde oluşmasıyla da yorumlanabilir. Zira her iki durumda da bir eksil­me ve artma söz konusudur. Ana rahmine intikal eden milyonlarca sper­ma hayvancıklarından sadece birinin veya bazan ikisinin yumurtalığa ge­çip döllenmesi, bu korkunç sayıdaki hayvancıkların nasıl eksiltilerek döl­lenme dışı bırakıldığını gösterir.

Bir başka yorumla da şöyle diyebiliriz: Ana rahminde oluşan cenine, normal gıda alan bir annenin aktardığı gıdayla, az gıda alan, iyi beslen­meyen bir annenin aktardığı gıda elbetteki farklıdır. Birinde artma, diğe­rinde noksanlaşma söz konusudur.

Klasik tefsirlerde ise bu, ceninin ana rahminde kaldığı süreyle yorum­lanmıştır. Bir kısmı normal süresini tamamladıktan sonra doğar, bir kısmı ise, o süre tamamlanmadan doğar, demişlerdir.

Allah daha iyisini bilir.

HER ŞEY ALLAH YANINDA BELLİ BİR ÖLÇÜYE GÖREDİR

«Her şey Oʹnun yanında belli bir ölçüye gö­redir. »

Varlık âleminde mutlak bir düzen hâkimdir. Her şey bu düzende, hılkatındaki özelliğine, yarar ve zararına göre yerini almıştır. Her birinin ve meydana gelecek her olayın belli sebepleri, çizilmiş sınırları, değişmez öl­çü ve boyutları vardır. Hiç biri ne o sınırını aşabilir, ne ölçüsünü taşabilir. Aksini düşünmek ise, kargaşalık ve düzensizlik doğurur.

Görüldüğü gibi, dünya biraz daha büyük olsaydı, yerçekim nisbeti bi­raz daha artar, bu kadar rahat hareket imkânımız olmazdı. Daha küçük yaratılsaydı, çekim kuvveti o nisbette azalır ve üzerindeki atmosfer tabaka­sını tutamaz duruma gelirdi. Yerkürenin onda yedisinin denizlerle kaplı bulunması, yağış alma ve su kaynaklarını besleme dengesini sağlamakta­dır. Daha az veya daha fazla olsaydı, bu denge ve düzen bozulur; az oldu­ğu takdirde kuraklık, çok olduğu takdirde sel felâketi hüküm sürerdi. At­mosfer tabakası bugünkünden daha kalın olsaydı, soğuktan donar, daha az olsaydı sıcaktan kavrulurduk.

Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkün. Kalbin atış temposu ve sayısı; nabzın atış sayısı hep birer ölçü ve belli bir sınırda tutulmuştur. Değiştikleri zaman hayatımız tehlikeye girer. Genlerin, insanın bütün özel­liklerini, atalarının irsî kusur ve meziyetlerini, çok mükemmel bir plân ve proğrama göre kendinde taşıyıp formüle etmesi, her şeyin mutlak sûrette belli bir hesaba göre yaratıldığını; ifade etmektedir.

Yumurtalığa intikal eden spermanın onunla birleşip geometrik olarak bölünüp çoğalması da bunun bir başka delili sayılır. Vücudumuzdaki hücre­lerin, yapıları aynı olmakla beraber, her birinin yüklendiği proğrama göre hizmet vererek vücut yapısını ayakta tutmaları, ilgili âyette belirtilen İlâhî beyânı tasdik etmiyor mu?

Zira Allahʹın ilmi her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Onun ilminin dışında, plân ve proğramının ötesinde hiç bir şey düşünemeyiz. Kendisi gibi, ilmi ve kudreti de sonsuz ve sınırsızdır.

KORUYUCU MELEKLER

«Her biri İçin önünden arkasından kendisini izleyen (görevli melek)ler vardır, onu Al­lahʹın emriyle korurlar. »

İnsanı, görünmeyen ve bilinmeyen şeylerden koruyan melekler vardır. Zira insan kendini az-çok görülebilen, bilinebilen şeylerden akıl, zekâ ve irâdesiyle koruyabilir. Bu zahirî tehlikelere karşı herkes kendine düşen tedbiri alıp korunmak için belli sınıra gelip dayanınca, Allahʹın yardımı te­celli eder ve böylece korunma gerçekleşir. Göremediğimiz veya bilemedi­ğimiz şeylerden korunmaya gelince, kâinatta sayısı belirsiz cin ve şeytan­ların bulunduğu kesindir. Onların şerrinden ve kötü sinyallerinden korunabilmemiz için, önce bu gözle göremediğimiz varlıkların mevcudiyetini ka­bul etmemiz, sonra da her şeyi mutlak tasarrufu altında bulunduran Al­lahʹın yegâne koruyucu bulunduğuna inanmamız gerekmektedir. O açıdan hareketle, Kur’ân ve Sünnet ile tavsiye edilen âyetleri ve duâları okuma­mız, gerisini Allah’ın yüksek siyanetine ve muhafazasına bırakmamız ted­birlerin en güzeli, tevekkülün en uygunudur.

İslâm dini, bütün bu incelikleri dikkatten uzak bulundurmayarak helâya bile girerken her türlü habislikten, cin ve şeytandan Allahʹa sığınmamı­zı emretmiş; Kur’ân okumaya başlarken Eûzü-Besmele çekmemizi iste­miştir. Yemek yerken, elbisemizi giyinirken, evimizden dışarı çıkarken, işe başlarken hep Allah’ı anmamızı, bazı yerlerde Eûzü-Besmele çekmemizi, bazı yerlerde sadece Besmele ile yetinmemizi tavsiyede bulunmuştur.

HER MİLLET KADER ÇİZGİSİNİ KENDİSİ ÇİZER

«Bir millet (Allahʹın koy­duğu kanunlarına uyup) kendi (ahlâk ve fazîlet doğrultusundaki düzenini) değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki (hükmünü) değiştirmez. »

İlgili âyetle, insanlar için konulmuş zahirî ve bâtınî hayat kanunları hatırlatılıyor. Şüphesiz bu kanunlar değişmez. Çünkü bunlar bize uymaz­lar, biz onlara uymak zorundayız. Hepsi de insanı başıboşluktan, disiplin­sizlikten, sorumsuzluktan ve sınırsız hürriyet arzusundan kurtarmaya; ha­yatımızı asıl gayesine yöneltmemize, fıtratımızdaki imân cevherine, ruhu­muzdaki Allah duygusuna uygun bir ömür yaşamamıza yöneliktir. O ba­kımdan bir kavim, bir topluluk, bir millet veya bir aile, hayat kanunlarını bilir, yaratılışının hikmetini anlar, her şeyin belli bir ölçüye göre yaratıldı­ğına inanır ve öylece izlediği yolu ve arzuladığı hedefi ilâhî hoşnutluktan yana belirlerse, mutlu olur ve her iki âlemde de Allah’ın rahmet ve yardı­mına lâyık görülür. Uymayanlar ve belirtilen çizgiden sapanlar ise, mutsuz olurlar. O yüzden kendilerini İlâhî azâba sürükleme basiretsizliği içinde ebedî hayatlarını da karanlığa gömerler.

Unutmayalım ki, varlık âleminde her şey yaratılışındaki plân ve proğ­rama göre, bir gaye ve hizmet için yaratılmıştır. Örneğin: Koyun süt ve yün vermek, aynı zamanda üreyip çoğalmak, her bakımdan kendisinden yararlanmak için yaratılmıştır. O halde onu ancak bu özelliği doğrultusun­da kullandığımız sürece, hem yaşama şansına sahiptir, hem de hılkatındaki hikmete göre, bize faydalı olur. Onu başka bir amaca çevirdiğimiz za­man, özelliğini kaybetme bedbahtlığına uğrar ve hayat kanunu onu ka­sabın bıçağına teslim eder.

İşte milletler ve aileler de böyledir; var olmalarının hikmetini unutur, hayat kanunlarını dinlemez bir düzeye gelirlerse, verimsiz, hatta zararlı olmaya başlarlar. Varlık alanında yaşamalarının anlam ve hikmeti kalkar. Kronik bir kumarbazı veya alkolik bir aile reisini düşünün: Her ikisi de fıt­rat ve hılkatlarıyla bağlantılı bulunan hikmet ve gayenin dışına çıkmış ve haklarındaki İlâhî proğrama ters düşmüşlerdir. O nedenle yaşamalarının hikmeti kalmamış, aile reisi veya baba, ya da anne olma özelliklerini yitir­mişlerdir. Faydalı olacakları yerde, hem kendilerine, hem çevrelerindekilere zararlı olmaya başlamışlardır. Pişmanlık duyup dönüş yapmaz, üzerinde bu­lunduğu yolun uçuruma uzandığını idrak edip geri dönmezlerse, sonları elem ve hüsran olur. Zira her şey gibi, insan da hikmetsiz, anlamsız, fayda­sız yaratılmamıştır. O mutlak anlamda birtakım gaye ve amaçlar için ya­ratılmıştır. Önüne değişmiyen hayat kanunları konulmuştur. Amacından saptığı, hayat kanunlarını aştığı takdirde ilk tokatı bu kanunlardan yeme­ğe mahkûmdur.

İlgili âyetle bu inceliklere işâret ediliyor.

«Her birimiz birçok müşterek merkezleri bulunan dairelerle çevrilmiş bulunuyoruz. İlk merkez bizden başlayıp genişler. İçine anayı, babayı, eşi ve çocukları alır. İkinci merkezin içinde ise, akrabalar vardır. Ondan son­rakilerde vatandaşlar, sonuncusunda da bütün insan nesli yer alır.

Bu dünyada Allah’a ve insanlara karşı olan vazifemizi yapabilmemiz için Allah’ın bize bahşetmiş olduğu kudret ve kabiliyeti geliştirmek zorun­dayız. O bize her şeyi vermiştir. O irademize hükmeden ve ona yol göste­ren yüce varlıktır. İnsanlığa ve ondan sonra da Allah’a karşı olan sorumlu­luğumuzu iyilik ile kötülük ve neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkındaki bil­gimiz ve inancımız tayin eder. » (Samuel - Vazife: 1969/İstanbul) diyen düşünür, insanın varlıktaki yerine ve yüklendiği sorumluluğa dikkatleri çekmekte, yalnız kendimiz için yaşa­madığımızı hatırlatmaktadır.

O halde iyi bir davranışta, kutsal bir harekette, faydalı bir hizmette bulunduğumuz zaman çok neşeli olmalıyız. Bilmeliyiz ki, bu hayat proğramımızda Allahʹın payı çok büyüktür.

ALLAH KÖTÜLÜK YAPAR MI?

«Allah bir kavime (ve millete) fe­nalık yapmayı irâde buyurduğunda, artık onu geri çevirecek yoktur. »

Allah kimseye kötülük ve haksızlık etmez. O mutlak anlamda âdildir ve merhametlidir. Kâinatın sağlam esaslara bağlı kalması, düzen ve denge içinde süresinin sonuna kadar varlığını koruması için şaşmayan ka­nunlar koymuş ve böylece kâinatı insanın hizmetine vermiştir. İnsanı da kendisine ibâdet etsin diye yaratmış ve bu manayla onu çok şerefli bir düzeyde tutmuştur. Kâinatta yer alan eşyadan her biri yaratıldığı gaye doğrultusunda hizmetini verirken, insanoğlu hilkatinin anlam ve hikmetini düşünmeden ayrı bir hayat yolu seçip İlâhî düzen ve dengenin dışına ta­şarsa, Allah’ın koyduğu hilkat ve hayat kanunları tarafından cezalandırı­lır. İşte Allah’ın bir kavim ya da millete kötülük etmeyi irâde buyurmasının bir bakıma yorumu budur..

Hatırlatalım ki günahkâr insanın önünde derin uçurumlar vardır. Nef­sine hâkim olmayanları, acı sonuçlar beklemektedir. Hilkat kanununun bağlı bulunduğu gaye ve amaç çizgisinden sapanın, yolunun üzerinde bir­çok tehlikeler pusu kurmuştur. İman ile küfür arasında bocalayıp karar­sızlık içinde zikzak çizenlerin yolu, Allah’tan başkasına uzanmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın her şeyi belli hesaplara ve şaşmayan kanunlara göre yarattığı açıklandı. Kadının rahminde taşıdığı ceninin ka­rakter çizgisini Allah’ın çok iyi bildiği belirtilerek, hiçbir şeyin Oʹndan gizli kalamıyacağına atıflar yapıldı. Sonra da insanları birçok mânevî kötülük­lerden koruyan meleklerin bulunduğu anlatılarak insanın sahipsiz, başıboş olmadığı anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın kudret ve azametine, varlık âlemindeki mutlak tasarrufuna işâret edilerek şimşek ve yağmur olayları buna birer misal olarak veriliyor. Gök gürlemesinin belli sebep ve fiziksel kanunlara bağlı bulunduğuna işâretle, yıldırım düşmesinin hikmetlerinden birine par­mak basılıyor. Sonra da ancak Allah’ın ibâdet edilmeye lâyık olduğu ko­nu edilerek, varlıkta her şeyin ilâhî saltanat karşısında baş eğip secde et­tiği açıklanıyor.